Öyküler

23 Ağustos 2010 Pazartesi

ORTASINDA

Yine bu odadayım. Çıkartmayacaklar ya da çıkartmayacak ya da çıkamayacağım, biliyorum. Belki bir tek bunu biliyorum. Ellerimi kollarımı bağlamadan beni nasıl böyle kıskıvrak yakalayabildiklerini de anlamıyorum. Zaten burada elini kolunu serbestçe oynatabilmekle elinin kolunun bağlı olması arasında pek fark yok, o azıcık farkı da ben göremiyorum. Ne yaptım da buradayım? Duvara bakarken ilk defa bir soruya cevap bulamıyorum. Kendimi kandırıyorum, burada bir soruya cevap bulmak imkânsız. Soru sormaktan kurtulmak da imkânsız. Ayrıca ben bu soruyu çok sordum, sordum da unuttum. Unuttuğuma göre daha önce cevap bulup bulamadığımı bilemem. Ama biliyorum ki bu odadayım ve buradan çıkamayacağım. Peki neden? Ne yaptım değil, neden? Burada hiç de bir şey yapmazken ve öncesini hatırlamazken niye ne yaptığımı sorayım ki? Yapmak ne hatırlamıyorum bile.

Aynam nerde! Aynamı istiyorum, çalmışlar aynamı! Ya da çaldı ya da çalındı. Aynaya bakmadan nasıl tanıyacağım kendimi? Bu soru da insanın midesine adeta kramp gibi giriyor. Yüzümün neye benzediğini hatırlamamanın getirdiği üzüntü ve benzeri bir yığın duygu dışında hiçbir cevap yok bu soruya. Demek ki bir yüzüm olduğunu biliyorum deyip sevinmeli miyim? İyi o zaman ayna yoksa suratını yokla, nasılsa elin kolun serbest. Ne anladım ben bundan? İfade görmek istiyorum ben. Ama niye ayna? Öncesini hatırlamıyorsam aynayı nereden biliyorum? Öncesini hatırlıyorum ne güzel. Önce ayna vardı, ayna aynaylaydı ve ayna aynaydı. Hem bu merete niye bu kadar ihtiyaç duyuyorum? İşte yine gereksiz sorular ama acıtıcı sorulardan iyidir. Belki de ayna gereksizdir. Ama yapayalnızım ben burada ve en azından bir ayna, yalnızlığım içinde bir ayna bile çok. İyi ama çok saçma, bu karanlığın ortasında aynayı ne yapacağım?

Aslında burada ne var diye sorarsam, dört duvar, tavan, yer, bir kapı, iki kapı deliği, biri tepeden bakmak –artık kim bakıyorsa?-, biri de alttan lapa ve su yollamak için. Bir de karanlık, burası her zaman karanlık. Ağlamak istiyorum, gözyaşı da gelmiyor. Buradan sıkıldım. Hafızamla baş başayım, baş başayım da, bu kadar çok unuturken bu nasıl bir hafızadır? Başka bir şeyim varsa da ben bilmiyorum, öyleyse başka bir şeyim yok.

Asıl ilginç olan canımın sıkılması, nasıl korkmuyorum, nasıl emîrin iti gibi titremiyorum? Belki de ilginç değil, çünkü korkacağım bir şey yok sanki. İnsan karanlıktan da mı korkmaz? Korkuyorum be! Nasıl da yalan söyledim. Karanlık ve hafızam birleşince hiçbir güç onları tutamaz. Hafızam dışarı çıkmalı. Ama onu dışarı çıkartacak hiçbir şeyim yok, yok etmek de elimde değil. Ayaklarım dört duvardan ötesini göremiyor ve kafamı duvara vurmaya başladığımda artık yalnız değilim, kapı açılıyor, bir nevi “kurtarıyorlar” ve gerisi o kadar önemsiz ki... İşte o, işte onlar, işte herhangi birileri kendilerince bir şeyler yapıyorlar benim burada kalmam için çünkü burada, bu odada kalmam lazım. Sonra yoklar, zaten suratları da yoktu.

Hafızam boşlukta ama ben bundan çok şikâyet ettim. Zaten nerede olabilir ki? Hatırladıklarımın ispatı yok. Bu adamlar tek kelime etmiyor. Hâlâ düşünebildiğime şaşırmalıyım, kafam vızır vızır işliyor ama düşünürken bir dil mi kullanıyorum, bu dil varsa bir yerlerde benden başka konuşan var mı bilmiyorum. Bunu bilmenin de imkânı yok çünkü benden başka kimse yok, olanlar da kollarımı bacaklarımı tutuyorlar ve gidiyorlar geliyorlar, tekrar gitmek ve gelmek üzere. Tek amaçları kafamı duvara çarpma özgürlüğümü elimden almak. Ne kadar anlamsız! Bu artık bir ceza bile değil. Hem beni yok etme hem de bütün utanç ve pişmanlık duygularımı ortadan kaldır. Soyutla beni ölene kadar, kim olduğumu unutana kadar.

Ölene kadar kapadıklarına, kapadığına ya da kapanıldığıma bile emin değilim. Kimse bana buna benzer bir şey söylemedi. Zaten burada olduğumdan beri biriyle herhangi bir şey konuştuğumu hatırlamıyorum. Ortada bir suç olup olmadığını da hatırlamıyorum. Ama hafızam hâlâ motor gibi işliyor. Yalnız bu artık bana bilgi veren bir hafıza değil, işlevsiz ve bol bol işleyen bir hafıza.

Bir hafıza tutturmuşum gidiyor. Ama başka da bir şeyim yok. Bu kadar çok hatırlamıyorum, bilmiyorum dedikten sonra ona nasıl sarılabilirim ki? Zaten sarılıyor muyum kaçıyor muyum, belli değil. Hafıza nedir ki geçmişi hatırlamaktan başka? Oysa o, tuhaf oyunlar oynuyor. Geçmişten aldığı parçalarla oynaya oynaya ondan bir gelecek tahayyülü yaratıyor. Oysa benim gelecek tahayyülüm yok ve olamaz da. Gelecekte bu duvarlar ve karanlık dışında bir şey yok. Tıpkı bugün gibi… Benim bugünüm ve geleceğim yok. Ama geçmiş? Geçmiş kılık değiştiriyor. Bir gün öyle bir gün böyle ve ben unuttukça hafızam genişliyor sanki. Anlamıyorum, kesinlikle anlamıyorum. Hem şunu hatırlamıyorum bunu hatırlamıyorum diyorum hem hafızamı yok edemiyorum. Soru sordurtuyor zorla, olmayan bir geleceğe yöneltiyor. Sanki geçmişte yaşadıklarımı gelecekte başka bir şekilde yaşayacakmışım gibi. Olmayan bir bugünü varmış gibi gösteriyor. Sürekli oynuyor, sürekli çoğalıyor, çoğaldıkça gerçek dediğimin üzerinde egemenlik kuruyor. Gerçek ne ki, dört duvar ve karanlık ve yüzü olmayan insanlar dışında?

Ama ben insan yüzleri görmüştüm, konuşan insanlar görmüştüm. Onları hatırlıyorum, onları unutamıyorum. Sadece onların artık zamanları mekânları yok. Sözler uçuyor, yüzler uçuşuyor. Parlak bir geçmiş olmalı, ama artık yok ve ben hatırlamakta diretiyorum. Unutmak istiyorum oysa. O zaman hiçbir şeyim kalmayacak, kendim de kalmayacağım. Ama parlak dedim bir kere. Oysa parlak olup olmadığını da bilemem, sadece bugünüme ve yarınıma oranla parlak olduğunu bilebilirim. Nasıl olamaz, renkleri hatırlıyorum, şekilleri hatırlıyorum, sesleri hatırlıyorum. Burada bunlar yok ve olmayacak da.

Onlar bildikleri gibi yapsın, benim onlara karşı hiçbir sorumluluğum yok ya da ona karşı ya da yapılana karşı. Zaten ne istediğini hiçbir şekilde bilmediğim insanlara ya da insana ya da istenilene sol yanağımı nasıl gösterebilirim ki? Bir de o gözler! Eğer burada değilseler ya da değilse ya da var olmadan var ediyorsa birtakım gözler mutlaka buradadır, her zaman. Gelmezlerse kendilerini temsil ederler. Hatırlatmak istiyorlar kendilerini kendilerince. Bak bak dur! Bu karanlıkta ne görüyorsan! Belki aydınlıktadırlar ama. Göz dediğin bir çift parlaklık zaten… Onlar, o, bakılıyor, bu kadar. Bir nebze olsun fark etmiyor, bir kişiye mi, bir sürü insana mı ait yoksa mevcut olmayan bir varlığın temsili olarak mı mevcut? Yoksa bana mı öyle geliyor? Bu bilinmezliğin içinde onlarla ilgili her cümleyi edilgenliğe hapsediyorum ki gerçekçi olayım diye ama gerçeğin ne olduğu belli, gerçeğin dışına çıkmamak sadece nefes alıyorum demekle sınırlı neredeyse.

Yine de, görmek istemiyorum o gözleri, hayatımın tek rengi oysa. İnkâr etmek istiyorum. “Bakıldı.” demek, “Aslında yoklar, bana öyle geliyor sadece karşımda bir güç hissediyorum.” demek o parlaklığı yok etmiyor. Kısık bakışlar içinde kuşkuyu görüyorum ve kuşkunun ne olduğunu bal gibi hatırlıyorum. Bu yaratıklar ne kadar reddetsem de geçmişte rastladığım insanlara benziyorlar. Bir bakış bana geçmişimi hatırlatıyor. Bütün bu kin, korku, o tepeden bakışlar bana tanıdık; yüzleri olsun ya da olmasın. Olundu diyebiliyor muyum? Olmayanın yansımasından ibaret diyebiliyor muyum? Ben hâlâ biliyorum, onlar hâlâ var. Bunu demekten kaçamıyorum. “O hâlâ var.” dahi diyemiyorum çünkü gözlerin ifadesi zaman zaman birbirinden ayrışıyor: sabit bakışlar, yağımsı oynak bakışlar, ıslak bakışlar… Hep yargılayan ama bütünlüklü bakışlar tek bir insana ya da varlığa ait değil, olamaz. Aynı zamanda hepsi bir tek varlığa ait diyebiliyor muyum? Bütün karanlığa rağmen görebiliyorum, onları görebiliyorum.

Korku mu dedim? Korkuyor muyum? Korkmak için bilinmezliği hissetmek gerek. Burada bilenecek şey o kadar sınırlı ki ve gerisi de yok. Can sıkıntısının korkunun üstünü örtmesi bundan… O zaman korku? Korkuyorlar, korktuklarına inanıyorum o sızma yağla örtülü bakışları üzerime düşerken. Bana tersini ispatlayacak kimsem yok. İnanıyorsam biliyorum. O kadar hapsedilmişim ki bunu demeye hakkım var. Kimse sınırlayamıyor beni bu konuda. İçimden yükselen ses bunun benim tahayyülüm olduğunu söyleyemiyor çünkü onlar hep orada. Kendilerini unutturmamaya çabaladıkça benden korktuklarına inanıyorum. Nedenini bilmiyorum ama benden korkuyorlar, ben onlardan korkmuyorum. Karanlığın arkasına saklanmış şekli şemali olmayan yaratıkların nesinden korkayım?

Kendimi iyi hissettiğim anlardan biri olmalı. Ben korkmuyorum, onlar korkuyor. Bilmiyorum neden korktuklarını. Eskiden insanlar benden neden korkarlardı, korkarlar mıydı onu bile hatırlamıyorum. Eğer sebep diye bir şey kalmışsa bu dört duvarlık evrende kendimi yok etmemden korkuyorlar, eğer verdikleri cezaysa verdikleri karara göre uyguladıkları yaptırımın boşa çıkmasından korkuyorlar. Ben yokmuşum gibi davranamıyorlar, dönüp dolaşıp gelmek zorundalar. Ben var olabildiğim kadar var olmaya mahkûm olduğum sürece gelmek zorundalar. Ya da değiller ama şimdilik başka yolları yok. Benimse tek istediğim unutmak ve kendimden başka unutacağım kimse yok.

Ceza kalmadı, görmüyorlar. Sadece var olduğumu düşünüyorlar, buna var olmak denebilirse. Onlar benim bugünüm, bugünün değişmezliği benim yarınım. Geçmişim sadece gerçekdışı ama sahip olmadan sahip olduğum ve tutunakaldığım ve nasıl kaçacağımı şaşırdığım tek şey. Kaçamıyorum çünkü onlar var. Dönüp geldikleri sürece varım. Verdikleri lapa ve suyun anlamsızlığı burada, kendime zarar vermemi yasaklamaya çalışmalarının anlamsızlığı ya da mantığı da burada: var olma zorunluluğu. Verdikleri ceza sadece bu zorunluluğa ve benim kararsızlığıma indirgendiğinde kimin kimi cezalandırdığı belli değil. Zamanımı yok ettiğim anda verdikleri hapis cezası bitiyor ve onların “müebbet”ine göre cezanın ceza olması için sürmesi gerek. Sürmesi için kendimi yok etmemi engellemeleri gerek. Ama kendi elimde gelecek ölüm neden onların “müebbet”ini geçersiz kılsın ki? Bu cevabını bilmediğim soru da onların yanılsaması, yanılsama korkularını besliyor. Bunca bilinmezliğin ortasında ben artık en azından bunu biliyorum.

17 Ağustos 2010 Salı

Pamuk Prenses

Pamuk Prenses, tüm huzuru kaçmadan önce, şatonun birinde mutlu mesut yaşıyordu. Yalnız olduğu iddia edilebilirdi. Ne soluk yüzü yorgunluk ve bitkinlikle örülmüş, dokunsan kırılacak annesi, ne de var oluşu bir gölgeden ibaret olan babası onunla yakın temasa geçiyordu. Yaptıkları sadece Pamuk Prenses’i rutin olarak, onaylayıcı bir ifadeyle gözlemlemek ya da izlemekti. Eğer ışıklar inatla, gölge ne zaman ve nereye uzanırsa uzansın, baş bölgesi denebilecek küçük bir alanda toplanıp, babasına belli belirsiz bir yüz çizmeseydi, adam gölgenin gölgeyi doğurduğu bu şatoda diğer gölgelere karışıp dururken handiyse görünmeyecekti. Bu belirsizliği bozan tek şey ise gözbebeksiz gözleriydi babanın. Bu ışıktan gözler daha belirgin bir yüze katı, yargılayıcı bir ifade verirdi belki ama bunun bir önemi yoktu, babanın yüzü Pamuk Prenses’e hep kapalıydı. Pamuk Prenses doğduğundan beri görmemişti babasını, varlığını bilmesi de algılamaya dayanmıyordu çünkü görünmediği gibi sesi de yoktu. Tıpkı Pamuk Prenses’in ve annesinin sesi soluğu çıkmadığı gibi, -ya da sesleri bu şatoda iletilmiyordu- ama Pamuk Prenses babasını topuklarından geriye doğru alabildiğine uzanan huzur verici bir serinlik olarak hissediyordu, bu gölge Pamuk Prenses’i her adımında ensesinden yere doğru çekse de ya da yere çektiği için.

Annesi, Pamuk Prenses’e çok da ilişmeden eteklerinin tamamen örttüğü ayaklarıyla sürünerek oda oda gezerdi. Ayakları var mıydı, adım atıyordu muydu, bunu kestirmek imkânsızdı bu sessizlikte. İzlemiyormuş da kendi kendine geziniyormuş gibi bir hali vardı ya, Pamuk Prenses’in girdiği çıktığı birçok yerde birden karşısına çıkıveriyordu, yarı şefkatli yarı alçak gönüllü, biraz utangaç bir gülümsemeyle. Belki de sadece dudak kenarları kırışmıştı ve vitrayların önünden geçtiğinde ışık kendini yarı örterken Pamuk Prenses’e böyle bir yanılsama sunuyordu. Bu izlenimlerin çoğu birer yorumdan ibaret olabilirdi yarı karanlığı bıçak gibi kesen ince ışıkların yarattığı gölge oyunlarında.

Şatonun dışarıdan nasıl göründüğü bilinmiyordu. Canlı bir denizkestanesinin etini içine aldığı gibi kapanmıştı içine. Bir hendekle mi çevrelenmişti? Bir ova üzerine mi, yoksa deniz kenarına mı kurulmuştu? Dış cephesinde hangi taşlar kullanılmıştı? Burçları var mıydı? Bunlar bilinmediği için dış cephesi okunamayan bir şatonun yaşı da bilinemiyordu. İçeriden bakıldığında ise şato sanki ikiye ayrılıyordu, üst kısmı ve derinliği. Derinliği dehlizler oluşturuyordu ve üst kısım ne kadar yüksekse şatonun dehliz kısmı da o kadar derindi. Her dehliz tahmin edileceği üzere yeraltı mezarlarıyla bezenmişti ve şato her bilindik dehliz yapısı gibi sarmal şeklinde iniyordu genişten dara doğru, şeytanminaresi gibi. Bu yapıya göre en tepedeki dehlizde birçok yeraltı mezarı varken, en dibe inildiğinde içine ancak bir tek mezarın sığabileceği belki de hiçbir şeyin yer alamayacağı darlıkta bir boşluk kalması gerekiyordu. Havasız bir boşluk…

Ama eğer en derin dehliz, Pamuk Prenses’in güzel günlerinde en son inmiş olduğu dehlizse bu şatonun alt kısmını oluşturan şeytanminaresi yatay bir biçimde tam ortasından kesilmişti. Son geldiği noktada birkaç yeraltı mezarlığı vardı ama bunlara oda denmesi daha doğru olurdu çünkü içeride ne bir insan gömülüydü ne de ortaya saçılmış herhangi bir kafatası vardı. Her odada içi boş bir güzel mezarlık... Pamuk Prenses en çok dehlizlere indiğinde mutlu oluyordu. Annesi ancak ışıkların yansıttığı bir görüntü kadar varken, babası ışığın girmeyeceği yerde her hangi bir gölge kadar yokken farklı bir özgürlüktü dehlizlerdeki gezintisi. Belki de bu yüzden yanına bir mum almazdı derine indiği zaman. Işığa ihtiyacı yoktu, yukarıdaki ışık o kadar loş ve boğuktu ki gözleri karanlığa alışmıştı.

Yukarı denilene gelince artık ne kadar betimlenebilirse dışı bilinmeden… Vitraylardan sızan ışığın görünebilir kıldığı, sayısı bilinmeyen ama sadece birkaçmış hissi veren oda, o kadar… Bir oda daha büyükçe olduğuna göre ona salon denilebilirdi ama odaları teker teker ayırmaya çalışmak beyhude bir uğraştı çünkü işlevsizdiler -ya da tek bir işlev, ışığı ileterek Pamuk Prenses’i, annesini ve babasını görünür kılmak. Ve büyük odaya salon demek de boştu çünkü istisnasız hepsi aynı şekilde döşendiğinden boyut hissi kolayca kayboluyordu. Daha da tuhafı her taban, her tavan, her duvar ve gözlere yerleştirilmiş her vitray için aynı desen ve renkler kullanılmıştı. Sarılık sarısı, mavimsi gri, kurumuş kan kahverengisi ve bundan doğabilecek her tür bulanık karışım…

Her bir oda, tavanı, tabanı ve duvarları karelere bölecek şekilde tasarlanmıştı ve her vitray da oyulmuş gözlerin içine benzer şekilde yerleştirilmişti. Vitraylar, taban, tavan ve duvardaki desenleri taklit ettiği için bir hikâye anlatmıyordu. İnsanı reddeden, sade geometrik şekiller birbirini tekrarlıyordu zamansız. Daha doğrusu tek bir şekil vardı kendini tekrar ede ede dayatan. Koskoca bir karonun içine yerleştirilmiş bir çember, onun da içine yerleştirilmiş bir elips ve elipsin ortasında yine çember, bu sefer içinde bir çember daha… Her döşemede, her vitrayda -ki kare şeklinde oyulmuş gözlerin içine kare kare oturtulmuştu hepsi- ve karelere bölünmüş her tavan ayrıntısında aynı şekil. Bu şekil bir sembol olamayacak kadar anlam yoksunuydu ama işlevi açık ve seçikti. Zaman yokmuş hissini vermek…

Zamanın olmadığı yanılsaması şatonun her yanına o kadar işlemişti ki Pamuk Prenses’in annesinin öldüğü gün bile açığa çıkmadı. Bu yüzden, Pamuk Prenses annesinin öldüğünü kadıncağız kabarık topuklarına kadar inen eteklerinin içinde yılan gibi sürünmeyi ya da kuğu gibi süzülmeyi kesip, büyük odada yatakaldığında dahi anlamadı. Başta sadece şaşırdı ve annesinin yanına uzandı, kendisi de daha önce hiç uzanmamıştı. Profilini incelemeye çalıştı, sonra kalktı, ona şöyle bir yukarıdan baktı. Işık gelmiyordu annesinin yüzüne. Işık kadının yattığı yere ulaşmamıştı. Pamuk Prenses vurucu bir değişiklik daha hissetti. Annesinin uçucu, kolonyamsı kokusu gitmiş yerine çok sert bir koku sinmişti üstüne. Bu kokuya katlanamadı, bu yüzden bir daha büyük odaya girmedi. Annesinin öldüğünü anlamadığından mıdır, ölülerin gömülmesi gerektiğini bilmediğinden midir öylece çekti gitti. Oysa hayatının büyük bir kısmı orada geçmişti, dehlizlere kaçtıktan sonra döneceği bir ev gibiydi salon. Bu terk edişin sonunda eline geçen tek şey, kendini yalnızlığında bir kat daha özgür hissetmek olmuştu ama bunu hisseder hissetmez mutlu günleri son buldu.

Pamuk Prenses’in gölgesi olarak hayatını sürdüren babası, ömrü boyunca anneden kurtulmayı beklemişçesine, kendini bataklıktan birden çekiveren bir sivrisinek gibi ayağa kalkıverdi. Ayakta durabilen bir gölge! Ve Pamuk Prenses’in sırtına yapışıverdi, kollarını, belini sardı; bir zamanlar yerde boyutsuzca yatan başıyla Pamuk Prenses’in tüm ensesine dolandı. Hep çekmişti Pamuk Prenses’i kendine ama o kaçmıştı ya da umursamamıştı. Pamuk Prenses de kalakalmışlığında ne hissettiğini pek bilmiyordu. Bir pelerin vardı üzerinde ve buna baba diyebilir miydi ona bu kadar ılık ve itici, yapışmışken? Bu sorunun cevabını alma arzusu kısa sürede söndü, pelerin dediği ona güç verirken ki hissettiği, asıl arzuladığı da bu güçtü. Gözleri ışıkla doldu. Babasının gözleriyle bakıyordu dünyaya sanki ama ışık da yakıyordu gözlerini, yine de ışık bir dolduğunda gözlerinin içine her yer aydınlanıyordu, bunca zamanın loşluğunu devirircesine. Özgürlükle gücü eşleştirdiği anda yalnızlığın ona ne ifade etmiş olduğunu unuttu gitti ya da artık yalnız olmadığını bir türlü kabullenemedi. Bunca boğucu ışık demetinin ortasında gerçek bir ışık onu havaya kaldıran…

Tavana doğru süzüldü tüm vitrayların üstüne. Burası havanın, nemin sızamadığı bir yerdi, şimdiye kadar keşfedemediği ve susuzluğa rağmen yaydığı ışıkla yüzüyordu ama gözlerinden ışık saçtıkça ensesi bulaşık bulaşık pişmeye başladı. Terleyemiyordu da atsın. O cıvık cıvıklık içini yakmıştı. Kurtulmak istiyordu. Gözleriyle süzmekten çok, tüm başıyla taradı her yeri. Görecek bir şey yoktu ki! Her yer aynı ve her yerde aynı şekil. Güç elde etmişti de bu şekle ve tekerrürüne mi hükmedecekti! Neye uygulayacaktı o gücü? Sinirden ya da zorunlu, o gözleriyle her yeri yakarken, adamcağız boşu boşuna kızını sırtından iteklemeye çalışıyordu. Hiç şansı yoktu adamın; hayatı ışığa bağlı olduğu kadar Pamuk Prenses’e de bağlıydı. Onun gölgesi, onun peleriniydi nasıl olsa.

Pamuk Prenses içgüdüleriyle ya da alışkanlıktan aşağıya doğru koyuverdi kendini, hep dehlizlere kaçmamış mıydı? Ve dehlizlere indiği an ışıktan kurtulduğunu sandı -sanki istediği ışık değilmiş gibi- ama etkisinden kurtulamadı. Gücünü korumakla kaçmak arasında kalmıştı, babasını ışıksızlığa mahkûm ederken kendi gücünden yediğini fark etmeden. Onlar ayrışmaz bir ikiliydi ama Pamuk Prenses ona baba dediği sürece bunu anlayamadı, hep farklılaştırdı kendinden, baba demeyi kestiğindeyse basit bir nesneye ya da araca indirgedi. Şu anda ise üstüne yapışmış bir pelerin vardı, üstünden atamadığı. Babam nerede diye sormadı bile. Hiç görmediği, hiç algılamadığı belli belirsiz bir deneyimden ibaret olanı unutmak kolaydı ne de olsa. Şimdi babası ışıksız ve yüzsüz, kızına iyice sarılırken, Pamuk Prenses bir parça nefes alabilmek için dehlizlere daldı, en iyi bildiği. Kaçabildiğince derine kaçtı yok etmek için ama kurtulamadı.

En derin dehlize indi. Girdiği ilk odada kafası karışıverdi. “Burada ışık var, burada parmaklarımla görmeme gerek yok, acaba üste mi çıktım fark etmeden?” diye hayıflandı. Hayıflanmaması için de bir sebep yoktu, aynı tavan, döşeme ve vitray desenleri ve aynı renkler ve üzerinde tüm yolda üstüne yapışmış olduğundan bin beter bir yapışkanlık. Yukarıda daha önce hiç girmemiş olduğu bir odaya girdiğini düşündü çünkü anlamlandıramadığı bir nesneyle karşılaştı. Baktığı nesnenin ortasında bir surat belirdi, bir ağzı burnu olan –annesinin varlığından bihaber olsa bilemezdi bunun bir surat olduğunu- yine de anlamlandıramadı suratı, surat ona yabancıydı.

Nesne içinden Pamuk Prenses’e baktı adlandıramadığı ışıktan gözbebeğini, irisini yitirmiş gözlerle. Bu figürden ödü patladığından ağzı burnu oynamaya başladı ilk defa. Faraş gibi açtı ağzını, dudaklarını yuvarladı, yuvarlar yuvarlamaz gerdi. “Kim o?” diye sordu kendince ama sesi duyulmadı, sesi kendine kapalıydı. Figür bağırdı “benim, sensin, bensin, senim!” diye… Şatonun boğuculuğu figürün sesini kesemedi çünkü nesnenin arkasında kendini korumaya almıştı. Pamuk Prenses bu ilk defa duyduğu sesten daha da çok korktu, daha da çok bağırdı ağzı faraş gibi ama sessiz sessiz, o bağırmaya çalıştıkça figür daha da çok bağırdı.

En derin belki de ancak bir mezarın sığabileceği o son yeraltı mezarlığında herhangi bir sebepten, herhangi yerde ve herhangi zamanda, onun için yapılmış bir tabutu yumrukluyordu bağırırken. Nereye baksa, nereye dönse o figürü, bilmediği kendini gördü ve her bağırışı boğuluşa dönüştü, kulağı yansımasının kustuğu sesten paralanırken. Dışarıdan nasıl göründüğü bilinmeyen bir şatoda yukarı, aşağı, derin ve yükseklik zar zor ayrıştırılıyordu loş ışık olmasa.

ORMAN

Burada bu çıplak, yoluk alanda duruyorum yine. Zırhlarımı takınmış, atımın üstünde, dimdik... Paslı çeliğin sesi beni kendimden geçiriyor kapkara bir ormanla çevrilmiş bu daracık çorak alanda. Bütün vücudumu kaplayan zırhın sıkıştırdığı kaslarımı hissediyorum. Hazırım her zamanki oyunu oynamaya, ormana dalacağım birazdan ve nereden nereye ve neden kaçtığı belli olmayan bir kızı yakalayıp sulara süreceğim su yüzüne çıkarmak için. Bu oyunda ustalaştım artık. Önce hayal meyal görünecek kız. Sonra oynadığımız saklambaç, sınırlarını kaybetmiş arsız kahkahasının sürüklediği bütün kuytu köşelere yayılacak. Ama ben kazanacağım, çünkü ben avcıyım çünkü ben bu yersiz yurtsuz, tüm yönlerin silindiği ormanda avlanmaya alıştım. Sonra boynundan yakalayacağım, sımsıkı sıkacağım o narin boynunu. Tam o sırada anlayacağım ormanın sınırına geldiğimizi. Dipsiz suların içinde bulacağız kendimizi atımı terk ederken. Hızla yukarı taşıyacağım ikimizi. Çünkü ben avcı olduğum kadar kurtarıcıyım da. Bu ağır zırhlara rağmen yukarı çekebileceğim kendimi ve boynundan kavradığım zavallıyı. Suların karanlığı maviye dönüşecek, kafamı yukarı uzatmış suların içinden ışık demetlerine bakacağım ve elimi uzatacağım gökyüzüne. Sonra elimi sarmalayan zırhın içine rüzgar sızacak, başımızı çıkaracağız bizi boğdu boğacak sudan. Başı göğe ulaştığında toz olacak, buhar olacak. Bir bilinmeze dönüşüp gökyüzünde kaybolacak. Ben ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Kaskımı örtüp gözümü bir noktaya dikiyorum. Belirecek birazdan. Hazırım artık, pür dikkat bekliyorum.

Ellerini çorağın sınırındaki kabuk kabuk bir ağacın gövdesine dayadı. Parmakları sıkı sıkı kavramıştı gövdeyi, eklemleri parmaklarını, gözleri de sabitlediği noktayı delecek gibiydi ama korkmuyorum ben, kaç tanesinin üstesinden geldim böyle. Yüzünün yarısını çıkardı ağacın arkasından. Saç baş birbirine girmiş tıpkı diğerleri gibi. Yüzünde ya hiçbir ifade yok ya da bütün ifadeler birbirine girmiş, asla bilemeyeceğim bunu. Hareketsizliğinin içinde yüzünün ifadesi ışık hızıyla hareket ediyor da olabilir. Bu ayrıntıları düşünecek vaktim yok. Karşılarına çıkanı çökertmek için her yolu dener, bilir bunlar görüntüye kaptırmamak gerekir. Yine o dayanılmaz kahkaha atılıyor en tiz perdeden. Tüyler ürperten ses dağılıyor bütün ormanda, bin ses oluyor yürüyor üstüme dalga dalga.

Dalıyorum karanlığa. İçerisi bir garip bugün - ya da bu gece, güneş sızmıyor ormana-, hava daha yoğun sanki. Sarıyor bütün vücudumu soluğumu tıkıyor. Kız, kendini yavaş yavaş kaybettirecek. İlk önce ağacın arkasındaki yüze doğru yönlendireceğim atımı, sonra son hız koşmaya başlayacak. Önce darmadağın saçları kaybolacak gözümün önünden sonra yırtık pırtık keten elbisesi. Bu elbise değil de gecelik mi? Ne giydiğini düşünmemem gerekiyor ama gecelik fikri içimi gıdıkladı engel olamıyorum düşüncelerime bir an. Nasılsa görünmez olacak bir süre sonra ama attığım her adımda hissedeceğim. Renksiz ve biçimsiz bir varlık son hız geçecek yanımdan tiz bir uğultuyla, onun olduğunu bileceğim. İçim ürperecek, gevşeteceğim kaslarımı, sinirlerimi toparlayacağım ve son bölüm oynanmaya başlayacak sulara dalmadan önce.

Son bölüme geçene kadar her şey beklediğim gibi oldu. İlk kahkahasını attığında bir değişiklik hissetmiştim. Bir kız kahkahası olmadığı gibi herhangi birinin kahkahası gibi de değildi. Kahkaha sürekli değişiyor, bir boğuklaşıyor, bir kalınlaşıyor, kalınlaştığı yerden en inceye vuruyor, hırıltıya dönüşüyor ve bütün karaktersizliğiyle ormanı boğuyordu bu cinsiyet yoksunu vahşi ses. Kız diyemiyordum peşinde olduğum varlığa. Oyun o an bitmişti. Geri dönmek ve başarısızlığa uğradığımı kabul etmek istiyordum ama terk ettiğim çorak alan çok gerilerde kalmıştı ve ışık bu lanetli ormana sızmıyordu. Takip edeceğim sadece belirsiz bir ses oysa. Direncimi giderek kaybettim, atın boynuna yasladım başımı ve bıraktım kendimi. At anlaşılan bende tiksinti uyandıran sesin büyüsüne kaptırmıştı kendini, hızlı hızlı soluyor aşağı sürüklüyordu beni. Toprağın eğimli olduğunu ilk defa fark ettim. Hava giderek ısınıyor üstüme yapışıyordu.

Birden suların ortasında buldum kendimi. Rahatlamam gerekirdi. Oysa içinde bulunduğum şeyin akışkan olmak dışında suyu hatırlatan hiçbir özelliği yoktu. Işık sızdıramayacak kadar koyu kara, kendimi rahatça yukarı çekemeyeceğim kadar yoğundu. Daha çok kapkara bir sızma zeytinyağına benziyordu. Kendimi zorladım, bu tek şansımdı kurtulmak için. Sıvı beni yukarı kaldırmadığı gibi ayak bileğimi saran bir güç beni aşağıya çekiyordu, kahkaha yok olmuştu ama belki de beni aşağıya çeken güç oydu. Son gücümü topladım, kendimi yukarı fırlattım. Yeri yön bulmayı imkânsız kılan bu sıvının içinde yukarı sözü bir anlam taşımasa bile göğe ulaşmam gerekiyordu kaderimi bulmak için. Başım sıvının içinden çıkarken, yıldızlarını söndürmüş bir gecenin üzerime kapandığını gördüm. Ellerim bomboştu.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

GÖLET

İğrenç değil, tiksinç değil sadece korkutucu. Beni korkutmasına izin verdikçe tahayyülümde daha da korkunçlaşacak. Saçlarını, yüzünü ve kıyafetlerini hayal meyal görüyorum onu ancak duruşundan tanıyabiliyorum. Kafamda onun bana fırlatmış olduğu görünüme sadık kalacak ayrıntılar ekliyorum. Hatırladığım tasarladığımla birleşiyor, durduramıyorum kendimi. Daha derin çizdikçe ayrıntıları korkutuculuk yerini dipsiz bir korkunçluğa terk ediyor.

Sınırın öte tarafına geçme fikriyle beni ürpertmeye başlamıştı. Tek söz söylememesine rağmen anlamıştım tavrından. Göletin ortasında sürekli kürek çekmemize rağmen durakalmıştık. O nasıl hareket edeceğini bilmiyordu ya da onu anlamıyordum. Bense uyum sağlamaya çalıştıkça hareketlerini kaçırıyordum. Dururken debeleniyorduk. Nedense sonra öte yakaya geçmeye gerçekten karar verdi ve asıldı küreklere, ne istediğimi umursamadan. Benim şaşkınlığıma karşı kendi belirsizlikleriyle. Eski yakanın bilindikliğine, sıkıcılığına, kuruluğuna, rahatına rağmen… Bıraktım kürekleri, acelem yoktu, nasıl olsa onsuz da gidecek bir yer, terk etmek üzere bir yurt bulurdum. Çatırdama sesini duymaya izin verdim –gelecek miydi böyle bir ses, uydurabildiğim en korkuncu bu muydu?- ve seyre koyuldum. Bu kof bir başkaldırıydı, altıma kaçırmak üzereydim. Göçebe tavrımda, nasılsa bırakırım nasılsa yolumu bulurum rahatlığımda en ufak bir samimiyet yoktu. Bilindiğin sınırlarında oynadığım oyunları nakarat gibi tekrarlıyordum. Ortada oyun falan yoktu ve ben sadece pes etmiştim.

Kayık, tabak gibi ışıyan göletin ortasında, çatırdamaya hiç niyeti yok… Göletin üzerinde havada ilerlercesine ilerliyor artık. Yola çıktığımız andan itibaren içinden birbirimize baktığımız ince sis yoğunlaşıyor. Göz gözü görmüyor. Daha demin birbirimize bakıyorduk. Şimdi o silik bir gölge. Varlığının yerini sadece tasarımımdan ibaret bir görüntüye bırakırken görüntüsü bile beni görmüyor; bakışları gideceği yakaya çevrilmiş yüzümün içinden geçerek. Sis o kadar yoğun, hava o kadar nemli, gök o kadar basık… Gök üstümüze çadır gibi kapanırken sonsuzluğuna dair yanılsamamızı –ya da yanılsamamı- gittikçe daralan sınırlarla değiştiriyor. Kapkara yağ gibi su sisin yükünün altında daha da kaygan daha da düz.

Her an kayıktan çıkıp suyun üstünde yürüyebilirim, ince bir buz tabakasının üstündeymişçesine. Direncimin yönünü değiştirip eski yakaya dönebilirim ama yapmıyorum. Yol-bozan olmamak adına mı? Hayır! Bu yol, benim yolum değil ki! Sadece nereye kadar gidebilir sorusuna ve sorunun cazibesine kaptırıyorum kendimi. Bu boş vermişlikten fırlama bir haz değil. Dondum kaldım. Bekliyorum.

Öte yakaya yaklaştıkça –yaklaştığımızı hissediyorum, görmüyorum- görüntüsü değişiyor. Bu yalnız benim tasarımım olamaz, görmediğim kendisi değişiyor. Gerçekçi olmak adına tasarımıma ket vurmuştum, sınırlarımın dışına çıkamam ben onun tersine. Önce içten içe değişiyor, sonra dışa vuruyor olduğu gibi kendini tepkiyle, öfkeyle, nefretle. Giderek daha alaycı, bir o kadar da küstah… Uzun, ince parmakları daha da uzadı, eklemleri iyice belirginleşti yerinden fırlayacakmışçasına. Evine kapanmış bir kadın asaletiyle ellerini hareket ettiriyor, neredeyse çoktan yitip gitmiş hizmetçilerine emirler yağdıracak. Bunak ve kibirli… Küt saçları arkaya doğru kabarıyor, karpuz kollu giysiler gibi. Kızıl kızıl parlıyorlar, kendi rengi olmadığını söylemek gereksiz. Yüzünü ağır bir makyaj örtmüş. Beş kat pudra, narçiçeği kırmızısı ruj, camgöbeği parlak farlar, perde gibi inen takma kalın kirpikler… Frapanlığında kendini korumaya boşu boşuna çabalarken yaşlanmasına, kurumasına engel olamıyor. Pudra derin yarıklar oluşturuyor, avurtları çöküyor, kemikli burnu ve elmacık kemikleri iyice ortaya çıkıyor. Etleri kemiklerine yapışıyor. Kafatasının üstüne yapışmış bir mask sanki, küstah küstah kıkırdıyor yüzündeki dehşeti kapayamasa da. Kıkırdakları düşüyor ama gözleri inatla direniyor. Bir çift parıl parıl göz, mavilerle örtülmüş gözlerini dikmiş hareketsizce geldiğimiz yöne. Göz akları sarılığında en son gözbebeklerini yutuyor. Karşı yakaya geldiğimizi anlıyorum. Karşı yaka kendini ağır sis bulutu içerisinde yok ederken hiç olmadığım bir şeyi hatırlıyorum. Kayıktan inip yağ gibi suyun üzerinde öylesine ilerliyorum. Geri geri, amaçsızca…

CAMDAN CAMA

En azından bir haftadır böyle sürüp gidiyor. Bir ayin gibi… Saat dokuza çeyrek kala kuruluyorum salona. Sıcakların bastırmasına rağmen pencerelerimi sımsıkı kapıyorum. Sanki pencereyi açtığım an rüzgâr beni ele verecekmiş gibi… Karanlığın ortasında oturuyorum ve öylece karşıya bakıyorum. Öylece de değil büyük bir merakla… Görünmeyen ya da görünüp görünmediğini bilmediğim fal taşı gibi açılmış gözlerimle. Yanımda nedense hep bir viski soda bulunuyor. Mutlaka buzsuz. Boğazımdan yapış yapış geçerken genzimi yakıyor. Bunu seviyorum. Boncuk boncuk terlemeyi karşıya dimdik bakmayı ve hayal kurmayı seviyorum.

Tesadüf oldu aslında ya da hep hayalini kurduğum gerçekleşti. Ben karanlık bastırdı mı oturur karşı apartmana boş boş bakarım televizyona bakar gibi. Hep karanlıktır, seyirlik hiçbir şey yoktur. Ne yaparsın! Kendimle baş başa kalabildiğim sayılı anların eğlencesi… Benden uzakta hayatlar hayal etmek ama o yüzlere o seslere asla ulaşamamak, yine de bir gün görebileceğim ümidini taşımak. Bu bir ümit de değildi, biliyordum, emindim. O gün karşı pencerenin ışıkları birden açılıverdi. Salona kurulur kurulmaz saate bakmıştım ayinin başlangıç gününde ya da hep bakardım da o gün fark ettim ilk defa saate baktığımı. Saat tam dokuza çeyrek vardı ve tam on beş dakika sonra karşı pencerenin ışıkları pat diye yandı. Işıklar yanar yanmaz saate baktım yine, çok heyecanlanmıştım. Suçluluk duygusunun verdiği ürpertiyle ellerim titreye titreye ışıkları kapattım. Ani ve kesik bir hareketle, beceriksiz bir hırsız gibi. Aynı beceriksizlikle kendimi koltuğa attım ve seyretmeye koyuldum. Karanlıkta tedirginliğim geçmişti ama o merak uyanıverdi içimde. Fark edildim mi?

Beyaz tül perdelerin rüzgârda salınışı içimi gıdıklıyordu. Tam da bu perdelerin salınışıyla uyumlu etine dolgun bir kadın belirdi içeride. Hayalini kurduğum ve görmek istediğim aslında tam da buydu. Onca zaman karanlığa bakarken hep o iç gıdıklayıcı perdeleri ve o mizansene uygun kadını beklemişim. Uyduracak daha zengin bir hayalim olmamış hiç. Hep avcı gibi pusuda beklemişim. Bu akşama kadar fark edemediğim bir gerçek. Bu sıcaktan mazoşistçe bir zevkle boğulurken fark edildim mi acaba sorusu tam da buraya oturuyor. Fark edildiysem enselenmiş bir suçluyum ve yaptığımın suç olduğunu bildiğim için de ışıkları kapadım. Ama bu fark edilme meselesi burada bitmiyor. Bu kadar basit değil ama bu aslında aradığımın hep o suç olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Başka hayatları görmekmiş! Sadece bunu ya da benzerini görmek istemiştim. Kamera gibi işleyen objektif bir gözlemci değilim ben.

Ne yazık ki çok yakından göremiyordum kadını ya da şans eseri çünkü boşlukların içini kendi kendime doldurmak daha zevkliydi. Bir havluya sarınmıştı. Geniş ve dolgun kalçaları vardı gördüğüm kadarıyla ve bembeyaz tombul kolları olduğunu hayal ettim. Bunların tersini ispatlayacak bir görüntü sunmuyordu bana. Ayaklarını hayal ettim, görünmüyordu buradan ayakları. Turuncuya çalan kırmızı ojeler sürmüş olduğunu hayal ettim. Uzun değildi tırnakları, temiz temiz kesilmişti. Kadın bir saniyeliğine kayboldu ve geri geldi. O kayboluş anının bende nasıl bir paniğe yol açtığını kimse anlayamaz. Döndüğünde kendi kendine dans ediyordu ve kalçalarını öyle ağır oynatıyordu ki! Yılan gibi akıyordu. Hep arkası dönüktü. Saçları kızıl -doğal rengi değil- olmalıydı, tam görünmüyordu. Çok kısa olmasa da kısa kestirmişti, kulak memelerinin iki parmak altı. Yüzünü hayal edebiliyordum. Ellili altmışlı yılların Hollywood aktrisleri gibi olmalıydı. Bende uyandırdığı bütün bu cinsel imgelere karşın -ve bu işaretler çok rahat basitlik olarak yorumlanabilecek bile olsa- onun cinselliği basite indirgenemezdi. Bir asaleti vardı. Kalçalarını o kadar yavaş ve kaygan kıvırıyordu ki! İki itki damarlarımdaki kanın daha hızlı akmasına sebep oldu. Birincisi peşimi bir süre daha bırakmayacak o merak. Acaba o beni ışıkları söndürürken fark etmiş miydi? Yoksa kendi kendine dans eden bir çılgın mıydı? Kendi kendine dans ediyorsa neden ışıkları yakmıştı? İkincisinden bahsetmek istemiyorum. Banyoya doğru yol alıvermiştim bile. Döndüğümde ışıkları kapamıştı. Karanlığa boş boş bakarken şu sorudan kurtulamadım. Bunca zamandır neredeydi? Buraya yeni biri taşınmamıştı. Taşınsa mutlaka anlardım. Neden bunca yıldır burada oturuyordu da bir kere olsun ışıkları açmamıştı? Öne doğru eğildiğinde iyice ortaya çıkan kıvrımları düşünüp yanıp tutuşuyordum ve aynı zamanda onun tıpkı o meşhur Hollywood aktrisleri kadar gizemli olduğunu düşünüyordum. İçinde olmadığım bir tek hayal kuramıyordum onunla ilgili. Oysa hep bir gözlemci edasıyla bilmek istediğimi sanırdım kaçırdığım hayatları. Demek ki istediğim bu değilmiş. Kendimi kandırmışım. Ve o o kadar gizemliydi ki onu bir daha görüp göremeyeceğimi bilemiyordum. Hep aynı merak ve bu sefer biraz suçluluk duygusunun ötesinde… Beni anladı da bu görünmez seyircisine mi dans etti yoksa? Benim için mi dans etti? O gece hiç uyuyamadım.

İkinci gece büyük bir ümitle saat tam dokuza çeyrek kala salona kurulup ışıkları kapattım. Sanırım yine dokuz gibi açıldı ışıklar. Saate bakmadığında da hisseder insan zamanı eğer zaman ağır ağır akıyorsa. Üstünde beyaz, o tül perdeler gibi neredeyse şeffaf bir gecelik vardı. Kısa bir gecelik, eteğin bittiği noktada şirin şirin ponponların olduğu bir gecelik. Dünkü kadınsılığı yerini çocuksuluğa mı bırakmıştı? O ponponlar var mıydı? Ben mi uydurmuştum? O mesafeden seçemiyordum. Görmediğim ayaklarına deve kuşu tüyüyle süslenmiş terlikler uyduruyordum. Şıppıdı şıppıdı bana yürüdüğünü hayal ediyordum. Nafile! Dünkü gibi arkası dönüktü. Sarışın mı olmuştu? Her gün saçını mı boyatıyordu? Her gün imajını değiştiriyorsa da ben bu imajdan nasibimi alamıyordum. Benimle inatlaşırcasına arkası dönüktü. Arkasının dönük olmasına -kalçalarına bu kadar hayran olmama rağmen- o kadar sinirlendim ki banyoya gitmek zorunda kaldım ya da kalçalarına bu kadar hayran olduğum için. Döndüğümde yoktu ve o gece bir daha gelmedi. Bana dans etmedi! Bu ne demektir? Beni fark ettiğine yürekten inanmışım. Beni fark edip benimle inatlaştığına… Sanki bu noktada hiç de suçlu değildim haklıydım üstünde hak iddia ediyordum ama nedense ışıkları açmayı geçtim pencereyi bir milim aralamamıştım bile. Bütün gece kalçalarını -ve bilimum- düşünmekten yine uyuyamadım. Sarışın mı? Belki de hala kızıldı ve belki kafasını bile görmemiştim. Belki hiç yoktu. Saçmalıyorum o oradaydı. Onu ciğerim gibi biliyordum. Kısacası hiç bilmiyordum. O yüzden gizemliydi. Gecenin bir karanlığında sıcak bu sefer gerçekten rahatsız edici ve insanı saçma sapan düşünmeye itiyor. Fark etti biliyorum. Fark etmedi biliyorum. Bunun ikisini de bilemem ispatlayamam. Sanki gecenin bir karanlığında debelenirken ve düşünürken bunları, beni boğan aslında sıcak değil.

Üçüncü gün ve dördüncü gün ta ki yedinci gün… Aynı ayin ama hep farklı şekillerde… Her gün başka bir kadın sanki… Bir gece sırtı dönük olmasına rağmen makyaj yaptığını hissedip de sevinmiştim. Mavi farlar mavi rimellerle düşündüm eğer kızıl saçlıysa, bordo bir rujla düşündüm sarı saçlıysa. Bordo ruj diye bir şey var mıdır bilmiyorum. Hiç makyaj malzemesi satın almadım hayatımda. Onu süslemeye çalışmıştım kendimce o kendini süslerken. Bana mı süsleniyordu? Bunca gün hep arkası dönük hep arkası dönük ve biliyor mu beni? Ne düşünüyor hakkımda? Bu çok komik bir soru. Ne düşünebilir ki? Sapık mı? Yok, öyle olsa polise şikâyet ederdi. Bence benim ince zevkleri olan bir adam olduğumu anlamıştır. Nasıl anlayabilir ki? Ya sapıklarla sapık olan bir kadınsa… Ya benimle oyun oynuyorsa? Ama ben sapık değilim, kimseye bir zararım yok. Zaten beni bilmesine imkân yok. O odada onu sürekli aynı yönelimde tutacak bir şey olmalı. Bağımlısı oldum bu oyunun. Daha kötüsü çoğu zaman oyun olduğunu bile algılayamıyorum.

Haftanın son günü onu sonunda yüzü bana dönük gördüm. Eminim bana bakıyordu. Artık hiçbir şüphem kalmadı. Her zamanki saatte ışıklar açıldığında yanında bir erkek vardı ve o gece ışıklar oldukça uzun bir süre açık kaldı. Sonuna kadar dayandım neden dayandığımı bilmeden. Perdeler bu sefer sonuna kadar açılmıştı ya da artık yok muydu perdeler? Kaldırmış mıydı perdelerini? İçeriyi onca mesafeye rağmen gayet net görüyordum. Bu sefer arkası dönük olan getirdiği erkekti, tombulun yüzü bana dönüktü. Ayakta sevişiyorlardı. Adamın açıktaki poposunun gelgitlerini gayet iyi görebiliyordum. Onun ise ağzı faraş gibi açılmış daha da açılıyor ve daha da açılıyor. Saçı donuk bir kızıl tonu olmasına rağmen -bakırımsı iddiasız bir renk- bana platin sarısı o saçlar ya da sıtma sarısı ve kökünden çirkin çirkin kapkara saçlar fırlıyor. Sesini gayet net duyuyorum. Buradan duyamam ama kulağımın içinde artarak yankılanıyor. Tiz bir çocuk sesi gibi ama buğulu ve giderek tizleşiyor. Muhtemelen çatlak kalın bir sesi vardır ve şu an boğuluyormuş gibi sesler çıkarıyordur. Bu tiplerin sesi hep böyledir ama benim kulağıma böyle yansımadı. Bu ses bir cehennem azabı ve o hep aynı. Ayakta ve aynı yüz aynı faraş… Yılansı dansları ben uydurmuş olmalıyım. İçim kalktı.

İşte o son gün ben o saplantılı sorunun cevabını çoktan almıştım. Fark edilmiştim. Başından beri… Her ucuz kadın gibi kendini teşhir etmekten hoşlanıyordu sadece. Ellerimi yıkamak için banyoya gittim. Uykum gelmişti.