Öyküler

17 Ağustos 2010 Salı

ORMAN

Burada bu çıplak, yoluk alanda duruyorum yine. Zırhlarımı takınmış, atımın üstünde, dimdik... Paslı çeliğin sesi beni kendimden geçiriyor kapkara bir ormanla çevrilmiş bu daracık çorak alanda. Bütün vücudumu kaplayan zırhın sıkıştırdığı kaslarımı hissediyorum. Hazırım her zamanki oyunu oynamaya, ormana dalacağım birazdan ve nereden nereye ve neden kaçtığı belli olmayan bir kızı yakalayıp sulara süreceğim su yüzüne çıkarmak için. Bu oyunda ustalaştım artık. Önce hayal meyal görünecek kız. Sonra oynadığımız saklambaç, sınırlarını kaybetmiş arsız kahkahasının sürüklediği bütün kuytu köşelere yayılacak. Ama ben kazanacağım, çünkü ben avcıyım çünkü ben bu yersiz yurtsuz, tüm yönlerin silindiği ormanda avlanmaya alıştım. Sonra boynundan yakalayacağım, sımsıkı sıkacağım o narin boynunu. Tam o sırada anlayacağım ormanın sınırına geldiğimizi. Dipsiz suların içinde bulacağız kendimizi atımı terk ederken. Hızla yukarı taşıyacağım ikimizi. Çünkü ben avcı olduğum kadar kurtarıcıyım da. Bu ağır zırhlara rağmen yukarı çekebileceğim kendimi ve boynundan kavradığım zavallıyı. Suların karanlığı maviye dönüşecek, kafamı yukarı uzatmış suların içinden ışık demetlerine bakacağım ve elimi uzatacağım gökyüzüne. Sonra elimi sarmalayan zırhın içine rüzgar sızacak, başımızı çıkaracağız bizi boğdu boğacak sudan. Başı göğe ulaştığında toz olacak, buhar olacak. Bir bilinmeze dönüşüp gökyüzünde kaybolacak. Ben ne yapacağımı çok iyi biliyorum. Kaskımı örtüp gözümü bir noktaya dikiyorum. Belirecek birazdan. Hazırım artık, pür dikkat bekliyorum.

Ellerini çorağın sınırındaki kabuk kabuk bir ağacın gövdesine dayadı. Parmakları sıkı sıkı kavramıştı gövdeyi, eklemleri parmaklarını, gözleri de sabitlediği noktayı delecek gibiydi ama korkmuyorum ben, kaç tanesinin üstesinden geldim böyle. Yüzünün yarısını çıkardı ağacın arkasından. Saç baş birbirine girmiş tıpkı diğerleri gibi. Yüzünde ya hiçbir ifade yok ya da bütün ifadeler birbirine girmiş, asla bilemeyeceğim bunu. Hareketsizliğinin içinde yüzünün ifadesi ışık hızıyla hareket ediyor da olabilir. Bu ayrıntıları düşünecek vaktim yok. Karşılarına çıkanı çökertmek için her yolu dener, bilir bunlar görüntüye kaptırmamak gerekir. Yine o dayanılmaz kahkaha atılıyor en tiz perdeden. Tüyler ürperten ses dağılıyor bütün ormanda, bin ses oluyor yürüyor üstüme dalga dalga.

Dalıyorum karanlığa. İçerisi bir garip bugün - ya da bu gece, güneş sızmıyor ormana-, hava daha yoğun sanki. Sarıyor bütün vücudumu soluğumu tıkıyor. Kız, kendini yavaş yavaş kaybettirecek. İlk önce ağacın arkasındaki yüze doğru yönlendireceğim atımı, sonra son hız koşmaya başlayacak. Önce darmadağın saçları kaybolacak gözümün önünden sonra yırtık pırtık keten elbisesi. Bu elbise değil de gecelik mi? Ne giydiğini düşünmemem gerekiyor ama gecelik fikri içimi gıdıkladı engel olamıyorum düşüncelerime bir an. Nasılsa görünmez olacak bir süre sonra ama attığım her adımda hissedeceğim. Renksiz ve biçimsiz bir varlık son hız geçecek yanımdan tiz bir uğultuyla, onun olduğunu bileceğim. İçim ürperecek, gevşeteceğim kaslarımı, sinirlerimi toparlayacağım ve son bölüm oynanmaya başlayacak sulara dalmadan önce.

Son bölüme geçene kadar her şey beklediğim gibi oldu. İlk kahkahasını attığında bir değişiklik hissetmiştim. Bir kız kahkahası olmadığı gibi herhangi birinin kahkahası gibi de değildi. Kahkaha sürekli değişiyor, bir boğuklaşıyor, bir kalınlaşıyor, kalınlaştığı yerden en inceye vuruyor, hırıltıya dönüşüyor ve bütün karaktersizliğiyle ormanı boğuyordu bu cinsiyet yoksunu vahşi ses. Kız diyemiyordum peşinde olduğum varlığa. Oyun o an bitmişti. Geri dönmek ve başarısızlığa uğradığımı kabul etmek istiyordum ama terk ettiğim çorak alan çok gerilerde kalmıştı ve ışık bu lanetli ormana sızmıyordu. Takip edeceğim sadece belirsiz bir ses oysa. Direncimi giderek kaybettim, atın boynuna yasladım başımı ve bıraktım kendimi. At anlaşılan bende tiksinti uyandıran sesin büyüsüne kaptırmıştı kendini, hızlı hızlı soluyor aşağı sürüklüyordu beni. Toprağın eğimli olduğunu ilk defa fark ettim. Hava giderek ısınıyor üstüme yapışıyordu.

Birden suların ortasında buldum kendimi. Rahatlamam gerekirdi. Oysa içinde bulunduğum şeyin akışkan olmak dışında suyu hatırlatan hiçbir özelliği yoktu. Işık sızdıramayacak kadar koyu kara, kendimi rahatça yukarı çekemeyeceğim kadar yoğundu. Daha çok kapkara bir sızma zeytinyağına benziyordu. Kendimi zorladım, bu tek şansımdı kurtulmak için. Sıvı beni yukarı kaldırmadığı gibi ayak bileğimi saran bir güç beni aşağıya çekiyordu, kahkaha yok olmuştu ama belki de beni aşağıya çeken güç oydu. Son gücümü topladım, kendimi yukarı fırlattım. Yeri yön bulmayı imkânsız kılan bu sıvının içinde yukarı sözü bir anlam taşımasa bile göğe ulaşmam gerekiyordu kaderimi bulmak için. Başım sıvının içinden çıkarken, yıldızlarını söndürmüş bir gecenin üzerime kapandığını gördüm. Ellerim bomboştu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder