Öyküler

16 Ağustos 2010 Pazartesi

CAMDAN CAMA

En azından bir haftadır böyle sürüp gidiyor. Bir ayin gibi… Saat dokuza çeyrek kala kuruluyorum salona. Sıcakların bastırmasına rağmen pencerelerimi sımsıkı kapıyorum. Sanki pencereyi açtığım an rüzgâr beni ele verecekmiş gibi… Karanlığın ortasında oturuyorum ve öylece karşıya bakıyorum. Öylece de değil büyük bir merakla… Görünmeyen ya da görünüp görünmediğini bilmediğim fal taşı gibi açılmış gözlerimle. Yanımda nedense hep bir viski soda bulunuyor. Mutlaka buzsuz. Boğazımdan yapış yapış geçerken genzimi yakıyor. Bunu seviyorum. Boncuk boncuk terlemeyi karşıya dimdik bakmayı ve hayal kurmayı seviyorum.

Tesadüf oldu aslında ya da hep hayalini kurduğum gerçekleşti. Ben karanlık bastırdı mı oturur karşı apartmana boş boş bakarım televizyona bakar gibi. Hep karanlıktır, seyirlik hiçbir şey yoktur. Ne yaparsın! Kendimle baş başa kalabildiğim sayılı anların eğlencesi… Benden uzakta hayatlar hayal etmek ama o yüzlere o seslere asla ulaşamamak, yine de bir gün görebileceğim ümidini taşımak. Bu bir ümit de değildi, biliyordum, emindim. O gün karşı pencerenin ışıkları birden açılıverdi. Salona kurulur kurulmaz saate bakmıştım ayinin başlangıç gününde ya da hep bakardım da o gün fark ettim ilk defa saate baktığımı. Saat tam dokuza çeyrek vardı ve tam on beş dakika sonra karşı pencerenin ışıkları pat diye yandı. Işıklar yanar yanmaz saate baktım yine, çok heyecanlanmıştım. Suçluluk duygusunun verdiği ürpertiyle ellerim titreye titreye ışıkları kapattım. Ani ve kesik bir hareketle, beceriksiz bir hırsız gibi. Aynı beceriksizlikle kendimi koltuğa attım ve seyretmeye koyuldum. Karanlıkta tedirginliğim geçmişti ama o merak uyanıverdi içimde. Fark edildim mi?

Beyaz tül perdelerin rüzgârda salınışı içimi gıdıklıyordu. Tam da bu perdelerin salınışıyla uyumlu etine dolgun bir kadın belirdi içeride. Hayalini kurduğum ve görmek istediğim aslında tam da buydu. Onca zaman karanlığa bakarken hep o iç gıdıklayıcı perdeleri ve o mizansene uygun kadını beklemişim. Uyduracak daha zengin bir hayalim olmamış hiç. Hep avcı gibi pusuda beklemişim. Bu akşama kadar fark edemediğim bir gerçek. Bu sıcaktan mazoşistçe bir zevkle boğulurken fark edildim mi acaba sorusu tam da buraya oturuyor. Fark edildiysem enselenmiş bir suçluyum ve yaptığımın suç olduğunu bildiğim için de ışıkları kapadım. Ama bu fark edilme meselesi burada bitmiyor. Bu kadar basit değil ama bu aslında aradığımın hep o suç olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Başka hayatları görmekmiş! Sadece bunu ya da benzerini görmek istemiştim. Kamera gibi işleyen objektif bir gözlemci değilim ben.

Ne yazık ki çok yakından göremiyordum kadını ya da şans eseri çünkü boşlukların içini kendi kendime doldurmak daha zevkliydi. Bir havluya sarınmıştı. Geniş ve dolgun kalçaları vardı gördüğüm kadarıyla ve bembeyaz tombul kolları olduğunu hayal ettim. Bunların tersini ispatlayacak bir görüntü sunmuyordu bana. Ayaklarını hayal ettim, görünmüyordu buradan ayakları. Turuncuya çalan kırmızı ojeler sürmüş olduğunu hayal ettim. Uzun değildi tırnakları, temiz temiz kesilmişti. Kadın bir saniyeliğine kayboldu ve geri geldi. O kayboluş anının bende nasıl bir paniğe yol açtığını kimse anlayamaz. Döndüğünde kendi kendine dans ediyordu ve kalçalarını öyle ağır oynatıyordu ki! Yılan gibi akıyordu. Hep arkası dönüktü. Saçları kızıl -doğal rengi değil- olmalıydı, tam görünmüyordu. Çok kısa olmasa da kısa kestirmişti, kulak memelerinin iki parmak altı. Yüzünü hayal edebiliyordum. Ellili altmışlı yılların Hollywood aktrisleri gibi olmalıydı. Bende uyandırdığı bütün bu cinsel imgelere karşın -ve bu işaretler çok rahat basitlik olarak yorumlanabilecek bile olsa- onun cinselliği basite indirgenemezdi. Bir asaleti vardı. Kalçalarını o kadar yavaş ve kaygan kıvırıyordu ki! İki itki damarlarımdaki kanın daha hızlı akmasına sebep oldu. Birincisi peşimi bir süre daha bırakmayacak o merak. Acaba o beni ışıkları söndürürken fark etmiş miydi? Yoksa kendi kendine dans eden bir çılgın mıydı? Kendi kendine dans ediyorsa neden ışıkları yakmıştı? İkincisinden bahsetmek istemiyorum. Banyoya doğru yol alıvermiştim bile. Döndüğümde ışıkları kapamıştı. Karanlığa boş boş bakarken şu sorudan kurtulamadım. Bunca zamandır neredeydi? Buraya yeni biri taşınmamıştı. Taşınsa mutlaka anlardım. Neden bunca yıldır burada oturuyordu da bir kere olsun ışıkları açmamıştı? Öne doğru eğildiğinde iyice ortaya çıkan kıvrımları düşünüp yanıp tutuşuyordum ve aynı zamanda onun tıpkı o meşhur Hollywood aktrisleri kadar gizemli olduğunu düşünüyordum. İçinde olmadığım bir tek hayal kuramıyordum onunla ilgili. Oysa hep bir gözlemci edasıyla bilmek istediğimi sanırdım kaçırdığım hayatları. Demek ki istediğim bu değilmiş. Kendimi kandırmışım. Ve o o kadar gizemliydi ki onu bir daha görüp göremeyeceğimi bilemiyordum. Hep aynı merak ve bu sefer biraz suçluluk duygusunun ötesinde… Beni anladı da bu görünmez seyircisine mi dans etti yoksa? Benim için mi dans etti? O gece hiç uyuyamadım.

İkinci gece büyük bir ümitle saat tam dokuza çeyrek kala salona kurulup ışıkları kapattım. Sanırım yine dokuz gibi açıldı ışıklar. Saate bakmadığında da hisseder insan zamanı eğer zaman ağır ağır akıyorsa. Üstünde beyaz, o tül perdeler gibi neredeyse şeffaf bir gecelik vardı. Kısa bir gecelik, eteğin bittiği noktada şirin şirin ponponların olduğu bir gecelik. Dünkü kadınsılığı yerini çocuksuluğa mı bırakmıştı? O ponponlar var mıydı? Ben mi uydurmuştum? O mesafeden seçemiyordum. Görmediğim ayaklarına deve kuşu tüyüyle süslenmiş terlikler uyduruyordum. Şıppıdı şıppıdı bana yürüdüğünü hayal ediyordum. Nafile! Dünkü gibi arkası dönüktü. Sarışın mı olmuştu? Her gün saçını mı boyatıyordu? Her gün imajını değiştiriyorsa da ben bu imajdan nasibimi alamıyordum. Benimle inatlaşırcasına arkası dönüktü. Arkasının dönük olmasına -kalçalarına bu kadar hayran olmama rağmen- o kadar sinirlendim ki banyoya gitmek zorunda kaldım ya da kalçalarına bu kadar hayran olduğum için. Döndüğümde yoktu ve o gece bir daha gelmedi. Bana dans etmedi! Bu ne demektir? Beni fark ettiğine yürekten inanmışım. Beni fark edip benimle inatlaştığına… Sanki bu noktada hiç de suçlu değildim haklıydım üstünde hak iddia ediyordum ama nedense ışıkları açmayı geçtim pencereyi bir milim aralamamıştım bile. Bütün gece kalçalarını -ve bilimum- düşünmekten yine uyuyamadım. Sarışın mı? Belki de hala kızıldı ve belki kafasını bile görmemiştim. Belki hiç yoktu. Saçmalıyorum o oradaydı. Onu ciğerim gibi biliyordum. Kısacası hiç bilmiyordum. O yüzden gizemliydi. Gecenin bir karanlığında sıcak bu sefer gerçekten rahatsız edici ve insanı saçma sapan düşünmeye itiyor. Fark etti biliyorum. Fark etmedi biliyorum. Bunun ikisini de bilemem ispatlayamam. Sanki gecenin bir karanlığında debelenirken ve düşünürken bunları, beni boğan aslında sıcak değil.

Üçüncü gün ve dördüncü gün ta ki yedinci gün… Aynı ayin ama hep farklı şekillerde… Her gün başka bir kadın sanki… Bir gece sırtı dönük olmasına rağmen makyaj yaptığını hissedip de sevinmiştim. Mavi farlar mavi rimellerle düşündüm eğer kızıl saçlıysa, bordo bir rujla düşündüm sarı saçlıysa. Bordo ruj diye bir şey var mıdır bilmiyorum. Hiç makyaj malzemesi satın almadım hayatımda. Onu süslemeye çalışmıştım kendimce o kendini süslerken. Bana mı süsleniyordu? Bunca gün hep arkası dönük hep arkası dönük ve biliyor mu beni? Ne düşünüyor hakkımda? Bu çok komik bir soru. Ne düşünebilir ki? Sapık mı? Yok, öyle olsa polise şikâyet ederdi. Bence benim ince zevkleri olan bir adam olduğumu anlamıştır. Nasıl anlayabilir ki? Ya sapıklarla sapık olan bir kadınsa… Ya benimle oyun oynuyorsa? Ama ben sapık değilim, kimseye bir zararım yok. Zaten beni bilmesine imkân yok. O odada onu sürekli aynı yönelimde tutacak bir şey olmalı. Bağımlısı oldum bu oyunun. Daha kötüsü çoğu zaman oyun olduğunu bile algılayamıyorum.

Haftanın son günü onu sonunda yüzü bana dönük gördüm. Eminim bana bakıyordu. Artık hiçbir şüphem kalmadı. Her zamanki saatte ışıklar açıldığında yanında bir erkek vardı ve o gece ışıklar oldukça uzun bir süre açık kaldı. Sonuna kadar dayandım neden dayandığımı bilmeden. Perdeler bu sefer sonuna kadar açılmıştı ya da artık yok muydu perdeler? Kaldırmış mıydı perdelerini? İçeriyi onca mesafeye rağmen gayet net görüyordum. Bu sefer arkası dönük olan getirdiği erkekti, tombulun yüzü bana dönüktü. Ayakta sevişiyorlardı. Adamın açıktaki poposunun gelgitlerini gayet iyi görebiliyordum. Onun ise ağzı faraş gibi açılmış daha da açılıyor ve daha da açılıyor. Saçı donuk bir kızıl tonu olmasına rağmen -bakırımsı iddiasız bir renk- bana platin sarısı o saçlar ya da sıtma sarısı ve kökünden çirkin çirkin kapkara saçlar fırlıyor. Sesini gayet net duyuyorum. Buradan duyamam ama kulağımın içinde artarak yankılanıyor. Tiz bir çocuk sesi gibi ama buğulu ve giderek tizleşiyor. Muhtemelen çatlak kalın bir sesi vardır ve şu an boğuluyormuş gibi sesler çıkarıyordur. Bu tiplerin sesi hep böyledir ama benim kulağıma böyle yansımadı. Bu ses bir cehennem azabı ve o hep aynı. Ayakta ve aynı yüz aynı faraş… Yılansı dansları ben uydurmuş olmalıyım. İçim kalktı.

İşte o son gün ben o saplantılı sorunun cevabını çoktan almıştım. Fark edilmiştim. Başından beri… Her ucuz kadın gibi kendini teşhir etmekten hoşlanıyordu sadece. Ellerimi yıkamak için banyoya gittim. Uykum gelmişti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder