Öyküler

23 Ağustos 2010 Pazartesi

ORTASINDA

Yine bu odadayım. Çıkartmayacaklar ya da çıkartmayacak ya da çıkamayacağım, biliyorum. Belki bir tek bunu biliyorum. Ellerimi kollarımı bağlamadan beni nasıl böyle kıskıvrak yakalayabildiklerini de anlamıyorum. Zaten burada elini kolunu serbestçe oynatabilmekle elinin kolunun bağlı olması arasında pek fark yok, o azıcık farkı da ben göremiyorum. Ne yaptım da buradayım? Duvara bakarken ilk defa bir soruya cevap bulamıyorum. Kendimi kandırıyorum, burada bir soruya cevap bulmak imkânsız. Soru sormaktan kurtulmak da imkânsız. Ayrıca ben bu soruyu çok sordum, sordum da unuttum. Unuttuğuma göre daha önce cevap bulup bulamadığımı bilemem. Ama biliyorum ki bu odadayım ve buradan çıkamayacağım. Peki neden? Ne yaptım değil, neden? Burada hiç de bir şey yapmazken ve öncesini hatırlamazken niye ne yaptığımı sorayım ki? Yapmak ne hatırlamıyorum bile.

Aynam nerde! Aynamı istiyorum, çalmışlar aynamı! Ya da çaldı ya da çalındı. Aynaya bakmadan nasıl tanıyacağım kendimi? Bu soru da insanın midesine adeta kramp gibi giriyor. Yüzümün neye benzediğini hatırlamamanın getirdiği üzüntü ve benzeri bir yığın duygu dışında hiçbir cevap yok bu soruya. Demek ki bir yüzüm olduğunu biliyorum deyip sevinmeli miyim? İyi o zaman ayna yoksa suratını yokla, nasılsa elin kolun serbest. Ne anladım ben bundan? İfade görmek istiyorum ben. Ama niye ayna? Öncesini hatırlamıyorsam aynayı nereden biliyorum? Öncesini hatırlıyorum ne güzel. Önce ayna vardı, ayna aynaylaydı ve ayna aynaydı. Hem bu merete niye bu kadar ihtiyaç duyuyorum? İşte yine gereksiz sorular ama acıtıcı sorulardan iyidir. Belki de ayna gereksizdir. Ama yapayalnızım ben burada ve en azından bir ayna, yalnızlığım içinde bir ayna bile çok. İyi ama çok saçma, bu karanlığın ortasında aynayı ne yapacağım?

Aslında burada ne var diye sorarsam, dört duvar, tavan, yer, bir kapı, iki kapı deliği, biri tepeden bakmak –artık kim bakıyorsa?-, biri de alttan lapa ve su yollamak için. Bir de karanlık, burası her zaman karanlık. Ağlamak istiyorum, gözyaşı da gelmiyor. Buradan sıkıldım. Hafızamla baş başayım, baş başayım da, bu kadar çok unuturken bu nasıl bir hafızadır? Başka bir şeyim varsa da ben bilmiyorum, öyleyse başka bir şeyim yok.

Asıl ilginç olan canımın sıkılması, nasıl korkmuyorum, nasıl emîrin iti gibi titremiyorum? Belki de ilginç değil, çünkü korkacağım bir şey yok sanki. İnsan karanlıktan da mı korkmaz? Korkuyorum be! Nasıl da yalan söyledim. Karanlık ve hafızam birleşince hiçbir güç onları tutamaz. Hafızam dışarı çıkmalı. Ama onu dışarı çıkartacak hiçbir şeyim yok, yok etmek de elimde değil. Ayaklarım dört duvardan ötesini göremiyor ve kafamı duvara vurmaya başladığımda artık yalnız değilim, kapı açılıyor, bir nevi “kurtarıyorlar” ve gerisi o kadar önemsiz ki... İşte o, işte onlar, işte herhangi birileri kendilerince bir şeyler yapıyorlar benim burada kalmam için çünkü burada, bu odada kalmam lazım. Sonra yoklar, zaten suratları da yoktu.

Hafızam boşlukta ama ben bundan çok şikâyet ettim. Zaten nerede olabilir ki? Hatırladıklarımın ispatı yok. Bu adamlar tek kelime etmiyor. Hâlâ düşünebildiğime şaşırmalıyım, kafam vızır vızır işliyor ama düşünürken bir dil mi kullanıyorum, bu dil varsa bir yerlerde benden başka konuşan var mı bilmiyorum. Bunu bilmenin de imkânı yok çünkü benden başka kimse yok, olanlar da kollarımı bacaklarımı tutuyorlar ve gidiyorlar geliyorlar, tekrar gitmek ve gelmek üzere. Tek amaçları kafamı duvara çarpma özgürlüğümü elimden almak. Ne kadar anlamsız! Bu artık bir ceza bile değil. Hem beni yok etme hem de bütün utanç ve pişmanlık duygularımı ortadan kaldır. Soyutla beni ölene kadar, kim olduğumu unutana kadar.

Ölene kadar kapadıklarına, kapadığına ya da kapanıldığıma bile emin değilim. Kimse bana buna benzer bir şey söylemedi. Zaten burada olduğumdan beri biriyle herhangi bir şey konuştuğumu hatırlamıyorum. Ortada bir suç olup olmadığını da hatırlamıyorum. Ama hafızam hâlâ motor gibi işliyor. Yalnız bu artık bana bilgi veren bir hafıza değil, işlevsiz ve bol bol işleyen bir hafıza.

Bir hafıza tutturmuşum gidiyor. Ama başka da bir şeyim yok. Bu kadar çok hatırlamıyorum, bilmiyorum dedikten sonra ona nasıl sarılabilirim ki? Zaten sarılıyor muyum kaçıyor muyum, belli değil. Hafıza nedir ki geçmişi hatırlamaktan başka? Oysa o, tuhaf oyunlar oynuyor. Geçmişten aldığı parçalarla oynaya oynaya ondan bir gelecek tahayyülü yaratıyor. Oysa benim gelecek tahayyülüm yok ve olamaz da. Gelecekte bu duvarlar ve karanlık dışında bir şey yok. Tıpkı bugün gibi… Benim bugünüm ve geleceğim yok. Ama geçmiş? Geçmiş kılık değiştiriyor. Bir gün öyle bir gün böyle ve ben unuttukça hafızam genişliyor sanki. Anlamıyorum, kesinlikle anlamıyorum. Hem şunu hatırlamıyorum bunu hatırlamıyorum diyorum hem hafızamı yok edemiyorum. Soru sordurtuyor zorla, olmayan bir geleceğe yöneltiyor. Sanki geçmişte yaşadıklarımı gelecekte başka bir şekilde yaşayacakmışım gibi. Olmayan bir bugünü varmış gibi gösteriyor. Sürekli oynuyor, sürekli çoğalıyor, çoğaldıkça gerçek dediğimin üzerinde egemenlik kuruyor. Gerçek ne ki, dört duvar ve karanlık ve yüzü olmayan insanlar dışında?

Ama ben insan yüzleri görmüştüm, konuşan insanlar görmüştüm. Onları hatırlıyorum, onları unutamıyorum. Sadece onların artık zamanları mekânları yok. Sözler uçuyor, yüzler uçuşuyor. Parlak bir geçmiş olmalı, ama artık yok ve ben hatırlamakta diretiyorum. Unutmak istiyorum oysa. O zaman hiçbir şeyim kalmayacak, kendim de kalmayacağım. Ama parlak dedim bir kere. Oysa parlak olup olmadığını da bilemem, sadece bugünüme ve yarınıma oranla parlak olduğunu bilebilirim. Nasıl olamaz, renkleri hatırlıyorum, şekilleri hatırlıyorum, sesleri hatırlıyorum. Burada bunlar yok ve olmayacak da.

Onlar bildikleri gibi yapsın, benim onlara karşı hiçbir sorumluluğum yok ya da ona karşı ya da yapılana karşı. Zaten ne istediğini hiçbir şekilde bilmediğim insanlara ya da insana ya da istenilene sol yanağımı nasıl gösterebilirim ki? Bir de o gözler! Eğer burada değilseler ya da değilse ya da var olmadan var ediyorsa birtakım gözler mutlaka buradadır, her zaman. Gelmezlerse kendilerini temsil ederler. Hatırlatmak istiyorlar kendilerini kendilerince. Bak bak dur! Bu karanlıkta ne görüyorsan! Belki aydınlıktadırlar ama. Göz dediğin bir çift parlaklık zaten… Onlar, o, bakılıyor, bu kadar. Bir nebze olsun fark etmiyor, bir kişiye mi, bir sürü insana mı ait yoksa mevcut olmayan bir varlığın temsili olarak mı mevcut? Yoksa bana mı öyle geliyor? Bu bilinmezliğin içinde onlarla ilgili her cümleyi edilgenliğe hapsediyorum ki gerçekçi olayım diye ama gerçeğin ne olduğu belli, gerçeğin dışına çıkmamak sadece nefes alıyorum demekle sınırlı neredeyse.

Yine de, görmek istemiyorum o gözleri, hayatımın tek rengi oysa. İnkâr etmek istiyorum. “Bakıldı.” demek, “Aslında yoklar, bana öyle geliyor sadece karşımda bir güç hissediyorum.” demek o parlaklığı yok etmiyor. Kısık bakışlar içinde kuşkuyu görüyorum ve kuşkunun ne olduğunu bal gibi hatırlıyorum. Bu yaratıklar ne kadar reddetsem de geçmişte rastladığım insanlara benziyorlar. Bir bakış bana geçmişimi hatırlatıyor. Bütün bu kin, korku, o tepeden bakışlar bana tanıdık; yüzleri olsun ya da olmasın. Olundu diyebiliyor muyum? Olmayanın yansımasından ibaret diyebiliyor muyum? Ben hâlâ biliyorum, onlar hâlâ var. Bunu demekten kaçamıyorum. “O hâlâ var.” dahi diyemiyorum çünkü gözlerin ifadesi zaman zaman birbirinden ayrışıyor: sabit bakışlar, yağımsı oynak bakışlar, ıslak bakışlar… Hep yargılayan ama bütünlüklü bakışlar tek bir insana ya da varlığa ait değil, olamaz. Aynı zamanda hepsi bir tek varlığa ait diyebiliyor muyum? Bütün karanlığa rağmen görebiliyorum, onları görebiliyorum.

Korku mu dedim? Korkuyor muyum? Korkmak için bilinmezliği hissetmek gerek. Burada bilenecek şey o kadar sınırlı ki ve gerisi de yok. Can sıkıntısının korkunun üstünü örtmesi bundan… O zaman korku? Korkuyorlar, korktuklarına inanıyorum o sızma yağla örtülü bakışları üzerime düşerken. Bana tersini ispatlayacak kimsem yok. İnanıyorsam biliyorum. O kadar hapsedilmişim ki bunu demeye hakkım var. Kimse sınırlayamıyor beni bu konuda. İçimden yükselen ses bunun benim tahayyülüm olduğunu söyleyemiyor çünkü onlar hep orada. Kendilerini unutturmamaya çabaladıkça benden korktuklarına inanıyorum. Nedenini bilmiyorum ama benden korkuyorlar, ben onlardan korkmuyorum. Karanlığın arkasına saklanmış şekli şemali olmayan yaratıkların nesinden korkayım?

Kendimi iyi hissettiğim anlardan biri olmalı. Ben korkmuyorum, onlar korkuyor. Bilmiyorum neden korktuklarını. Eskiden insanlar benden neden korkarlardı, korkarlar mıydı onu bile hatırlamıyorum. Eğer sebep diye bir şey kalmışsa bu dört duvarlık evrende kendimi yok etmemden korkuyorlar, eğer verdikleri cezaysa verdikleri karara göre uyguladıkları yaptırımın boşa çıkmasından korkuyorlar. Ben yokmuşum gibi davranamıyorlar, dönüp dolaşıp gelmek zorundalar. Ben var olabildiğim kadar var olmaya mahkûm olduğum sürece gelmek zorundalar. Ya da değiller ama şimdilik başka yolları yok. Benimse tek istediğim unutmak ve kendimden başka unutacağım kimse yok.

Ceza kalmadı, görmüyorlar. Sadece var olduğumu düşünüyorlar, buna var olmak denebilirse. Onlar benim bugünüm, bugünün değişmezliği benim yarınım. Geçmişim sadece gerçekdışı ama sahip olmadan sahip olduğum ve tutunakaldığım ve nasıl kaçacağımı şaşırdığım tek şey. Kaçamıyorum çünkü onlar var. Dönüp geldikleri sürece varım. Verdikleri lapa ve suyun anlamsızlığı burada, kendime zarar vermemi yasaklamaya çalışmalarının anlamsızlığı ya da mantığı da burada: var olma zorunluluğu. Verdikleri ceza sadece bu zorunluluğa ve benim kararsızlığıma indirgendiğinde kimin kimi cezalandırdığı belli değil. Zamanımı yok ettiğim anda verdikleri hapis cezası bitiyor ve onların “müebbet”ine göre cezanın ceza olması için sürmesi gerek. Sürmesi için kendimi yok etmemi engellemeleri gerek. Ama kendi elimde gelecek ölüm neden onların “müebbet”ini geçersiz kılsın ki? Bu cevabını bilmediğim soru da onların yanılsaması, yanılsama korkularını besliyor. Bunca bilinmezliğin ortasında ben artık en azından bunu biliyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder