Öyküler

24 Kasım 2010 Çarşamba

BİZ KİLİSE DOKTORLARI

    Kendi başına eğleniyordu ama bazen kendi başına eğlenmenin ne olduğunu bilmiyordu ya da unutuyordu. Benliğinin anlamını yitirmenin son noktasında içine dolan soğuğa karşı koyamıyordu. Açtı, susuzdu, ruha açtı, ruha susamıştı. Kendi ifadesiyle ruhunu doyurmaya çalışıyordu. Onların vardan çok var gibi ruhlarına muhtaçtı ama o ruhsuz bir dünyada yaşadığını bilmiyordu, açlığı ve susuzluğu bundandı. Bütün hayatı, ruh emerek ruhunu zenginleştirmek üstüne kurulmuştu oysa. Şimdi bu insansızlıkta tüm planları birer birer çöküyordu.
   Hayatta tek stratejisi beklemekti. Onca düşünür kaldırır bin kere daha düşünür ve hiçbir şey yapmazdı. Elinde kalan son birkaç insan da boş bakışlarını havaya dikerek sürüne sürüne geldikleri yere dönecekti. Bir daha gelmeyecekti kimse, bunu anlamıyordu içine işleyen soğuğa karşı beklerken. Beklemesinin beklediğinden kaçmak olduğunu da bilmiyordu. Bir hiç için zihnini bunca yormuştu. Onca plan, onca strateji… Hepsi plan ve strateji olarak kaldı… Hayat tesadüfe bağlı ilerledi. Yalnızlığında vaktini geçirirken onlar hep gelmişti, onun kendi kendiliğine ve kendiliğindenliğine inanmışlardı. Yanılmamışlardı çünkü hayal kırıklığına uğrayacak zamanları bile olmamıştı.
    Her şey bir gün kaçma kararıyla başladı. İstediği düzeni bulamamıştı bulunduğu yerde o kadar, ya da orası ona alıştığı bekleme fırsatını vermiyordu. Hiçbir şey, hiçbir insan onun istediği düzende değildi. Daha doğrusu kendi merkezinde gelişmeyen bir hayattan sıkılmıştı. Akan zamandan nefret etti. Nefret ettiğini asla itiraf etmedi. Hayat ona düşünme fırsatını vermeliydi. Hem de düşüncelerini -kendi ifadesiyle ruhunu- bu kadar beğenirken! Ona düşünme fırsatını vermeyen insanlardan tiksindi, tiksindiğini asla itiraf etmedi. Küçük bir tepenin başına tünedi zamanın kendini durağanmış gibi açtığı ve yemek içmek gibi basit ihtiyaçları kalmadığını fark etti. Sevindi, kendiyle gurur duydu. Gurur duydukça içi doldu. İçinin ruhla dolduğunu sandı ve kendini terk ettiklerinden üstün saydı. Gözden kaçırdığı nokta kendini üstün saydıkça onlara ihtiyaç duymasıydı. İçini dolduran şey onların sözümona zavallılığını hatırlamasıydı.
   Şanslıydı ki yiyip içen küçük insanlardan bir kısmı onun artık yemediğini içmediğini duymuş ve ona hayranlık duymaya başlamıştı. O farklıydı, ondan alacakları vardı. Bu izbe mekânda bir deri bir kemik kalmış, güneşin cayır cayır kavurduğu bu tuhaf yaratığı merak ediyorlardı, ne alacaklarını bilmeden ama alacaklarında ısrar ederek... Sanırım onlar da ruh olmayan bu dünyada birer fakir ruh sahibi olduklarını ve onun kendilerini zengin edeceklerini sanıyordu. Yalnız yapabiliyorsa bu dünyada, ruhu zengin olmalıydı. Yalnız yapamadığının farkında değildiler. Yanına giderlerse adamın yalnız kalmasının mümkün olup olamayacağını da sorgulamadılar. Daha birçok şeyi sorgulamadılar. Ona özenecek, sunduğu şartlara uyum sağlayacak ve o tepeciğe mi yerleşeceklerdi; onun gibi üstün mü olacaklardı? Ona ulaşıp yanlarına onun kutsanmışlığının işareti olan herhangi bir nesne alıp dönecekler ve bu nesnenin kendilerini korumasını mı dileyeceklerdi? Yoksa ondan bu yalnız zamanlarında edinmiş olduğu deneyimleri aktarmasını ve onları kutsamasını mı dileyeceklerdi? Bu alacak neydi? Sorgulamaya vakitleri yoktu! Zaten o dünyadan geliyordular, vaktin aktığı dünyadan…
    Akın akın tepeciğe doluştular. Her şey istediği gibi gidiyordu. Dört bir yandan akıyorlardı, hayalindeki düzene uygun bir biçimde: merkezde o ve ona uyan diğerleri. Salt yanlızlığın hiç olmadığı bu dünyada -çünkü daimi bir diğerleri grubuna bağımlı bir zihindi onunki- kendi kendine olduğu için üstün olduğunu sayıyordu kendini hâlâ. İçgüdüsel olarak –böyle bir zihin durumuna sahip bir adamın içgüdülerinin olması hayret vericiydi!- ona yaklaşan ilk insanın alnına dokundu, içinde kabaran gurur dalgası bir değişikliğe uğramıştı. Değişikliği hissetti ama anlam veremedi içinde beliren ürpertiye. O an tek hissettiği karşısındakine ihtiyaç duyduğuydu. Elini çekemedi zavallının alnından. Karşısındaki içinden bir şeyler gittiğini hissettikçe, o da bundan zevk alıyordu. Karşısındaki içinin hafiflediğini, dertlerinden kurtulduğunu sandığı anda artık çok geçti. Hafiflememişti ya da tam anlamıyla hafiflemişti. Gelen, kurtulduğu her çelişki, her dert için bir tasarısını bir hayalini, kısacası daha gerçekleştirmediği ve adına gelecek dediği bir sürü olasılık hesabını vermişti. Tepedekine şükrederken gözlerinin feri sönmüş havaya bakıyor, geride bıraktığı hayatı ile hiçbir alakası kalmamış kof bedeni adına artık tek hayal kurmuyordu. İhtiyaçlarından -uzun lafın kısası kendinden- kurtulmuşluğunun içinde sürüne sürüne, kendisine hiçbir şey ifade etmeyen bir yolda ilerliyordu.
   Tepedeki zevkten dört köşe olmuştu; artık bir ihtiyacı, bir sebebi, bir isteği vardı. Aslında bunlar hep vardı da, belirsizliklerinden, bastırılmışlıklarından sıyrılmışlardı. İyilik ettiğini ve bu sayede ruhunu zenginleştirdiğini düşündü, acıktıkça acıktı. Hayata yeni gözlerle bakıyordu. Bir yanı adamın ruhunu emdiğini düşündü ve ruh emmek hoşuna gitti ama bu düşünce derinlerde bir yerde gizli kaldı, asla itiraf etmedi. Bu yanı bir farklı gülüyor, bir farklı düşünüyordu ama bu gülen ve farklı düşünen aynı zamanda kaçınılmaz bir biçimde kendisiydi çünkü oyun kendisinin hoşuna gitmişti sadece bir yanının değil. O neşelendikçe diğerleri onun çekiciliğine kapıldı, neşesini üstünlüğünün göstergesi sandı. Hayatlarında hiç sahip olmadıkları neşeye ulaşma hırsı gözlerini kör etti, gidenleri fark etmediler bile. O gün bir bölük insanın işi bitikti.
  Akın akın gelmeye devam ettiler, elleri boş döndüler. Tepedekinin her dokunuşu bir hayata bedeldi. Cansızlaştıklarında bunun hesabını bile soramadılar, bütün hesapları ona yüklemişlerdi. Bu hesaplar ona haz ve neşe olarak döndü, diğerlerinin dertleri, diğerlerinin tasaları... Kendilerine alacaklı dedikleri bu tuhaf alış verişten bekledikleri belki de buydu. Ve giderek seyreldiler çünkü dönenlerin tekrar gelmesine olanak yoktu, verecek dertleri tasaları kalmamıştı.
   Akınlar giderek seyreldi, önce bölüklere bölündü, sonra üçer beşerli gruplara. Fark etmiyordu olanı biteni, o kadar açtı ki başkalarının gözüyle bakmaya dünyaya. Aynı zamanda o gözlerin kendi gözleri olmadığını bilmeye… Düşünceleri katmanlaşırken her duygusu gemi azıya almış bir neşeye dönüşüyordu. Tabii ki gelen insanlar hayatın yüküyle dolu olduğu için geldiklerinde hiç neşeli değildiler. Yaşanan tuhaf bir durumdu. İtiraf edemediği şuydu ki onların olmayan ruhlarını emerken -kısacası kendi hayatları üzerine oluşturdukları yargılar ve başkaca hiçbir şey değil- onlarda acı yaratan ne varsa onu emiyordu.
   Acılar onun değildi ama onundu da. Neşenin kaynağı acının eşzamanlı aidiyeti ve aidiyetsizliğiydi. Tabii her can, her yeni hayat, düşünceler ve planlardan oluşan, alışılagelmiş stratejisinin bir parçasıydı. İçinde bunları kendi gücüyle derleyip toparladıkça farklı bakış açıları kazanıyordu ve olmayan olaylara bir o yandan bir bu yandan bakıp duruyordu. Beklerken, bir yandan zihnini daha çok ve daha yoğun işlettikçe kendi tabiriyle ruhunu zenginleştiriyor bir yandan da kendisinin olmayan ama çektiği her acının gereksizliğini ispatladıkça haz alıyordu. Bu eğilimi, çok basitçe anlatmak gerekirse, farkında olmadığı ya da itiraf edemediği sadizmiydi. Madalyonun öteki yüzüne bakıldığında ise, gurur duyduğu ve bu yüzden kendisini erdemli diye tanımladığı mazoşizmiydi.
    Son birkaç insan da geldi geçti. Yapayalnızlığında diğerlerinin tüm acılarını ve acılarından kaçınmak üzere kurdukları bütün o stratejileri yavaş yavaş unuttu. Hatırladıkları çözülürken her şeyi aklında tuttuğunu sanıyordu oysa. Ruhum dediği kendisi ne yazık ki bu dert tasa selinin ortasında çoktan silinmişti. Kelimeler ve tüm sarf ettiği sözler kafasının içinde akıp giderken, ondan geriye sadece beklemek kaldı ki elinden başkası gelmiyordu artık. Bu onun kaçtığı son noktaydı ve ötesi yoktu, beklemeden beklediği gelecekti. Neşenin getirdiği ürperme yerini düşüncesiz kalmışlığın getirdiği donmaya, gizli gizli kıkırdaması yerini boğuk bir kahkahaya bıraktı. Kendisine gülüyordu, beklemek dışında bir özelliği olmayan varlığa. Sonunda o da ruh dediği ve bir bütün sandığı kendisini son kahkahasıyla değiş tokuş etti ve tepesinde yığılıp kaldı.

14 Kasım 2010 Pazar

SONU GELEMEYECEK BİR YAZI

   Bir çağrıyla uyandım. Gece miydi gündüz müydü bilemiyordum. Renk yok gibiydi odamdan dışarı bakınca. Sadece siyah ve grinin envai tonu gökyüzünde… Açık gri ve yakınındaki tonlar gündüz, siyahı hatırlatan koyu gri gece… Ama gökyüzüne yakın hissettiğinde insan kendini, mavi bütün ruhuna sızardı. Gece lacivert olurdu, gündüz dumanlı mavi. Ben o zamanlardan birinde değildim. Çağrı geldiğinde karanlıktaydım, kapalıydım. Kapalı olunca insan tonları birbirinden ayıramıyor, renk olmayan tonları ya da renk sandığı tonları. Çağrının neden geldiğini anlamamıştım.
  Sebebini bilmeden yazmaya başladım. Sevmezdim yazmayı. Yazmak, bana bir yeri inatla arıyormuşum da kimse telefona çıkmıyormuş hissi veriyordu. Birinin telefonun karşısında telefonu açmayı mı beklediğini, birinin telefonun çalışını inat ve zevkle karışık bir duyguyla dinlediğini mi, yoksa telefonun odaya boş boş mu çaldığını bilemiyordum. Böyle bir histi. Hangi beklentiyle yazdığımı bilmiyordum sadece çağrının neden geldiğini merak ediyordum. Tek bildiğim birine ya da birilerine yazmıyordum. Ortada yazıldıkça insanın kendini açtığı yanılsamasına yol açacak bir metnin başlangıcı da yoktu. Yazmak, dil örgüsünden kaçmak uğruna bir adım atamadan bir “sen” yaratmaktı bu kapanmışlıkta. Yazdığım bir “sen”di ve bir “sen”e yazıyordum. Sanki hiçbir yönelim kalmamıştı. Derin derin soluyordum -derin ve ölgün- , kalp atışlarım seyrek.
   Ben çağrının ne olduğunu daha algılayamamıştım, yazdığımın bir “sen” olması da yanılsamaydı çünkü bir “sen” algılayamıyordum karanlığın dibinde, sadece karman çorman tasarılar, bunlardan dökülme neredeyse görülemeyen tek vücut olmuş bir ceset ve ben buna “sen” diyordum çünkü benim için bitmemiştin. Ceset olduğunu fark etsem yine “sen” diyebilir miydim?
   Benim dışımdaydın ve hâlâ bana aittin, her an elimden kayıp gidecek bir aidiyet. Buna “sen”den başka ne diyebilirdim ki?  Çağrıyı “sen”siz anlamamın başka yolu olmadığına inanıvermiştim bir kere.                
   Nasıl geldi? Neye benziyordu? Ne iletmeye çalışıyordu? Geldiğinde düşüncelerim beni çoktan tanınmaz hale getirmişti, onları takip edemiyordum. Kurşun gibi düşüyorlar, çekirge gibi zıplıyorlar, sürülerce kümeleniyorlar, her biri bir yana saçılıyordu; kendilerini hissettiriyorlar ama ne olduklarına dair en ufak bir iz bırakmıyorlardı. Kapandıkça kapanıyordum. Ne hale geldiğimi hissetsem de kapanmanın cazibesine kaptırmış gidiyordum. Örtülecek neyim kalmıştı? Neden gelmişti?
    İçim bu kadar kararmışken bu sorulara cevap verecek güçte değildim. Ancak gelmesine şaşırabilirdim.  Görüntüsüyle geldi, sesiyle geldi. Ama görüntü ile ses beraber miydi, çağrının kendisi ses ve görüntü müydü, yoksa sadece onlara sahip miydi ya da kendisi yerine onları mı göndermişti bir işaret olarak, bilemedim. Anlam veremediğim düşüncelerin hâkimiyeti altında kurtuluşum bir tek sezgilerime kalmıştı. Çağrıyı bir tek sezgilerim kabul etmişti, başka hiçbir şey değil. Yazdıkça anlayacağım ümidini taşıyordum. Bu sorular cevapsız kalmamalıydı.    
  Görüntü bir resme benziyordu. Sırf arka plan olsun diye bir arka plan ve merkezde bir figür… Arka plan karanlık, figür öyle parlamış ki kendi karanlığım onu tanımama yardım etmiyor, sadece bir insan figürü olduğunu anlayabiliyorum. Kısaca kötü bir resim çünkü üstüne düşünmeme fırsatı vermiyor. Alelade bir karanlık ve ne anlatmaya çalıştığı belirsiz ama buyurgan bir aydınlık… Nasıl da bayat! Neyi merak ediyordum ki böcek sürülerinin, çöp yığınlarının kölesi ben sezgilerime el uzatırken? Sezgiler yargılamıyordu galiba. Resim eskiden zihin diyebileceğim, bana ait olduğuna inanmadığım şeyin gölgesinde geziniyordu, ama gezinenin resmin içindeki figür olmadığını hissedebiliyordum. Karanlık kımıldıyor, yakınlaşıp uzaklaşıyordu ama figürün hareket etmediği ayan beyan ortadaydı. Onun hareket etmeye ihtiyacı yoktu, peki bu beş paralık ışık oyunlarına ne demeye ihtiyacı vardı bu resmin o zaman? Ben figüre yaklaşmaya çalıştıkça arka plan benimle beraber hareket ediyordu ya da ben karanlığa göre hareket ediyordum ama ipin ucu kaçmıştı. Figürün karanlığa göre nerede olduğu belli değildi, merkezde demek bir ipucu vermiyordu ona yaklaşmak için.
    Karanlık sanki sadece resmin içinde değildi, sızmaya başlamıştı ya da arka plan denileni ben uydurmuştum. Aydınlık merkezde, aydınlığı bul ve kendini kurtar, ne kadar sıkıcı. Oysa ter ter tepiniyordum meraktan, kalp atışlarım sıklaşmıştı. Ayan beyan aydınlığı aratıyordu sezgilerim bana. Düşüncelerimin tahakkümünden kurtarmak adına, sezgilerim de incik boncuk değerinde bir figüre satıyordu beni. Tanımamış olsam da hiç etkilenmemiştim bu görüntüden. Daha önce böyle bir durumla hiç karşılaşmamış olsam da, merakımı inkâr edercesine, şaşkınlıktan eser yoktu bende.
    Ses geldi. Yazılanın hatırına ses görüntüden sonradan gelmiş gibi yaptım ama sesle görüntünün ilişkisini yazarken bile çözememiştim. Yazı bittiğinde çözeceğim şüpheliydi. Bir şarkı olmalı ya da buna benzer bir şey, daha önce hiç duymamış da olsam. İçine alıyormuş etkisi uyandırıyor, aynı zamanda insanın içini dolduruyor. Daha önce hiç duymamış olsam da, ne dediğini anlamasam da dinlerken yabancılık çekmedim. Sese koşmaya başladım görüntüden ya da resimden kaçmak için. Oysa merkezin nerede olduğunu bilmedikten sonra kaçmanın bir anlamı yoktu.  Ben ona doğru koşsam da ses çoktan içime dolup, beni içine almıştı. Yine de ulaşmışlık hissi uyanmadı bende, koşmaya devam ettim ona doğru. Bana sunduğu huzur duygusunun peşinde bir yol almış gidiyordum. Karanlık arka plan da beni içine almıştı -hâlâ arka plan diyordum ona- benimle birlikte ve bana karşıydı. Figür hâlâ orada bir yerdeydi ama nerede olduğunu bilmiyordum. Sezgilerim beni ulaşılamayan huzurun ve ne anlatmaya çalıştığını anlamadığım bir figür parçasının kucağına attı. Düşüncelerim çoktandır benden ayrılmıştı. Arka planı bulunduğum yerden ayıran bir şey olmadığını geç de olsa anladım – ama inatla arka plan demeye devam ettim. Ayrıca arka planla sesin içe alma, kapsama ve kavrama açısından bir benzerlikleri vardı. Ama karanlıkla aramda bir sınır vardı. Peki ya ses? İçime doldu çoktan ama niye hâlâ ondan uzaktayım? Bu soruyu çok tekrarladım.
    Tam anlayamıyordum. İçimin boş mu dolu mu olduğunu, sesin beni terk edip etmediğini, karanlığın hareket etmeyi kesip kesmediğini, bu ikisinin figürle olan ilişkisini, çağrı adına hiçbir şeyi anlayamamıştım. Daha da uğraşmak istemiyordum. Beni bulan her neyse ona neden çağrı dediğimi de bilmiyordum. Sadece yazmaya devam ediyordum hareket ederken, kaçmak için değil, ulaşmak için değil. Alışmıştım bir kere, sezgilerim silinmişti, düşüncelerimden bahsetmeye bile değmez.
    Merkezde duruyor, açıyordu kendini ya da ben onu açabiliyordum artık.  İmkânsız, figür sabitti ve ben ona nasıl yaklaşmaya çalışırsam çalışayım uzaktaydı. Aydınlık bir insan figürü demekten başkaca ilerleyememiştim bir adım. Sanıyorum merkezde olmasının yarattığı imkânsızlık ya da onu reddetmekten bir an olsun vazgeçememem yüzünden ilerleyememekten başka bir çarem yoktu. Pek de önemli değildi, karanlık ya da kapanmışlık dediğim su gibi akıp gitmişti bu düşünce kafamdan geçtiğinde.
   “Sen” dediğime son kez baktığımda artık “sen” diye bir şey yoktu. Arkamda bıraktığım şeyi çöpe atmaya üşendim ya da bir an sanki yöneldim. “Sen” algısı ve aidiyet ikilisi yerini birbirinin içine geçmiş çizik, darbe, bere ve semboller yığınına bırakmıştı. Metne iyice baktım. Hiçbir şey anlaşılmıyordu.

7 Ekim 2010 Perşembe

MEŞRU İNKÂR

   Karanlık bir odanın ortasında bir masa, masanın üstünde çiğ beyaz, parlak bir lamba... Sadece masayı ve çevresini aydınlatıyor. Masaya oturdu, sigarasını yaktı. Gayet küstah bir tavırla gri metalik kül tablasını elinin tersiyle itti. Haritasını tüm masayı kaplayacak şekilde yaydı. Düşündü. Haritaya birkaç kesin çizgi çekti. Ağzı sulandı. Hemen ardından elleri titremeye başladı. Çok gergindi. Her şey çekmecede sakladığı belgeyi doğru okumasına bağlıydı. Hata yapmamak için derin derin, ayrıntılı düşündü.
   Ona göre tek yapması gereken kuru gürültüden ibaret bir savaşın bittiğini kendine ispatlamaktı. Duyduğu ağırlığı “Savaş mavaş olmadı.” diyerek inkâr etti. Aslında savaş olmamıştı dediği anda savaşın bittiğini hem doğrulamış hem de yalanlamış oluyordu. Doğruluyordu çünkü savaş yalansa ne maksatla buraya oturmuştu ve bitirmek maksadıyla oturduysa olmayan bir savaş bitemezdi de. Zaten sorun sanki savaşın bitmiş ya da bitmemiş, gerçekleşmiş ya da gerçekleşmemiş olmasında değildi. Sorun, bu savaşın kurgusal ya da gerçek ne şekilde bittiğiydi. Kararsızlığı buradan kaynaklanıyordu ama bir nebze olsun merak etmiyordu ne şekilde gerçekleşmiş olduğunu. Hatta görmekten korkuyordu çünkü kendine yalan söylüyordu; bu savaşın sonunun şekli şemali kendi içinde bir amaç değildi onun için. En azından buna inanmaya çalışıyordu.
    Sonun şekli şemali üzerine düşünmek sadece savaşın kurgusal ya da gerçek olup olmadığına karar vermek için bir araçtı. Ama tam da bu sebepten şekil önemliydi. Karar veremiyordu çünkü merak etmiyordu, merak etmiyordu çünkü karar veremiyordu. İddia etmekten kaçındığı sorun buydu. Ne güzel yalan söylüyordu! Ve kendi iddialarını ne güzel çürütüyordu! En güzeli sonunda hiçbir şey söylememiş ve boşuna çaba sarf etmiş olmasıydı. O gizli gizli bu boşu boşunalığı, bu beyhudeliği sevmişti. Kararsızlıktan sıyrılmak sanki buna zarar verecekti. Bastırdığı duygular bundan ibaretti.
    Haritayı ters çevirdi. Bütün yer isimleri ona ters bakıyordu. Sigarasıyla haritanın köşesine delik açtı kazara. Az kalsın sigarayı parmağında söndürecekti. İrkildi. Birden fark etti ki savaşın kurgusal ya da gerçek olup olmadığını görmekten kaçınmaktan ziyade savaşın tamamen kurgusal olduğunu ispatlamak istiyordu çünkü bu onun yoluydu. Ona göre güzel olan buydu. Gerçeklik onun işi değildi. Gerçeklik onunla bağı olan bir şey değildi, o yüzden çok sıkıcıydı. Gerçeklik sıkıcıysa savaş ona göre gerçekten olmuş olabilir miydi ya da bu sorunun cevabını net verebilir miydi? O kestirilemezlik ve kestirilemezliğin bile örtemediği basitlik; midesini bulandırıyordu. İlle de kendi kurgusu, ille de kendi sonu. İster istemez bir karar vermiş bulundu ve savaşı kurgulamaya başladı.
   Bu kurguda bir sorun vardı ya da bu açığa çıkmamış -gerçekleşmemiş- her kurgunun kaderiydi. Her kurguda yapıldığı üzere geri döndü, baştan sardı ama sonunu getiremedi. Sonu getirdiği an kurgu bir anlık doyuma ulaştıracaktı ve aynı sona, aynı doyuma ulaşma arzusuyla başa dönecekti ya da bir önceki kurgunun bir benzeriyle herhangi bir sona ulaşmaya çalışacaktı. Kaldı ki bunların hepsini tekrar tekrar yaptı. Ta ki son anlamını yitirene kadar, ta ki başka kurguların başka sonlarının peşine düşülene kadar… Sırf bu yüzden ille kendi kurgusu, ille kendi sonu…
   Masanın etrafında dört dönerken boncuk boncuk terliyordu. Haritanın ağırlığı altında kalmıştı. Şu kâğıt parçası sanki ona bir karar mekanizması olamayacak zayıf olduğunu hatırlatıyordu durduğu yerde. “Kenar mahalle…” Küfretmedi. Onun yerine, haritayı avucunun içine aldı, buruşturdu. Göremiyordu ki bu kurguyu, bu özlenilen, peşine düşülen sonu, gerçek olup olmadığını bilmediği bir savaşın gerçekliğinin inkârı üzerine temellendirmişti ve inkâr edebilmesi için ilk önce inkâr ettiği şeyin varlığını kabul etmesi gerekiyordu. Başka türlü inkâr edemezdi, inkârın başka yolu yoktu. O da içgüdüsel ya da gerçeklikten azade kurgu fikrinden pes ettiğinden kendine bir kesit aldı gerçekliğin içinden, inkâr edemeyeceği… Kalanını öyle bir çarpıtacaktı ki gerçek yalan olacaktı ellerinde. Bu düşünceler ona çekmecedeki belgeyi hatırlattı. Belgeyi okudu da okuyamadı. Anlam verdiğini sandı ama anlam veremedi. Dörde katlanmış, sarı bir yaprak… Belgenin çapraşık bir dille yazıldığına inanmak istedi. Savaşın olmamış olduğunu ispatlamak için kullandığında, istemese de belge net biçimde savaş bitti diyordu. Bu yüzden, “Olmamış bir savaş bitti.” demek gibi bir yol izlemediği sürece ki bir bakış açısına göre olmamış varlıkların varolduğunu bal gibi de biliyordu… Öff… “Belge savaş bitti dese de çapraşık olduğu için savaşın bittiği anlamı da tam olarak çıkmıyor.” dedi kendi kendine.
   Belge artık sonun yakınlarında olduğu için ve o da “ille benim sonum” dediği için onun çevresinde dolanıyordu. Ne başa dönüp sona yöneliyordu, ne sondan başa geri gidiyordu. Sanki en sona bırakması gerektiğini en baştan yaparak ortada kalıveriyordu. Metnin gerçekliğini inkâr etmek isteyecek kadar kaybetmişti mantığını. Oysa daha ortada kurgusal bir savaş bile yoktu.
   Gözüne gözüne giriyor. Sadece bir kâğıt parçası son diyen ama demeyen… Sorun da buradan kaynaklanıyordu. Sonun kendisini de şekli şemalını da bu kâğıt parçası belirliyordu. Araç olması gerekirken vahiy niteliği kazanmıştı. Bu noktada kurgusal olmayan hiçbir şeyin onun olmadığı iddiasına sarılamıyordu bu kâğıt parçası yüzünden.
 Haritayı onarmaya çalıştı. Aklına mükemmel bir fikir gelmişti. Belgeyi kabul edip içeriğini tümden sahiplenecek ve böylece belgenin sahibi sıfatıyla savaşı tamamen kendi kurgusu haline getirecekti. Kendini pek bir beğendi, sırıta sırıta bir sigara yaktı.
   İlk adım olmayan ilk adımını şöyle kurguladı: savaşta iki taraf olacaktı. Öteki türlüsünü hayal edememişti zaten belge bu konuda netti. Yan öbeklerden bahsetmiyordu, sadece bir kaybeden ve bir kaybettiren -kaybettirenin kazanan olduğu iddiası yoktu belgede. Geriye kalan bu savaşın şekli şemalını kurgulamaktı ama savaşı inkâr etmek üzerine kurulduğu kurgusuna birdenbire, iradedışı geri döndü. İnkârın peşinde gerçeklik bile kendini yalanlayacaktı. Amacı, hırsı, arzusu buydu. Yaptığı sona giderken sonu yalanlamaktı ama sonu yalanlamaktan tiksiniyordu çünkü sonu arzuluyordu.
   Kafasından birkaç tel yolduğunu fark etmedi bile. Kaşları kalkmış alnı kırış kırış onardığı, çiziklerle dolu haritasına baktı. Bu amaçla gidebileceği ilk yola saptı. Kurgularken elinde ne vardı? Bir gerçeklik korkusu (şu “istemem” havalarının adının açık seçik konması gerekiyor artık) bir de kurgu saplantısı... Kaybettireni düşünmeye başladı. Düşündü ve gördü. Bu güç, belgenin “Son.” iddiası üzerinden kendine biçtiği sonu dayatabilir ve bir türlü gelmek bitmeyen kurguların kurgusunu yıkabilirdi. Son anlamına gelen mesajın kendi elinden çıktığını ve kendi elleriyle kaybedenin sonunu getirdiğini iddia edebilirdi. Daha da kötüsü hem sonunu getirdiğini hem de sonunun daha gelmemiş olduğunu iddia edebilirdi.
   Bu ihtimali düşündüğü an iki güce dayanan savaş kurguda bitmişti bile. Aslında sadece bunları düşündüğü için ikinci gücü düşünmemişti bile. Nasıl bir güçtü? Neden savaşmışlardı? Kaybettiyse neden kaybetmişti? Kaybettirdiyse nasıl kaybettirmişti? İlle kendi sonum diyen biri yenilmekten nefret ederdi ve ikinci gücün özünü tözünü düşünmekle uğraşamazdı. İlle de kendi sonu! Öyleyse yoktu öyle bir karşıt güç! Olamazdı! Beğenmemişti. Kaybettireni inkâr etti ve inkâr ettiği anda inkâr ettiği kurguyu ikinci ama birincinin içine aldı. İkinci ama birinci çünkü biraz önce kurduğu aslında hiç var olmamıştı. Bir anlamda doğruydu iddia ettiği. Böylesine ancak cenin denirdi ama bütün başsız ve ortasızlığına rağmen sonu güçlüydü ve son meraklısı kurgucunun hafızasına yerleşmişti bile.
   Tükenmez kalemini aldı haritanın dörtte birine hırsla kocaman bir çapraz işareti çekti. İkinci kurguyu oluştururken kendince çok karmaşık bir numara yaptı. Daha doğrusu karmaşık bir başlangıç yaptığını düşünürken işine hile karıştırdığını anlamadı bile. Sadece tek taraf vardı. Tarafında olduğu birinci güç ve bu kurgusallıkta bu kadar taraf olduğu için önünde sonunda kendisi ve birinci güç tarafından var edilmiş kendi kendisi. Bu sıra sonsuza kadar gidebilir ama bu örüntüden bir ikinci güç çıkmazdı. Belge bunun tersini ispatlamıyordu.
   “Nasıl numara ama?” Kaybeden kaybettirenle bir ve aynı şey olacaktı. Birinci güç entite, ikinci güç birinci güç kaynaklı fenomenolojik entite… Böyle dâhiyane sözler bulmaya bayılırdı. Sonra da uydurduğu bu incik boncuğa tapınırdı. Oysa hiçbir şey söylememişti, sadece karşıt gücü inkâr ettiğini tekrar etmişti. Hem var olduğunu kabul etmiş hem de varlığını yalanlamıştı. O dışsal bir güç değildi, o içsel bir güçtü hatta basit bir görüntüydü, hayaldi. Gözü dönmüştü. Uydurdukça uyduruyordu… Fenomenolojik, bilişsel, bulgusal, asla olgusal olamayacak olan… İç karşıt güç! İşte yine karşıt demişti ve karşıt der demez içini bir şüphe kemirmeye başladı. Sonuçta başta inkâr etmiş olduğu kurgu, gücünü karşıt kelimesinden alıyordu ve sonunu beğenmemiş olsa da o sonun üzerinde bir yaptırımı vardı. Kendisini temsil eden ve kendisinin yarattığı içsel bir güç mü? Bağımsız var olmuş ve esas güç tarafından asimile edilmiş bir güç mü?
    Bir tür başa dönüştü ama ikinci kurgu da burada çürümeye başlıyordu. Tek bir güç tarafından var edilmiş ve onsuz var olamazlığın ayrı bir şey asimile edilmiş olmanın ayrı bir şey olduğuna inanmak istiyordu ama nafile! Asimile edilenin asimile edildiği ne zaman görülmüş! Asimile sözcüğünün zorunlu olarak işaret ettiği o küçücük fark hep bir tehdittir. Kendini ne zaman dayatıp da bağımsızlaşacağı hiç mi hiç belli olmaz. Daha da kötüsü fenomenolojik bile olsa bir varlık bağımsızlık savaşı verebilir. (Verebilir mi?) Kurgusu daha doğrusu bilinci de bilinçaltı da başka bir yol açmıyordu. Başka türlü bir kaybeden kaybettiren ikiliği dışında tüm düşünüşü kaybolmaya yüz tutuyordu. İtiraf etti, kaybeden yoksa savaş da olmazdı.
   Sinirlendi. Daha doğrusu üzüldü. Gözünden bir iki damla yaş geldi denebilir. Küçük bir çocuk hırçınlığıyla “Savaş yoktu işte!” diyerek ağzını büzüştürdü. Savaşın aslında gerçekleşmediğini belgeye dayanarak nasıl ispat edecekti? Belgeye dayanarak savaşın gerçekleştiği varsayılmış ya da sanılmış ama aslında olmamış diyebilmesi gerekiyordu. Doğaldı “dışsal” bir karşıt gücü kabul etmemesi. Güzel bir numaraydı tek gücün kendi içindeki savaşı. Tek gücün içinde oluşmuş bir karmaşanın asla ispatlanamazlığı ve böylece savaşın gerçekleşmediği zorunlu sonucu… Böyle miydi? Savaşın sanılmış olması savaşın gerçekleşip gerçekleşmediğinin ispatlanamazlığının bir göstergesi değilse neydi? Bu soru aklına gelmedi bile.
    Pes etme noktasına geldi. Magma gibi bir sıvı yüzünü aşıp beyninden gırtlağına akmıştı sanki. Artık onun gücü, onun sonu da değildi. Sadece varmış gibi olan bir karşıt gücü tasvir etmek bir kurgu değildi. Aslında bu tasvir de tek yönlüydü. Asimile edilmiş bir güç mü, görüntü mü ikileminde asimilasyon sorunsalını baştan reddetmek istiyordu ama oraya dönüp dönüp oradan kaçtığı için bu noktaya yönelemiyordu tasvir. Öyle ya da böyle sona ulaşması için bu bağımlı varlığı yok etmiş olduğunu kurgulamak dışında bir çare görünmüyordu ona. O da bağımlı şey onu yok etmeyecekse.
   Hiçbir ayrıntıyı atlamazdı. Geldiği noktada beliren sorun da gözünden kaçmadı. Bu belge, böyle bir kurguya dayanırsa, gerçeklikten bir kesit olamazdı. Kendi kendine, kendi için, kendine rağmen yapılan ve ötekilerin duymadığı görmediği nasıl bir gerçek olabilirdi? Aslında istediği noktaya doyumsuzca gelivermişti. Hiçbir gerçekliğe dayanmamak! Ama asıl istediğinin bu olmadığını gördü. Ortada sadece “Sonum.” demek istemediği gerçek olmayan bir son vardı ve son olduğunu tam da iddia etmiyordu. O ise bir baş, bir orta, bir son, bir nasıl bulamamıştı bile. Onca uğraşıp durduktan sonra ulaştığı aslında saf inkârdı. Saf inkâr, bir ileri, bir geri, bir ileri, bir geri.
   “Benim gibi beyhude bir adamın da haritası olur mu hiç?” dedi yüksek sesle ve boğuk boğuk güldü. Haritasını ve belgesini yaktıktan sonra köşede kaybolmuş lavaboya gitti. Bir an sonra her hezimete uğramış adam gibi köşesine sıkışmış, zırıl zırıl ağlayacaktı.

3 Eylül 2010 Cuma

Kim

O aslında daha önce birçok yerde bulunmuştu. Her zaman farklı şekillere bürünerek ve her zaman çokluğun içinde… Ama tanındı mı bilmiyorum, solgunluğu hiçbir zaman değişmemişti çünkü. Silinip gidecek, kayıverecek gibi… İşte o haliyle hepimizden biri gibiydi.
Ama şimdi yapayalnız, akıştan kopmuş, bir düzlüğün tam ortasında tek başına oturuyor. Dağlarla çevrilmiş, ufuk çizgisini yitirmiş bir düzlükte… Ve bekliyor. Neyi beklediği belirsiz… Sakat gibi duruyor. Camdan bakışlarını, dağların çizdiği sınırda bir noktaya yöneltmiş. O bunaltıcı ovanın ortasında ölü gibi sabit… Bakmak insana bunaltı veriyor. Beklemese yaşadığını anlamaz kimse.
Bütün bilindikliğine rağmen, peşinden sürüklenilesi, yepyeni bir varlıkmışçasına dalga dalga ilerliyor insan öbekleri dağlardan yavaş adımlarla düzlüğün ortasına doğru. Akşam, kendini geceye teslim etmek üzere… Gece bastığı an görünürlükleri neredeyse kayboluverecek ama bunun bir önemi yok. Kalabalığın içinde her yüz kendini silerken onları tanımak için ışık demetine ihtiyaç yok. Kendilerini sesleriyle var ediyorlar, seslerinden tanınıyorlar. Hareket etmelerine rağmen durağanlar. Her öbekte sessizlik hâkim. Tek insan konuşmuyor. Birbirine eş adımları hayattan bezmiş. Kalabalığın yepyeniye ilerleme tarzı bu. İnsanda disiplin hissini uyandıran bu düzeni -kalabalığın üzerine çökmüş yorgunluk, bu izlenimi yok etmiyor- kimin sağladığı belli değil çünkü merkezde olan o olsa da o bu kalabalığa hükmetmiyor. O, bilincinden sıyrılmış sanki kayıp gidecekmişçesine beklemeye devam ediyor oturduğu yerde. Onları görmüyor bile. Gelenlerin tek vücut ilerleyişleri zoraki değil ama kimsenin vücudundan bir heyecan okunmuyor. Sıvılaşmışçasına ilerliyorlar. Tabur tabur, bölük bölük, ordu ordu, sürü sürü ilerliyorlar ona doğru.
Bu tek vücut ilerleyişe rağmen kalabalığın iki parçadan oluştuğunu söylemek mümkün. Bu bir bölünmüşlük değil çünkü tüm kalabalıkta aynı tempo, aynı bezginlik, aynı suskunluk, inatla tek bir noktaya ilerlerken. İki parça, çünkü ordu ordu yaklaşan kalabalık sürü kalabalıktan farklı. Ordular onun arkasına aldığı dağlardan geliyor. Dağlardan inip de düzlüğe ulaşanlar onun o kargacık burgacık, kambur, rahatsızca yana kaykılmış sırtına ve simetrisi bozulmuş omuzlarına bakıyor. Onların arkasındakiler de bu görüntüyü algılayanları gördükleri için aynısını görmüş oluyorlar. Görülenle görüldüğü varsayılan arasında bir fark yok. Bu kalabalığı ordu yapan da bu. Düzlüğe inen kalabalıkta bölükler taburlara karışır ve bir orduyu oluştururken bir kereste parçasının içinde yuvalanmış tahtakurusu sürüsünün adımlarının ağır çekim bir belgeselde yansıyan sesi bu ordunun sesi. Ağır bir tıkırtı… İçine girdiği her şeyi eritecek inadın tıkırtısı ama ağır ağır.
Sürülerce inen kalabalıksa onun yüzüne doğru ilerliyorlar. Kimsenin bir şey görmediği açık, oysa daha gece bastırmadı. Görmüyorlar çünkü o bomboş, boncuk boncuk bakışları gören kimse yolundan dönmeden duramazdı. Bu bakışların hiçbir şey vaat etmemekten öte dondurucu bir etkisi var insanın üzerinde. Asla bakmıyor ama insan onun baktığını sanıyor ve de bakışsızlığında ne gördüğünü bilmek imkânsız. Gözleriyle karşılaştığı an donmuyor da yoluna devam ediyorsa insanlar, körden başka ne olabilirler? Sürülerin çıkardığı ses sürünerek uçan şeylerden oluşan çokluğu hatırlatıyor. Sürünerek nasıl uçulabilir ki? Bu ses, insanda sürüyü oluşturan her insanın ayak bileğini yerden bir karış yukarıya aldığı, parmakları yere bakacak bir biçimde ayaklarını serbest bıraktığı ve ayaklarının tarak bölgesini yere sürüye sürüye ilerlediği hissini veriyor. İnsanın bunların hiç de işlerine yaramayan ayaklarını bileklerinden ayırası geliyor bu sesi duyduğunda. Aynı inat, aynı ağırlık…
Gece bastırdığında onun çevresinde minicik bir çember oluşuyor ve dalga dalga yayılıyor. Bu görüntü, tepeden bakıldığında denize bir çakıl taşının fırlatılmasıyla oluşan dalgaların görüntüsü değil. Sonsuzluğu imleyen bir sembolün kesilip atılmış yarısı ya da hipnotize edilmiş tek göz gibi. Birinci çember tamamlanmadan ikinci çemberi doğuruyor, o da tamamlanmadan üçüncüsünü ve bu görüntü kalabalık bitene kadar devam ediyor. Kalabalık hareketsiz kalınca o bezginlik halinin yerini gerilim aldı. Durdukları yerde daralmaya çabalıyorlar ama boncuk gözlerin koruyabildiği o minicik boşluğu koruması gerek yutulup gitmemesi için. Bütün bilinçsizliğinde bekleyebildiği kadar bekleyecek ve beklemek için nefes alacak bir alandan fazlasına ihtiyacı var. Gecenin karanlığında sırtını göremeseler de, onu hiç görememiş olsalar da, onun bakışlarının görme algısından bağımsız bir etkisi var kalabalığın üzerinde. Hiçbir yere yönelmeyen ve her yere yönelen bakışlar… Bakışları her çıkan nefesin ısısını yiyor ya da hiçbir nefesin havaya karışmasına izin vermiyor. En yakınındakiler nefessizlikten boğulup gittiler. Geridekiler onların üstüne basa basa ilerlediler bu döngüyü bir parça olsun bozmadan. Böylece çember darala darala yerini bir ceset yığınına bıraktı. Kimse bir söz söylemeden, bir şey görmeden kalabalık yığına dönüştü gitti. Yığından gelen koku onda iğrenti duygusu uyandırmadı. Bilincini o kadar yitirmişti.
Eğer hepimizden biriyse ve çokluğun içinde bulunmuşsa nasıl oldu da onu fark etmemiştik ve nasıl oldu da yanı başımızdan kayıp giderken hayatta kalabilmiştik? O bütün bilinçsizliğine rağmen neyi beklediğini bal gibi de biliyordu. Bilinci kayarken son bir kez şekil değiştirdi. Çokluğun içinden sıyrıldığı an çokluğu reddetmişti ve geri dönmeyecekti. Tek başına yaşayabileceği kadar yaşamayı dilerken hayattan tek beklediği çokluğun uzağında bir ölümdü. Bilmesi için arzusunu kafasının içinde sözlere dökmesi gerekmiyordu. Kimseyi öldürdüğünün farkında değildi. Sadece beklediğini gerçekleştirmişti. Bakışları nefesle hiçbir ilişkisi kalmamış kokuyu kendinden uzak tutamazken yıldızsız bir geceye gönül rahatlığıyla veda etti. Diğerleri gibi boğuldu mu, kimse bilemedi.

23 Ağustos 2010 Pazartesi

ORTASINDA

Yine bu odadayım. Çıkartmayacaklar ya da çıkartmayacak ya da çıkamayacağım, biliyorum. Belki bir tek bunu biliyorum. Ellerimi kollarımı bağlamadan beni nasıl böyle kıskıvrak yakalayabildiklerini de anlamıyorum. Zaten burada elini kolunu serbestçe oynatabilmekle elinin kolunun bağlı olması arasında pek fark yok, o azıcık farkı da ben göremiyorum. Ne yaptım da buradayım? Duvara bakarken ilk defa bir soruya cevap bulamıyorum. Kendimi kandırıyorum, burada bir soruya cevap bulmak imkânsız. Soru sormaktan kurtulmak da imkânsız. Ayrıca ben bu soruyu çok sordum, sordum da unuttum. Unuttuğuma göre daha önce cevap bulup bulamadığımı bilemem. Ama biliyorum ki bu odadayım ve buradan çıkamayacağım. Peki neden? Ne yaptım değil, neden? Burada hiç de bir şey yapmazken ve öncesini hatırlamazken niye ne yaptığımı sorayım ki? Yapmak ne hatırlamıyorum bile.

Aynam nerde! Aynamı istiyorum, çalmışlar aynamı! Ya da çaldı ya da çalındı. Aynaya bakmadan nasıl tanıyacağım kendimi? Bu soru da insanın midesine adeta kramp gibi giriyor. Yüzümün neye benzediğini hatırlamamanın getirdiği üzüntü ve benzeri bir yığın duygu dışında hiçbir cevap yok bu soruya. Demek ki bir yüzüm olduğunu biliyorum deyip sevinmeli miyim? İyi o zaman ayna yoksa suratını yokla, nasılsa elin kolun serbest. Ne anladım ben bundan? İfade görmek istiyorum ben. Ama niye ayna? Öncesini hatırlamıyorsam aynayı nereden biliyorum? Öncesini hatırlıyorum ne güzel. Önce ayna vardı, ayna aynaylaydı ve ayna aynaydı. Hem bu merete niye bu kadar ihtiyaç duyuyorum? İşte yine gereksiz sorular ama acıtıcı sorulardan iyidir. Belki de ayna gereksizdir. Ama yapayalnızım ben burada ve en azından bir ayna, yalnızlığım içinde bir ayna bile çok. İyi ama çok saçma, bu karanlığın ortasında aynayı ne yapacağım?

Aslında burada ne var diye sorarsam, dört duvar, tavan, yer, bir kapı, iki kapı deliği, biri tepeden bakmak –artık kim bakıyorsa?-, biri de alttan lapa ve su yollamak için. Bir de karanlık, burası her zaman karanlık. Ağlamak istiyorum, gözyaşı da gelmiyor. Buradan sıkıldım. Hafızamla baş başayım, baş başayım da, bu kadar çok unuturken bu nasıl bir hafızadır? Başka bir şeyim varsa da ben bilmiyorum, öyleyse başka bir şeyim yok.

Asıl ilginç olan canımın sıkılması, nasıl korkmuyorum, nasıl emîrin iti gibi titremiyorum? Belki de ilginç değil, çünkü korkacağım bir şey yok sanki. İnsan karanlıktan da mı korkmaz? Korkuyorum be! Nasıl da yalan söyledim. Karanlık ve hafızam birleşince hiçbir güç onları tutamaz. Hafızam dışarı çıkmalı. Ama onu dışarı çıkartacak hiçbir şeyim yok, yok etmek de elimde değil. Ayaklarım dört duvardan ötesini göremiyor ve kafamı duvara vurmaya başladığımda artık yalnız değilim, kapı açılıyor, bir nevi “kurtarıyorlar” ve gerisi o kadar önemsiz ki... İşte o, işte onlar, işte herhangi birileri kendilerince bir şeyler yapıyorlar benim burada kalmam için çünkü burada, bu odada kalmam lazım. Sonra yoklar, zaten suratları da yoktu.

Hafızam boşlukta ama ben bundan çok şikâyet ettim. Zaten nerede olabilir ki? Hatırladıklarımın ispatı yok. Bu adamlar tek kelime etmiyor. Hâlâ düşünebildiğime şaşırmalıyım, kafam vızır vızır işliyor ama düşünürken bir dil mi kullanıyorum, bu dil varsa bir yerlerde benden başka konuşan var mı bilmiyorum. Bunu bilmenin de imkânı yok çünkü benden başka kimse yok, olanlar da kollarımı bacaklarımı tutuyorlar ve gidiyorlar geliyorlar, tekrar gitmek ve gelmek üzere. Tek amaçları kafamı duvara çarpma özgürlüğümü elimden almak. Ne kadar anlamsız! Bu artık bir ceza bile değil. Hem beni yok etme hem de bütün utanç ve pişmanlık duygularımı ortadan kaldır. Soyutla beni ölene kadar, kim olduğumu unutana kadar.

Ölene kadar kapadıklarına, kapadığına ya da kapanıldığıma bile emin değilim. Kimse bana buna benzer bir şey söylemedi. Zaten burada olduğumdan beri biriyle herhangi bir şey konuştuğumu hatırlamıyorum. Ortada bir suç olup olmadığını da hatırlamıyorum. Ama hafızam hâlâ motor gibi işliyor. Yalnız bu artık bana bilgi veren bir hafıza değil, işlevsiz ve bol bol işleyen bir hafıza.

Bir hafıza tutturmuşum gidiyor. Ama başka da bir şeyim yok. Bu kadar çok hatırlamıyorum, bilmiyorum dedikten sonra ona nasıl sarılabilirim ki? Zaten sarılıyor muyum kaçıyor muyum, belli değil. Hafıza nedir ki geçmişi hatırlamaktan başka? Oysa o, tuhaf oyunlar oynuyor. Geçmişten aldığı parçalarla oynaya oynaya ondan bir gelecek tahayyülü yaratıyor. Oysa benim gelecek tahayyülüm yok ve olamaz da. Gelecekte bu duvarlar ve karanlık dışında bir şey yok. Tıpkı bugün gibi… Benim bugünüm ve geleceğim yok. Ama geçmiş? Geçmiş kılık değiştiriyor. Bir gün öyle bir gün böyle ve ben unuttukça hafızam genişliyor sanki. Anlamıyorum, kesinlikle anlamıyorum. Hem şunu hatırlamıyorum bunu hatırlamıyorum diyorum hem hafızamı yok edemiyorum. Soru sordurtuyor zorla, olmayan bir geleceğe yöneltiyor. Sanki geçmişte yaşadıklarımı gelecekte başka bir şekilde yaşayacakmışım gibi. Olmayan bir bugünü varmış gibi gösteriyor. Sürekli oynuyor, sürekli çoğalıyor, çoğaldıkça gerçek dediğimin üzerinde egemenlik kuruyor. Gerçek ne ki, dört duvar ve karanlık ve yüzü olmayan insanlar dışında?

Ama ben insan yüzleri görmüştüm, konuşan insanlar görmüştüm. Onları hatırlıyorum, onları unutamıyorum. Sadece onların artık zamanları mekânları yok. Sözler uçuyor, yüzler uçuşuyor. Parlak bir geçmiş olmalı, ama artık yok ve ben hatırlamakta diretiyorum. Unutmak istiyorum oysa. O zaman hiçbir şeyim kalmayacak, kendim de kalmayacağım. Ama parlak dedim bir kere. Oysa parlak olup olmadığını da bilemem, sadece bugünüme ve yarınıma oranla parlak olduğunu bilebilirim. Nasıl olamaz, renkleri hatırlıyorum, şekilleri hatırlıyorum, sesleri hatırlıyorum. Burada bunlar yok ve olmayacak da.

Onlar bildikleri gibi yapsın, benim onlara karşı hiçbir sorumluluğum yok ya da ona karşı ya da yapılana karşı. Zaten ne istediğini hiçbir şekilde bilmediğim insanlara ya da insana ya da istenilene sol yanağımı nasıl gösterebilirim ki? Bir de o gözler! Eğer burada değilseler ya da değilse ya da var olmadan var ediyorsa birtakım gözler mutlaka buradadır, her zaman. Gelmezlerse kendilerini temsil ederler. Hatırlatmak istiyorlar kendilerini kendilerince. Bak bak dur! Bu karanlıkta ne görüyorsan! Belki aydınlıktadırlar ama. Göz dediğin bir çift parlaklık zaten… Onlar, o, bakılıyor, bu kadar. Bir nebze olsun fark etmiyor, bir kişiye mi, bir sürü insana mı ait yoksa mevcut olmayan bir varlığın temsili olarak mı mevcut? Yoksa bana mı öyle geliyor? Bu bilinmezliğin içinde onlarla ilgili her cümleyi edilgenliğe hapsediyorum ki gerçekçi olayım diye ama gerçeğin ne olduğu belli, gerçeğin dışına çıkmamak sadece nefes alıyorum demekle sınırlı neredeyse.

Yine de, görmek istemiyorum o gözleri, hayatımın tek rengi oysa. İnkâr etmek istiyorum. “Bakıldı.” demek, “Aslında yoklar, bana öyle geliyor sadece karşımda bir güç hissediyorum.” demek o parlaklığı yok etmiyor. Kısık bakışlar içinde kuşkuyu görüyorum ve kuşkunun ne olduğunu bal gibi hatırlıyorum. Bu yaratıklar ne kadar reddetsem de geçmişte rastladığım insanlara benziyorlar. Bir bakış bana geçmişimi hatırlatıyor. Bütün bu kin, korku, o tepeden bakışlar bana tanıdık; yüzleri olsun ya da olmasın. Olundu diyebiliyor muyum? Olmayanın yansımasından ibaret diyebiliyor muyum? Ben hâlâ biliyorum, onlar hâlâ var. Bunu demekten kaçamıyorum. “O hâlâ var.” dahi diyemiyorum çünkü gözlerin ifadesi zaman zaman birbirinden ayrışıyor: sabit bakışlar, yağımsı oynak bakışlar, ıslak bakışlar… Hep yargılayan ama bütünlüklü bakışlar tek bir insana ya da varlığa ait değil, olamaz. Aynı zamanda hepsi bir tek varlığa ait diyebiliyor muyum? Bütün karanlığa rağmen görebiliyorum, onları görebiliyorum.

Korku mu dedim? Korkuyor muyum? Korkmak için bilinmezliği hissetmek gerek. Burada bilenecek şey o kadar sınırlı ki ve gerisi de yok. Can sıkıntısının korkunun üstünü örtmesi bundan… O zaman korku? Korkuyorlar, korktuklarına inanıyorum o sızma yağla örtülü bakışları üzerime düşerken. Bana tersini ispatlayacak kimsem yok. İnanıyorsam biliyorum. O kadar hapsedilmişim ki bunu demeye hakkım var. Kimse sınırlayamıyor beni bu konuda. İçimden yükselen ses bunun benim tahayyülüm olduğunu söyleyemiyor çünkü onlar hep orada. Kendilerini unutturmamaya çabaladıkça benden korktuklarına inanıyorum. Nedenini bilmiyorum ama benden korkuyorlar, ben onlardan korkmuyorum. Karanlığın arkasına saklanmış şekli şemali olmayan yaratıkların nesinden korkayım?

Kendimi iyi hissettiğim anlardan biri olmalı. Ben korkmuyorum, onlar korkuyor. Bilmiyorum neden korktuklarını. Eskiden insanlar benden neden korkarlardı, korkarlar mıydı onu bile hatırlamıyorum. Eğer sebep diye bir şey kalmışsa bu dört duvarlık evrende kendimi yok etmemden korkuyorlar, eğer verdikleri cezaysa verdikleri karara göre uyguladıkları yaptırımın boşa çıkmasından korkuyorlar. Ben yokmuşum gibi davranamıyorlar, dönüp dolaşıp gelmek zorundalar. Ben var olabildiğim kadar var olmaya mahkûm olduğum sürece gelmek zorundalar. Ya da değiller ama şimdilik başka yolları yok. Benimse tek istediğim unutmak ve kendimden başka unutacağım kimse yok.

Ceza kalmadı, görmüyorlar. Sadece var olduğumu düşünüyorlar, buna var olmak denebilirse. Onlar benim bugünüm, bugünün değişmezliği benim yarınım. Geçmişim sadece gerçekdışı ama sahip olmadan sahip olduğum ve tutunakaldığım ve nasıl kaçacağımı şaşırdığım tek şey. Kaçamıyorum çünkü onlar var. Dönüp geldikleri sürece varım. Verdikleri lapa ve suyun anlamsızlığı burada, kendime zarar vermemi yasaklamaya çalışmalarının anlamsızlığı ya da mantığı da burada: var olma zorunluluğu. Verdikleri ceza sadece bu zorunluluğa ve benim kararsızlığıma indirgendiğinde kimin kimi cezalandırdığı belli değil. Zamanımı yok ettiğim anda verdikleri hapis cezası bitiyor ve onların “müebbet”ine göre cezanın ceza olması için sürmesi gerek. Sürmesi için kendimi yok etmemi engellemeleri gerek. Ama kendi elimde gelecek ölüm neden onların “müebbet”ini geçersiz kılsın ki? Bu cevabını bilmediğim soru da onların yanılsaması, yanılsama korkularını besliyor. Bunca bilinmezliğin ortasında ben artık en azından bunu biliyorum.

17 Ağustos 2010 Salı

Pamuk Prenses

Pamuk Prenses, tüm huzuru kaçmadan önce, şatonun birinde mutlu mesut yaşıyordu. Yalnız olduğu iddia edilebilirdi. Ne soluk yüzü yorgunluk ve bitkinlikle örülmüş, dokunsan kırılacak annesi, ne de var oluşu bir gölgeden ibaret olan babası onunla yakın temasa geçiyordu. Yaptıkları sadece Pamuk Prenses’i rutin olarak, onaylayıcı bir ifadeyle gözlemlemek ya da izlemekti. Eğer ışıklar inatla, gölge ne zaman ve nereye uzanırsa uzansın, baş bölgesi denebilecek küçük bir alanda toplanıp, babasına belli belirsiz bir yüz çizmeseydi, adam gölgenin gölgeyi doğurduğu bu şatoda diğer gölgelere karışıp dururken handiyse görünmeyecekti. Bu belirsizliği bozan tek şey ise gözbebeksiz gözleriydi babanın. Bu ışıktan gözler daha belirgin bir yüze katı, yargılayıcı bir ifade verirdi belki ama bunun bir önemi yoktu, babanın yüzü Pamuk Prenses’e hep kapalıydı. Pamuk Prenses doğduğundan beri görmemişti babasını, varlığını bilmesi de algılamaya dayanmıyordu çünkü görünmediği gibi sesi de yoktu. Tıpkı Pamuk Prenses’in ve annesinin sesi soluğu çıkmadığı gibi, -ya da sesleri bu şatoda iletilmiyordu- ama Pamuk Prenses babasını topuklarından geriye doğru alabildiğine uzanan huzur verici bir serinlik olarak hissediyordu, bu gölge Pamuk Prenses’i her adımında ensesinden yere doğru çekse de ya da yere çektiği için.

Annesi, Pamuk Prenses’e çok da ilişmeden eteklerinin tamamen örttüğü ayaklarıyla sürünerek oda oda gezerdi. Ayakları var mıydı, adım atıyordu muydu, bunu kestirmek imkânsızdı bu sessizlikte. İzlemiyormuş da kendi kendine geziniyormuş gibi bir hali vardı ya, Pamuk Prenses’in girdiği çıktığı birçok yerde birden karşısına çıkıveriyordu, yarı şefkatli yarı alçak gönüllü, biraz utangaç bir gülümsemeyle. Belki de sadece dudak kenarları kırışmıştı ve vitrayların önünden geçtiğinde ışık kendini yarı örterken Pamuk Prenses’e böyle bir yanılsama sunuyordu. Bu izlenimlerin çoğu birer yorumdan ibaret olabilirdi yarı karanlığı bıçak gibi kesen ince ışıkların yarattığı gölge oyunlarında.

Şatonun dışarıdan nasıl göründüğü bilinmiyordu. Canlı bir denizkestanesinin etini içine aldığı gibi kapanmıştı içine. Bir hendekle mi çevrelenmişti? Bir ova üzerine mi, yoksa deniz kenarına mı kurulmuştu? Dış cephesinde hangi taşlar kullanılmıştı? Burçları var mıydı? Bunlar bilinmediği için dış cephesi okunamayan bir şatonun yaşı da bilinemiyordu. İçeriden bakıldığında ise şato sanki ikiye ayrılıyordu, üst kısmı ve derinliği. Derinliği dehlizler oluşturuyordu ve üst kısım ne kadar yüksekse şatonun dehliz kısmı da o kadar derindi. Her dehliz tahmin edileceği üzere yeraltı mezarlarıyla bezenmişti ve şato her bilindik dehliz yapısı gibi sarmal şeklinde iniyordu genişten dara doğru, şeytanminaresi gibi. Bu yapıya göre en tepedeki dehlizde birçok yeraltı mezarı varken, en dibe inildiğinde içine ancak bir tek mezarın sığabileceği belki de hiçbir şeyin yer alamayacağı darlıkta bir boşluk kalması gerekiyordu. Havasız bir boşluk…

Ama eğer en derin dehliz, Pamuk Prenses’in güzel günlerinde en son inmiş olduğu dehlizse bu şatonun alt kısmını oluşturan şeytanminaresi yatay bir biçimde tam ortasından kesilmişti. Son geldiği noktada birkaç yeraltı mezarlığı vardı ama bunlara oda denmesi daha doğru olurdu çünkü içeride ne bir insan gömülüydü ne de ortaya saçılmış herhangi bir kafatası vardı. Her odada içi boş bir güzel mezarlık... Pamuk Prenses en çok dehlizlere indiğinde mutlu oluyordu. Annesi ancak ışıkların yansıttığı bir görüntü kadar varken, babası ışığın girmeyeceği yerde her hangi bir gölge kadar yokken farklı bir özgürlüktü dehlizlerdeki gezintisi. Belki de bu yüzden yanına bir mum almazdı derine indiği zaman. Işığa ihtiyacı yoktu, yukarıdaki ışık o kadar loş ve boğuktu ki gözleri karanlığa alışmıştı.

Yukarı denilene gelince artık ne kadar betimlenebilirse dışı bilinmeden… Vitraylardan sızan ışığın görünebilir kıldığı, sayısı bilinmeyen ama sadece birkaçmış hissi veren oda, o kadar… Bir oda daha büyükçe olduğuna göre ona salon denilebilirdi ama odaları teker teker ayırmaya çalışmak beyhude bir uğraştı çünkü işlevsizdiler -ya da tek bir işlev, ışığı ileterek Pamuk Prenses’i, annesini ve babasını görünür kılmak. Ve büyük odaya salon demek de boştu çünkü istisnasız hepsi aynı şekilde döşendiğinden boyut hissi kolayca kayboluyordu. Daha da tuhafı her taban, her tavan, her duvar ve gözlere yerleştirilmiş her vitray için aynı desen ve renkler kullanılmıştı. Sarılık sarısı, mavimsi gri, kurumuş kan kahverengisi ve bundan doğabilecek her tür bulanık karışım…

Her bir oda, tavanı, tabanı ve duvarları karelere bölecek şekilde tasarlanmıştı ve her vitray da oyulmuş gözlerin içine benzer şekilde yerleştirilmişti. Vitraylar, taban, tavan ve duvardaki desenleri taklit ettiği için bir hikâye anlatmıyordu. İnsanı reddeden, sade geometrik şekiller birbirini tekrarlıyordu zamansız. Daha doğrusu tek bir şekil vardı kendini tekrar ede ede dayatan. Koskoca bir karonun içine yerleştirilmiş bir çember, onun da içine yerleştirilmiş bir elips ve elipsin ortasında yine çember, bu sefer içinde bir çember daha… Her döşemede, her vitrayda -ki kare şeklinde oyulmuş gözlerin içine kare kare oturtulmuştu hepsi- ve karelere bölünmüş her tavan ayrıntısında aynı şekil. Bu şekil bir sembol olamayacak kadar anlam yoksunuydu ama işlevi açık ve seçikti. Zaman yokmuş hissini vermek…

Zamanın olmadığı yanılsaması şatonun her yanına o kadar işlemişti ki Pamuk Prenses’in annesinin öldüğü gün bile açığa çıkmadı. Bu yüzden, Pamuk Prenses annesinin öldüğünü kadıncağız kabarık topuklarına kadar inen eteklerinin içinde yılan gibi sürünmeyi ya da kuğu gibi süzülmeyi kesip, büyük odada yatakaldığında dahi anlamadı. Başta sadece şaşırdı ve annesinin yanına uzandı, kendisi de daha önce hiç uzanmamıştı. Profilini incelemeye çalıştı, sonra kalktı, ona şöyle bir yukarıdan baktı. Işık gelmiyordu annesinin yüzüne. Işık kadının yattığı yere ulaşmamıştı. Pamuk Prenses vurucu bir değişiklik daha hissetti. Annesinin uçucu, kolonyamsı kokusu gitmiş yerine çok sert bir koku sinmişti üstüne. Bu kokuya katlanamadı, bu yüzden bir daha büyük odaya girmedi. Annesinin öldüğünü anlamadığından mıdır, ölülerin gömülmesi gerektiğini bilmediğinden midir öylece çekti gitti. Oysa hayatının büyük bir kısmı orada geçmişti, dehlizlere kaçtıktan sonra döneceği bir ev gibiydi salon. Bu terk edişin sonunda eline geçen tek şey, kendini yalnızlığında bir kat daha özgür hissetmek olmuştu ama bunu hisseder hissetmez mutlu günleri son buldu.

Pamuk Prenses’in gölgesi olarak hayatını sürdüren babası, ömrü boyunca anneden kurtulmayı beklemişçesine, kendini bataklıktan birden çekiveren bir sivrisinek gibi ayağa kalkıverdi. Ayakta durabilen bir gölge! Ve Pamuk Prenses’in sırtına yapışıverdi, kollarını, belini sardı; bir zamanlar yerde boyutsuzca yatan başıyla Pamuk Prenses’in tüm ensesine dolandı. Hep çekmişti Pamuk Prenses’i kendine ama o kaçmıştı ya da umursamamıştı. Pamuk Prenses de kalakalmışlığında ne hissettiğini pek bilmiyordu. Bir pelerin vardı üzerinde ve buna baba diyebilir miydi ona bu kadar ılık ve itici, yapışmışken? Bu sorunun cevabını alma arzusu kısa sürede söndü, pelerin dediği ona güç verirken ki hissettiği, asıl arzuladığı da bu güçtü. Gözleri ışıkla doldu. Babasının gözleriyle bakıyordu dünyaya sanki ama ışık da yakıyordu gözlerini, yine de ışık bir dolduğunda gözlerinin içine her yer aydınlanıyordu, bunca zamanın loşluğunu devirircesine. Özgürlükle gücü eşleştirdiği anda yalnızlığın ona ne ifade etmiş olduğunu unuttu gitti ya da artık yalnız olmadığını bir türlü kabullenemedi. Bunca boğucu ışık demetinin ortasında gerçek bir ışık onu havaya kaldıran…

Tavana doğru süzüldü tüm vitrayların üstüne. Burası havanın, nemin sızamadığı bir yerdi, şimdiye kadar keşfedemediği ve susuzluğa rağmen yaydığı ışıkla yüzüyordu ama gözlerinden ışık saçtıkça ensesi bulaşık bulaşık pişmeye başladı. Terleyemiyordu da atsın. O cıvık cıvıklık içini yakmıştı. Kurtulmak istiyordu. Gözleriyle süzmekten çok, tüm başıyla taradı her yeri. Görecek bir şey yoktu ki! Her yer aynı ve her yerde aynı şekil. Güç elde etmişti de bu şekle ve tekerrürüne mi hükmedecekti! Neye uygulayacaktı o gücü? Sinirden ya da zorunlu, o gözleriyle her yeri yakarken, adamcağız boşu boşuna kızını sırtından iteklemeye çalışıyordu. Hiç şansı yoktu adamın; hayatı ışığa bağlı olduğu kadar Pamuk Prenses’e de bağlıydı. Onun gölgesi, onun peleriniydi nasıl olsa.

Pamuk Prenses içgüdüleriyle ya da alışkanlıktan aşağıya doğru koyuverdi kendini, hep dehlizlere kaçmamış mıydı? Ve dehlizlere indiği an ışıktan kurtulduğunu sandı -sanki istediği ışık değilmiş gibi- ama etkisinden kurtulamadı. Gücünü korumakla kaçmak arasında kalmıştı, babasını ışıksızlığa mahkûm ederken kendi gücünden yediğini fark etmeden. Onlar ayrışmaz bir ikiliydi ama Pamuk Prenses ona baba dediği sürece bunu anlayamadı, hep farklılaştırdı kendinden, baba demeyi kestiğindeyse basit bir nesneye ya da araca indirgedi. Şu anda ise üstüne yapışmış bir pelerin vardı, üstünden atamadığı. Babam nerede diye sormadı bile. Hiç görmediği, hiç algılamadığı belli belirsiz bir deneyimden ibaret olanı unutmak kolaydı ne de olsa. Şimdi babası ışıksız ve yüzsüz, kızına iyice sarılırken, Pamuk Prenses bir parça nefes alabilmek için dehlizlere daldı, en iyi bildiği. Kaçabildiğince derine kaçtı yok etmek için ama kurtulamadı.

En derin dehlize indi. Girdiği ilk odada kafası karışıverdi. “Burada ışık var, burada parmaklarımla görmeme gerek yok, acaba üste mi çıktım fark etmeden?” diye hayıflandı. Hayıflanmaması için de bir sebep yoktu, aynı tavan, döşeme ve vitray desenleri ve aynı renkler ve üzerinde tüm yolda üstüne yapışmış olduğundan bin beter bir yapışkanlık. Yukarıda daha önce hiç girmemiş olduğu bir odaya girdiğini düşündü çünkü anlamlandıramadığı bir nesneyle karşılaştı. Baktığı nesnenin ortasında bir surat belirdi, bir ağzı burnu olan –annesinin varlığından bihaber olsa bilemezdi bunun bir surat olduğunu- yine de anlamlandıramadı suratı, surat ona yabancıydı.

Nesne içinden Pamuk Prenses’e baktı adlandıramadığı ışıktan gözbebeğini, irisini yitirmiş gözlerle. Bu figürden ödü patladığından ağzı burnu oynamaya başladı ilk defa. Faraş gibi açtı ağzını, dudaklarını yuvarladı, yuvarlar yuvarlamaz gerdi. “Kim o?” diye sordu kendince ama sesi duyulmadı, sesi kendine kapalıydı. Figür bağırdı “benim, sensin, bensin, senim!” diye… Şatonun boğuculuğu figürün sesini kesemedi çünkü nesnenin arkasında kendini korumaya almıştı. Pamuk Prenses bu ilk defa duyduğu sesten daha da çok korktu, daha da çok bağırdı ağzı faraş gibi ama sessiz sessiz, o bağırmaya çalıştıkça figür daha da çok bağırdı.

En derin belki de ancak bir mezarın sığabileceği o son yeraltı mezarlığında herhangi bir sebepten, herhangi yerde ve herhangi zamanda, onun için yapılmış bir tabutu yumrukluyordu bağırırken. Nereye baksa, nereye dönse o figürü, bilmediği kendini gördü ve her bağırışı boğuluşa dönüştü, kulağı yansımasının kustuğu sesten paralanırken. Dışarıdan nasıl göründüğü bilinmeyen bir şatoda yukarı, aşağı, derin ve yükseklik zar zor ayrıştırılıyordu loş ışık olmasa.

ORMAN

Burada bu çıplak, yoluk alanda duruyorum yine. Zırhlarımı takınmış, atımın üstünde, dimdik... Paslı çeliğin sesi beni kendimden geçiriyor kapkara bir ormanla çevrilmiş bu daracık çorak alanda. Bütün vücudumu kaplayan zırhın sıkıştırdığı kaslarımı hissediyorum. Hazırım her zamanki oyunu oynamaya, ormana dalacağım birazdan ve nereden nereye ve neden kaçtığı belli olmayan bir kızı yakalayıp sulara süreceğim su yüzüne çıkarmak için. Bu oyunda ustalaştım artık. Önce hayal meyal görünecek kız. Sonra oynadığımız saklambaç, sınırlarını kaybetmiş arsız kahkahasının sürüklediği bütün kuytu köşelere yayılacak. Ama ben kazanacağım, çünkü ben avcıyım çünkü ben bu yersiz yurtsuz, tüm yönlerin silindiği ormanda avlanmaya alıştım. Sonra boynundan yakalayacağım, sımsıkı sıkacağım o narin boynunu. Tam o sırada anlayacağım ormanın sınırına geldiğimizi. Dipsiz suların içinde bulacağız kendimizi atımı terk ederken. Hızla yukarı taşıyacağım ikimizi. Çünkü ben avcı olduğum kadar kurtarıcıyım da. Bu ağır zırhlara rağmen yukarı çekebileceğim kendimi ve boynundan kavradığım zavallıyı. Suların karanlığı maviye dönüşecek, kafamı yukarı uzatmış suların içinden ışık demetlerine bakacağım ve elimi uzatacağım gökyüzüne. Sonra elimi sarmalayan zırhın içine rüzgar sızacak, başımızı çıkaracağız bizi boğdu boğacak sudan. Başı göğe ulaştığında toz olacak, buhar olacak. Bir bilinmeze dönüşüp gökyüzünde kaybolacak. Ben ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Kaskımı örtüp gözümü bir noktaya dikiyorum. Belirecek birazdan. Hazırım artık, pür dikkat bekliyorum.

Ellerini çorağın sınırındaki kabuk kabuk bir ağacın gövdesine dayadı. Parmakları sıkı sıkı kavramıştı gövdeyi, eklemleri parmaklarını, gözleri de sabitlediği noktayı delecek gibiydi ama korkmuyorum ben, kaç tanesinin üstesinden geldim böyle. Yüzünün yarısını çıkardı ağacın arkasından. Saç baş birbirine girmiş tıpkı diğerleri gibi. Yüzünde ya hiçbir ifade yok ya da bütün ifadeler birbirine girmiş, asla bilemeyeceğim bunu. Hareketsizliğinin içinde yüzünün ifadesi ışık hızıyla hareket ediyor da olabilir. Bu ayrıntıları düşünecek vaktim yok. Karşılarına çıkanı çökertmek için her yolu dener, bilir bunlar görüntüye kaptırmamak gerekir. Yine o dayanılmaz kahkaha atılıyor en tiz perdeden. Tüyler ürperten ses dağılıyor bütün ormanda, bin ses oluyor yürüyor üstüme dalga dalga.

Dalıyorum karanlığa. İçerisi bir garip bugün - ya da bu gece, güneş sızmıyor ormana-, hava daha yoğun sanki. Sarıyor bütün vücudumu soluğumu tıkıyor. Kız, kendini yavaş yavaş kaybettirecek. İlk önce ağacın arkasındaki yüze doğru yönlendireceğim atımı, sonra son hız koşmaya başlayacak. Önce darmadağın saçları kaybolacak gözümün önünden sonra yırtık pırtık keten elbisesi. Bu elbise değil de gecelik mi? Ne giydiğini düşünmemem gerekiyor ama gecelik fikri içimi gıdıkladı engel olamıyorum düşüncelerime bir an. Nasılsa görünmez olacak bir süre sonra ama attığım her adımda hissedeceğim. Renksiz ve biçimsiz bir varlık son hız geçecek yanımdan tiz bir uğultuyla, onun olduğunu bileceğim. İçim ürperecek, gevşeteceğim kaslarımı, sinirlerimi toparlayacağım ve son bölüm oynanmaya başlayacak sulara dalmadan önce.

Son bölüme geçene kadar her şey beklediğim gibi oldu. İlk kahkahasını attığında bir değişiklik hissetmiştim. Bir kız kahkahası olmadığı gibi herhangi birinin kahkahası gibi de değildi. Kahkaha sürekli değişiyor, bir boğuklaşıyor, bir kalınlaşıyor, kalınlaştığı yerden en inceye vuruyor, hırıltıya dönüşüyor ve bütün karaktersizliğiyle ormanı boğuyordu bu cinsiyet yoksunu vahşi ses. Kız diyemiyordum peşinde olduğum varlığa. Oyun o an bitmişti. Geri dönmek ve başarısızlığa uğradığımı kabul etmek istiyordum ama terk ettiğim çorak alan çok gerilerde kalmıştı ve ışık bu lanetli ormana sızmıyordu. Takip edeceğim sadece belirsiz bir ses oysa. Direncimi giderek kaybettim, atın boynuna yasladım başımı ve bıraktım kendimi. At anlaşılan bende tiksinti uyandıran sesin büyüsüne kaptırmıştı kendini, hızlı hızlı soluyor aşağı sürüklüyordu beni. Toprağın eğimli olduğunu ilk defa fark ettim. Hava giderek ısınıyor üstüme yapışıyordu.

Birden suların ortasında buldum kendimi. Rahatlamam gerekirdi. Oysa içinde bulunduğum şeyin akışkan olmak dışında suyu hatırlatan hiçbir özelliği yoktu. Işık sızdıramayacak kadar koyu kara, kendimi rahatça yukarı çekemeyeceğim kadar yoğundu. Daha çok kapkara bir sızma zeytinyağına benziyordu. Kendimi zorladım, bu tek şansımdı kurtulmak için. Sıvı beni yukarı kaldırmadığı gibi ayak bileğimi saran bir güç beni aşağıya çekiyordu, kahkaha yok olmuştu ama belki de beni aşağıya çeken güç oydu. Son gücümü topladım, kendimi yukarı fırlattım. Yeri yön bulmayı imkânsız kılan bu sıvının içinde yukarı sözü bir anlam taşımasa bile göğe ulaşmam gerekiyordu kaderimi bulmak için. Başım sıvının içinden çıkarken, yıldızlarını söndürmüş bir gecenin üzerime kapandığını gördüm. Ellerim bomboştu.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

GÖLET

İğrenç değil, tiksinç değil sadece korkutucu. Beni korkutmasına izin verdikçe tahayyülümde daha da korkunçlaşacak. Saçlarını, yüzünü ve kıyafetlerini hayal meyal görüyorum onu ancak duruşundan tanıyabiliyorum. Kafamda onun bana fırlatmış olduğu görünüme sadık kalacak ayrıntılar ekliyorum. Hatırladığım tasarladığımla birleşiyor, durduramıyorum kendimi. Daha derin çizdikçe ayrıntıları korkutuculuk yerini dipsiz bir korkunçluğa terk ediyor.

Sınırın öte tarafına geçme fikriyle beni ürpertmeye başlamıştı. Tek söz söylememesine rağmen anlamıştım tavrından. Göletin ortasında sürekli kürek çekmemize rağmen durakalmıştık. O nasıl hareket edeceğini bilmiyordu ya da onu anlamıyordum. Bense uyum sağlamaya çalıştıkça hareketlerini kaçırıyordum. Dururken debeleniyorduk. Nedense sonra öte yakaya geçmeye gerçekten karar verdi ve asıldı küreklere, ne istediğimi umursamadan. Benim şaşkınlığıma karşı kendi belirsizlikleriyle. Eski yakanın bilindikliğine, sıkıcılığına, kuruluğuna, rahatına rağmen… Bıraktım kürekleri, acelem yoktu, nasıl olsa onsuz da gidecek bir yer, terk etmek üzere bir yurt bulurdum. Çatırdama sesini duymaya izin verdim –gelecek miydi böyle bir ses, uydurabildiğim en korkuncu bu muydu?- ve seyre koyuldum. Bu kof bir başkaldırıydı, altıma kaçırmak üzereydim. Göçebe tavrımda, nasılsa bırakırım nasılsa yolumu bulurum rahatlığımda en ufak bir samimiyet yoktu. Bilindiğin sınırlarında oynadığım oyunları nakarat gibi tekrarlıyordum. Ortada oyun falan yoktu ve ben sadece pes etmiştim.

Kayık, tabak gibi ışıyan göletin ortasında, çatırdamaya hiç niyeti yok… Göletin üzerinde havada ilerlercesine ilerliyor artık. Yola çıktığımız andan itibaren içinden birbirimize baktığımız ince sis yoğunlaşıyor. Göz gözü görmüyor. Daha demin birbirimize bakıyorduk. Şimdi o silik bir gölge. Varlığının yerini sadece tasarımımdan ibaret bir görüntüye bırakırken görüntüsü bile beni görmüyor; bakışları gideceği yakaya çevrilmiş yüzümün içinden geçerek. Sis o kadar yoğun, hava o kadar nemli, gök o kadar basık… Gök üstümüze çadır gibi kapanırken sonsuzluğuna dair yanılsamamızı –ya da yanılsamamı- gittikçe daralan sınırlarla değiştiriyor. Kapkara yağ gibi su sisin yükünün altında daha da kaygan daha da düz.

Her an kayıktan çıkıp suyun üstünde yürüyebilirim, ince bir buz tabakasının üstündeymişçesine. Direncimin yönünü değiştirip eski yakaya dönebilirim ama yapmıyorum. Yol-bozan olmamak adına mı? Hayır! Bu yol, benim yolum değil ki! Sadece nereye kadar gidebilir sorusuna ve sorunun cazibesine kaptırıyorum kendimi. Bu boş vermişlikten fırlama bir haz değil. Dondum kaldım. Bekliyorum.

Öte yakaya yaklaştıkça –yaklaştığımızı hissediyorum, görmüyorum- görüntüsü değişiyor. Bu yalnız benim tasarımım olamaz, görmediğim kendisi değişiyor. Gerçekçi olmak adına tasarımıma ket vurmuştum, sınırlarımın dışına çıkamam ben onun tersine. Önce içten içe değişiyor, sonra dışa vuruyor olduğu gibi kendini tepkiyle, öfkeyle, nefretle. Giderek daha alaycı, bir o kadar da küstah… Uzun, ince parmakları daha da uzadı, eklemleri iyice belirginleşti yerinden fırlayacakmışçasına. Evine kapanmış bir kadın asaletiyle ellerini hareket ettiriyor, neredeyse çoktan yitip gitmiş hizmetçilerine emirler yağdıracak. Bunak ve kibirli… Küt saçları arkaya doğru kabarıyor, karpuz kollu giysiler gibi. Kızıl kızıl parlıyorlar, kendi rengi olmadığını söylemek gereksiz. Yüzünü ağır bir makyaj örtmüş. Beş kat pudra, narçiçeği kırmızısı ruj, camgöbeği parlak farlar, perde gibi inen takma kalın kirpikler… Frapanlığında kendini korumaya boşu boşuna çabalarken yaşlanmasına, kurumasına engel olamıyor. Pudra derin yarıklar oluşturuyor, avurtları çöküyor, kemikli burnu ve elmacık kemikleri iyice ortaya çıkıyor. Etleri kemiklerine yapışıyor. Kafatasının üstüne yapışmış bir mask sanki, küstah küstah kıkırdıyor yüzündeki dehşeti kapayamasa da. Kıkırdakları düşüyor ama gözleri inatla direniyor. Bir çift parıl parıl göz, mavilerle örtülmüş gözlerini dikmiş hareketsizce geldiğimiz yöne. Göz akları sarılığında en son gözbebeklerini yutuyor. Karşı yakaya geldiğimizi anlıyorum. Karşı yaka kendini ağır sis bulutu içerisinde yok ederken hiç olmadığım bir şeyi hatırlıyorum. Kayıktan inip yağ gibi suyun üzerinde öylesine ilerliyorum. Geri geri, amaçsızca…

CAMDAN CAMA

En azından bir haftadır böyle sürüp gidiyor. Bir ayin gibi… Saat dokuza çeyrek kala kuruluyorum salona. Sıcakların bastırmasına rağmen pencerelerimi sımsıkı kapıyorum. Sanki pencereyi açtığım an rüzgâr beni ele verecekmiş gibi… Karanlığın ortasında oturuyorum ve öylece karşıya bakıyorum. Öylece de değil büyük bir merakla… Görünmeyen ya da görünüp görünmediğini bilmediğim fal taşı gibi açılmış gözlerimle. Yanımda nedense hep bir viski soda bulunuyor. Mutlaka buzsuz. Boğazımdan yapış yapış geçerken genzimi yakıyor. Bunu seviyorum. Boncuk boncuk terlemeyi karşıya dimdik bakmayı ve hayal kurmayı seviyorum.

Tesadüf oldu aslında ya da hep hayalini kurduğum gerçekleşti. Ben karanlık bastırdı mı oturur karşı apartmana boş boş bakarım televizyona bakar gibi. Hep karanlıktır, seyirlik hiçbir şey yoktur. Ne yaparsın! Kendimle baş başa kalabildiğim sayılı anların eğlencesi… Benden uzakta hayatlar hayal etmek ama o yüzlere o seslere asla ulaşamamak, yine de bir gün görebileceğim ümidini taşımak. Bu bir ümit de değildi, biliyordum, emindim. O gün karşı pencerenin ışıkları birden açılıverdi. Salona kurulur kurulmaz saate bakmıştım ayinin başlangıç gününde ya da hep bakardım da o gün fark ettim ilk defa saate baktığımı. Saat tam dokuza çeyrek vardı ve tam on beş dakika sonra karşı pencerenin ışıkları pat diye yandı. Işıklar yanar yanmaz saate baktım yine, çok heyecanlanmıştım. Suçluluk duygusunun verdiği ürpertiyle ellerim titreye titreye ışıkları kapattım. Ani ve kesik bir hareketle, beceriksiz bir hırsız gibi. Aynı beceriksizlikle kendimi koltuğa attım ve seyretmeye koyuldum. Karanlıkta tedirginliğim geçmişti ama o merak uyanıverdi içimde. Fark edildim mi?

Beyaz tül perdelerin rüzgârda salınışı içimi gıdıklıyordu. Tam da bu perdelerin salınışıyla uyumlu etine dolgun bir kadın belirdi içeride. Hayalini kurduğum ve görmek istediğim aslında tam da buydu. Onca zaman karanlığa bakarken hep o iç gıdıklayıcı perdeleri ve o mizansene uygun kadını beklemişim. Uyduracak daha zengin bir hayalim olmamış hiç. Hep avcı gibi pusuda beklemişim. Bu akşama kadar fark edemediğim bir gerçek. Bu sıcaktan mazoşistçe bir zevkle boğulurken fark edildim mi acaba sorusu tam da buraya oturuyor. Fark edildiysem enselenmiş bir suçluyum ve yaptığımın suç olduğunu bildiğim için de ışıkları kapadım. Ama bu fark edilme meselesi burada bitmiyor. Bu kadar basit değil ama bu aslında aradığımın hep o suç olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Başka hayatları görmekmiş! Sadece bunu ya da benzerini görmek istemiştim. Kamera gibi işleyen objektif bir gözlemci değilim ben.

Ne yazık ki çok yakından göremiyordum kadını ya da şans eseri çünkü boşlukların içini kendi kendime doldurmak daha zevkliydi. Bir havluya sarınmıştı. Geniş ve dolgun kalçaları vardı gördüğüm kadarıyla ve bembeyaz tombul kolları olduğunu hayal ettim. Bunların tersini ispatlayacak bir görüntü sunmuyordu bana. Ayaklarını hayal ettim, görünmüyordu buradan ayakları. Turuncuya çalan kırmızı ojeler sürmüş olduğunu hayal ettim. Uzun değildi tırnakları, temiz temiz kesilmişti. Kadın bir saniyeliğine kayboldu ve geri geldi. O kayboluş anının bende nasıl bir paniğe yol açtığını kimse anlayamaz. Döndüğünde kendi kendine dans ediyordu ve kalçalarını öyle ağır oynatıyordu ki! Yılan gibi akıyordu. Hep arkası dönüktü. Saçları kızıl -doğal rengi değil- olmalıydı, tam görünmüyordu. Çok kısa olmasa da kısa kestirmişti, kulak memelerinin iki parmak altı. Yüzünü hayal edebiliyordum. Ellili altmışlı yılların Hollywood aktrisleri gibi olmalıydı. Bende uyandırdığı bütün bu cinsel imgelere karşın -ve bu işaretler çok rahat basitlik olarak yorumlanabilecek bile olsa- onun cinselliği basite indirgenemezdi. Bir asaleti vardı. Kalçalarını o kadar yavaş ve kaygan kıvırıyordu ki! İki itki damarlarımdaki kanın daha hızlı akmasına sebep oldu. Birincisi peşimi bir süre daha bırakmayacak o merak. Acaba o beni ışıkları söndürürken fark etmiş miydi? Yoksa kendi kendine dans eden bir çılgın mıydı? Kendi kendine dans ediyorsa neden ışıkları yakmıştı? İkincisinden bahsetmek istemiyorum. Banyoya doğru yol alıvermiştim bile. Döndüğümde ışıkları kapamıştı. Karanlığa boş boş bakarken şu sorudan kurtulamadım. Bunca zamandır neredeydi? Buraya yeni biri taşınmamıştı. Taşınsa mutlaka anlardım. Neden bunca yıldır burada oturuyordu da bir kere olsun ışıkları açmamıştı? Öne doğru eğildiğinde iyice ortaya çıkan kıvrımları düşünüp yanıp tutuşuyordum ve aynı zamanda onun tıpkı o meşhur Hollywood aktrisleri kadar gizemli olduğunu düşünüyordum. İçinde olmadığım bir tek hayal kuramıyordum onunla ilgili. Oysa hep bir gözlemci edasıyla bilmek istediğimi sanırdım kaçırdığım hayatları. Demek ki istediğim bu değilmiş. Kendimi kandırmışım. Ve o o kadar gizemliydi ki onu bir daha görüp göremeyeceğimi bilemiyordum. Hep aynı merak ve bu sefer biraz suçluluk duygusunun ötesinde… Beni anladı da bu görünmez seyircisine mi dans etti yoksa? Benim için mi dans etti? O gece hiç uyuyamadım.

İkinci gece büyük bir ümitle saat tam dokuza çeyrek kala salona kurulup ışıkları kapattım. Sanırım yine dokuz gibi açıldı ışıklar. Saate bakmadığında da hisseder insan zamanı eğer zaman ağır ağır akıyorsa. Üstünde beyaz, o tül perdeler gibi neredeyse şeffaf bir gecelik vardı. Kısa bir gecelik, eteğin bittiği noktada şirin şirin ponponların olduğu bir gecelik. Dünkü kadınsılığı yerini çocuksuluğa mı bırakmıştı? O ponponlar var mıydı? Ben mi uydurmuştum? O mesafeden seçemiyordum. Görmediğim ayaklarına deve kuşu tüyüyle süslenmiş terlikler uyduruyordum. Şıppıdı şıppıdı bana yürüdüğünü hayal ediyordum. Nafile! Dünkü gibi arkası dönüktü. Sarışın mı olmuştu? Her gün saçını mı boyatıyordu? Her gün imajını değiştiriyorsa da ben bu imajdan nasibimi alamıyordum. Benimle inatlaşırcasına arkası dönüktü. Arkasının dönük olmasına -kalçalarına bu kadar hayran olmama rağmen- o kadar sinirlendim ki banyoya gitmek zorunda kaldım ya da kalçalarına bu kadar hayran olduğum için. Döndüğümde yoktu ve o gece bir daha gelmedi. Bana dans etmedi! Bu ne demektir? Beni fark ettiğine yürekten inanmışım. Beni fark edip benimle inatlaştığına… Sanki bu noktada hiç de suçlu değildim haklıydım üstünde hak iddia ediyordum ama nedense ışıkları açmayı geçtim pencereyi bir milim aralamamıştım bile. Bütün gece kalçalarını -ve bilimum- düşünmekten yine uyuyamadım. Sarışın mı? Belki de hala kızıldı ve belki kafasını bile görmemiştim. Belki hiç yoktu. Saçmalıyorum o oradaydı. Onu ciğerim gibi biliyordum. Kısacası hiç bilmiyordum. O yüzden gizemliydi. Gecenin bir karanlığında sıcak bu sefer gerçekten rahatsız edici ve insanı saçma sapan düşünmeye itiyor. Fark etti biliyorum. Fark etmedi biliyorum. Bunun ikisini de bilemem ispatlayamam. Sanki gecenin bir karanlığında debelenirken ve düşünürken bunları, beni boğan aslında sıcak değil.

Üçüncü gün ve dördüncü gün ta ki yedinci gün… Aynı ayin ama hep farklı şekillerde… Her gün başka bir kadın sanki… Bir gece sırtı dönük olmasına rağmen makyaj yaptığını hissedip de sevinmiştim. Mavi farlar mavi rimellerle düşündüm eğer kızıl saçlıysa, bordo bir rujla düşündüm sarı saçlıysa. Bordo ruj diye bir şey var mıdır bilmiyorum. Hiç makyaj malzemesi satın almadım hayatımda. Onu süslemeye çalışmıştım kendimce o kendini süslerken. Bana mı süsleniyordu? Bunca gün hep arkası dönük hep arkası dönük ve biliyor mu beni? Ne düşünüyor hakkımda? Bu çok komik bir soru. Ne düşünebilir ki? Sapık mı? Yok, öyle olsa polise şikâyet ederdi. Bence benim ince zevkleri olan bir adam olduğumu anlamıştır. Nasıl anlayabilir ki? Ya sapıklarla sapık olan bir kadınsa… Ya benimle oyun oynuyorsa? Ama ben sapık değilim, kimseye bir zararım yok. Zaten beni bilmesine imkân yok. O odada onu sürekli aynı yönelimde tutacak bir şey olmalı. Bağımlısı oldum bu oyunun. Daha kötüsü çoğu zaman oyun olduğunu bile algılayamıyorum.

Haftanın son günü onu sonunda yüzü bana dönük gördüm. Eminim bana bakıyordu. Artık hiçbir şüphem kalmadı. Her zamanki saatte ışıklar açıldığında yanında bir erkek vardı ve o gece ışıklar oldukça uzun bir süre açık kaldı. Sonuna kadar dayandım neden dayandığımı bilmeden. Perdeler bu sefer sonuna kadar açılmıştı ya da artık yok muydu perdeler? Kaldırmış mıydı perdelerini? İçeriyi onca mesafeye rağmen gayet net görüyordum. Bu sefer arkası dönük olan getirdiği erkekti, tombulun yüzü bana dönüktü. Ayakta sevişiyorlardı. Adamın açıktaki poposunun gelgitlerini gayet iyi görebiliyordum. Onun ise ağzı faraş gibi açılmış daha da açılıyor ve daha da açılıyor. Saçı donuk bir kızıl tonu olmasına rağmen -bakırımsı iddiasız bir renk- bana platin sarısı o saçlar ya da sıtma sarısı ve kökünden çirkin çirkin kapkara saçlar fırlıyor. Sesini gayet net duyuyorum. Buradan duyamam ama kulağımın içinde artarak yankılanıyor. Tiz bir çocuk sesi gibi ama buğulu ve giderek tizleşiyor. Muhtemelen çatlak kalın bir sesi vardır ve şu an boğuluyormuş gibi sesler çıkarıyordur. Bu tiplerin sesi hep böyledir ama benim kulağıma böyle yansımadı. Bu ses bir cehennem azabı ve o hep aynı. Ayakta ve aynı yüz aynı faraş… Yılansı dansları ben uydurmuş olmalıyım. İçim kalktı.

İşte o son gün ben o saplantılı sorunun cevabını çoktan almıştım. Fark edilmiştim. Başından beri… Her ucuz kadın gibi kendini teşhir etmekten hoşlanıyordu sadece. Ellerimi yıkamak için banyoya gittim. Uykum gelmişti.