Öyküler

17 Ağustos 2010 Salı

Pamuk Prenses

Pamuk Prenses, tüm huzuru kaçmadan önce, şatonun birinde mutlu mesut yaşıyordu. Yalnız olduğu iddia edilebilirdi. Ne soluk yüzü yorgunluk ve bitkinlikle örülmüş, dokunsan kırılacak annesi, ne de var oluşu bir gölgeden ibaret olan babası onunla yakın temasa geçiyordu. Yaptıkları sadece Pamuk Prenses’i rutin olarak, onaylayıcı bir ifadeyle gözlemlemek ya da izlemekti. Eğer ışıklar inatla, gölge ne zaman ve nereye uzanırsa uzansın, baş bölgesi denebilecek küçük bir alanda toplanıp, babasına belli belirsiz bir yüz çizmeseydi, adam gölgenin gölgeyi doğurduğu bu şatoda diğer gölgelere karışıp dururken handiyse görünmeyecekti. Bu belirsizliği bozan tek şey ise gözbebeksiz gözleriydi babanın. Bu ışıktan gözler daha belirgin bir yüze katı, yargılayıcı bir ifade verirdi belki ama bunun bir önemi yoktu, babanın yüzü Pamuk Prenses’e hep kapalıydı. Pamuk Prenses doğduğundan beri görmemişti babasını, varlığını bilmesi de algılamaya dayanmıyordu çünkü görünmediği gibi sesi de yoktu. Tıpkı Pamuk Prenses’in ve annesinin sesi soluğu çıkmadığı gibi, -ya da sesleri bu şatoda iletilmiyordu- ama Pamuk Prenses babasını topuklarından geriye doğru alabildiğine uzanan huzur verici bir serinlik olarak hissediyordu, bu gölge Pamuk Prenses’i her adımında ensesinden yere doğru çekse de ya da yere çektiği için.

Annesi, Pamuk Prenses’e çok da ilişmeden eteklerinin tamamen örttüğü ayaklarıyla sürünerek oda oda gezerdi. Ayakları var mıydı, adım atıyordu muydu, bunu kestirmek imkânsızdı bu sessizlikte. İzlemiyormuş da kendi kendine geziniyormuş gibi bir hali vardı ya, Pamuk Prenses’in girdiği çıktığı birçok yerde birden karşısına çıkıveriyordu, yarı şefkatli yarı alçak gönüllü, biraz utangaç bir gülümsemeyle. Belki de sadece dudak kenarları kırışmıştı ve vitrayların önünden geçtiğinde ışık kendini yarı örterken Pamuk Prenses’e böyle bir yanılsama sunuyordu. Bu izlenimlerin çoğu birer yorumdan ibaret olabilirdi yarı karanlığı bıçak gibi kesen ince ışıkların yarattığı gölge oyunlarında.

Şatonun dışarıdan nasıl göründüğü bilinmiyordu. Canlı bir denizkestanesinin etini içine aldığı gibi kapanmıştı içine. Bir hendekle mi çevrelenmişti? Bir ova üzerine mi, yoksa deniz kenarına mı kurulmuştu? Dış cephesinde hangi taşlar kullanılmıştı? Burçları var mıydı? Bunlar bilinmediği için dış cephesi okunamayan bir şatonun yaşı da bilinemiyordu. İçeriden bakıldığında ise şato sanki ikiye ayrılıyordu, üst kısmı ve derinliği. Derinliği dehlizler oluşturuyordu ve üst kısım ne kadar yüksekse şatonun dehliz kısmı da o kadar derindi. Her dehliz tahmin edileceği üzere yeraltı mezarlarıyla bezenmişti ve şato her bilindik dehliz yapısı gibi sarmal şeklinde iniyordu genişten dara doğru, şeytanminaresi gibi. Bu yapıya göre en tepedeki dehlizde birçok yeraltı mezarı varken, en dibe inildiğinde içine ancak bir tek mezarın sığabileceği belki de hiçbir şeyin yer alamayacağı darlıkta bir boşluk kalması gerekiyordu. Havasız bir boşluk…

Ama eğer en derin dehliz, Pamuk Prenses’in güzel günlerinde en son inmiş olduğu dehlizse bu şatonun alt kısmını oluşturan şeytanminaresi yatay bir biçimde tam ortasından kesilmişti. Son geldiği noktada birkaç yeraltı mezarlığı vardı ama bunlara oda denmesi daha doğru olurdu çünkü içeride ne bir insan gömülüydü ne de ortaya saçılmış herhangi bir kafatası vardı. Her odada içi boş bir güzel mezarlık... Pamuk Prenses en çok dehlizlere indiğinde mutlu oluyordu. Annesi ancak ışıkların yansıttığı bir görüntü kadar varken, babası ışığın girmeyeceği yerde her hangi bir gölge kadar yokken farklı bir özgürlüktü dehlizlerdeki gezintisi. Belki de bu yüzden yanına bir mum almazdı derine indiği zaman. Işığa ihtiyacı yoktu, yukarıdaki ışık o kadar loş ve boğuktu ki gözleri karanlığa alışmıştı.

Yukarı denilene gelince artık ne kadar betimlenebilirse dışı bilinmeden… Vitraylardan sızan ışığın görünebilir kıldığı, sayısı bilinmeyen ama sadece birkaçmış hissi veren oda, o kadar… Bir oda daha büyükçe olduğuna göre ona salon denilebilirdi ama odaları teker teker ayırmaya çalışmak beyhude bir uğraştı çünkü işlevsizdiler -ya da tek bir işlev, ışığı ileterek Pamuk Prenses’i, annesini ve babasını görünür kılmak. Ve büyük odaya salon demek de boştu çünkü istisnasız hepsi aynı şekilde döşendiğinden boyut hissi kolayca kayboluyordu. Daha da tuhafı her taban, her tavan, her duvar ve gözlere yerleştirilmiş her vitray için aynı desen ve renkler kullanılmıştı. Sarılık sarısı, mavimsi gri, kurumuş kan kahverengisi ve bundan doğabilecek her tür bulanık karışım…

Her bir oda, tavanı, tabanı ve duvarları karelere bölecek şekilde tasarlanmıştı ve her vitray da oyulmuş gözlerin içine benzer şekilde yerleştirilmişti. Vitraylar, taban, tavan ve duvardaki desenleri taklit ettiği için bir hikâye anlatmıyordu. İnsanı reddeden, sade geometrik şekiller birbirini tekrarlıyordu zamansız. Daha doğrusu tek bir şekil vardı kendini tekrar ede ede dayatan. Koskoca bir karonun içine yerleştirilmiş bir çember, onun da içine yerleştirilmiş bir elips ve elipsin ortasında yine çember, bu sefer içinde bir çember daha… Her döşemede, her vitrayda -ki kare şeklinde oyulmuş gözlerin içine kare kare oturtulmuştu hepsi- ve karelere bölünmüş her tavan ayrıntısında aynı şekil. Bu şekil bir sembol olamayacak kadar anlam yoksunuydu ama işlevi açık ve seçikti. Zaman yokmuş hissini vermek…

Zamanın olmadığı yanılsaması şatonun her yanına o kadar işlemişti ki Pamuk Prenses’in annesinin öldüğü gün bile açığa çıkmadı. Bu yüzden, Pamuk Prenses annesinin öldüğünü kadıncağız kabarık topuklarına kadar inen eteklerinin içinde yılan gibi sürünmeyi ya da kuğu gibi süzülmeyi kesip, büyük odada yatakaldığında dahi anlamadı. Başta sadece şaşırdı ve annesinin yanına uzandı, kendisi de daha önce hiç uzanmamıştı. Profilini incelemeye çalıştı, sonra kalktı, ona şöyle bir yukarıdan baktı. Işık gelmiyordu annesinin yüzüne. Işık kadının yattığı yere ulaşmamıştı. Pamuk Prenses vurucu bir değişiklik daha hissetti. Annesinin uçucu, kolonyamsı kokusu gitmiş yerine çok sert bir koku sinmişti üstüne. Bu kokuya katlanamadı, bu yüzden bir daha büyük odaya girmedi. Annesinin öldüğünü anlamadığından mıdır, ölülerin gömülmesi gerektiğini bilmediğinden midir öylece çekti gitti. Oysa hayatının büyük bir kısmı orada geçmişti, dehlizlere kaçtıktan sonra döneceği bir ev gibiydi salon. Bu terk edişin sonunda eline geçen tek şey, kendini yalnızlığında bir kat daha özgür hissetmek olmuştu ama bunu hisseder hissetmez mutlu günleri son buldu.

Pamuk Prenses’in gölgesi olarak hayatını sürdüren babası, ömrü boyunca anneden kurtulmayı beklemişçesine, kendini bataklıktan birden çekiveren bir sivrisinek gibi ayağa kalkıverdi. Ayakta durabilen bir gölge! Ve Pamuk Prenses’in sırtına yapışıverdi, kollarını, belini sardı; bir zamanlar yerde boyutsuzca yatan başıyla Pamuk Prenses’in tüm ensesine dolandı. Hep çekmişti Pamuk Prenses’i kendine ama o kaçmıştı ya da umursamamıştı. Pamuk Prenses de kalakalmışlığında ne hissettiğini pek bilmiyordu. Bir pelerin vardı üzerinde ve buna baba diyebilir miydi ona bu kadar ılık ve itici, yapışmışken? Bu sorunun cevabını alma arzusu kısa sürede söndü, pelerin dediği ona güç verirken ki hissettiği, asıl arzuladığı da bu güçtü. Gözleri ışıkla doldu. Babasının gözleriyle bakıyordu dünyaya sanki ama ışık da yakıyordu gözlerini, yine de ışık bir dolduğunda gözlerinin içine her yer aydınlanıyordu, bunca zamanın loşluğunu devirircesine. Özgürlükle gücü eşleştirdiği anda yalnızlığın ona ne ifade etmiş olduğunu unuttu gitti ya da artık yalnız olmadığını bir türlü kabullenemedi. Bunca boğucu ışık demetinin ortasında gerçek bir ışık onu havaya kaldıran…

Tavana doğru süzüldü tüm vitrayların üstüne. Burası havanın, nemin sızamadığı bir yerdi, şimdiye kadar keşfedemediği ve susuzluğa rağmen yaydığı ışıkla yüzüyordu ama gözlerinden ışık saçtıkça ensesi bulaşık bulaşık pişmeye başladı. Terleyemiyordu da atsın. O cıvık cıvıklık içini yakmıştı. Kurtulmak istiyordu. Gözleriyle süzmekten çok, tüm başıyla taradı her yeri. Görecek bir şey yoktu ki! Her yer aynı ve her yerde aynı şekil. Güç elde etmişti de bu şekle ve tekerrürüne mi hükmedecekti! Neye uygulayacaktı o gücü? Sinirden ya da zorunlu, o gözleriyle her yeri yakarken, adamcağız boşu boşuna kızını sırtından iteklemeye çalışıyordu. Hiç şansı yoktu adamın; hayatı ışığa bağlı olduğu kadar Pamuk Prenses’e de bağlıydı. Onun gölgesi, onun peleriniydi nasıl olsa.

Pamuk Prenses içgüdüleriyle ya da alışkanlıktan aşağıya doğru koyuverdi kendini, hep dehlizlere kaçmamış mıydı? Ve dehlizlere indiği an ışıktan kurtulduğunu sandı -sanki istediği ışık değilmiş gibi- ama etkisinden kurtulamadı. Gücünü korumakla kaçmak arasında kalmıştı, babasını ışıksızlığa mahkûm ederken kendi gücünden yediğini fark etmeden. Onlar ayrışmaz bir ikiliydi ama Pamuk Prenses ona baba dediği sürece bunu anlayamadı, hep farklılaştırdı kendinden, baba demeyi kestiğindeyse basit bir nesneye ya da araca indirgedi. Şu anda ise üstüne yapışmış bir pelerin vardı, üstünden atamadığı. Babam nerede diye sormadı bile. Hiç görmediği, hiç algılamadığı belli belirsiz bir deneyimden ibaret olanı unutmak kolaydı ne de olsa. Şimdi babası ışıksız ve yüzsüz, kızına iyice sarılırken, Pamuk Prenses bir parça nefes alabilmek için dehlizlere daldı, en iyi bildiği. Kaçabildiğince derine kaçtı yok etmek için ama kurtulamadı.

En derin dehlize indi. Girdiği ilk odada kafası karışıverdi. “Burada ışık var, burada parmaklarımla görmeme gerek yok, acaba üste mi çıktım fark etmeden?” diye hayıflandı. Hayıflanmaması için de bir sebep yoktu, aynı tavan, döşeme ve vitray desenleri ve aynı renkler ve üzerinde tüm yolda üstüne yapışmış olduğundan bin beter bir yapışkanlık. Yukarıda daha önce hiç girmemiş olduğu bir odaya girdiğini düşündü çünkü anlamlandıramadığı bir nesneyle karşılaştı. Baktığı nesnenin ortasında bir surat belirdi, bir ağzı burnu olan –annesinin varlığından bihaber olsa bilemezdi bunun bir surat olduğunu- yine de anlamlandıramadı suratı, surat ona yabancıydı.

Nesne içinden Pamuk Prenses’e baktı adlandıramadığı ışıktan gözbebeğini, irisini yitirmiş gözlerle. Bu figürden ödü patladığından ağzı burnu oynamaya başladı ilk defa. Faraş gibi açtı ağzını, dudaklarını yuvarladı, yuvarlar yuvarlamaz gerdi. “Kim o?” diye sordu kendince ama sesi duyulmadı, sesi kendine kapalıydı. Figür bağırdı “benim, sensin, bensin, senim!” diye… Şatonun boğuculuğu figürün sesini kesemedi çünkü nesnenin arkasında kendini korumaya almıştı. Pamuk Prenses bu ilk defa duyduğu sesten daha da çok korktu, daha da çok bağırdı ağzı faraş gibi ama sessiz sessiz, o bağırmaya çalıştıkça figür daha da çok bağırdı.

En derin belki de ancak bir mezarın sığabileceği o son yeraltı mezarlığında herhangi bir sebepten, herhangi yerde ve herhangi zamanda, onun için yapılmış bir tabutu yumrukluyordu bağırırken. Nereye baksa, nereye dönse o figürü, bilmediği kendini gördü ve her bağırışı boğuluşa dönüştü, kulağı yansımasının kustuğu sesten paralanırken. Dışarıdan nasıl göründüğü bilinmeyen bir şatoda yukarı, aşağı, derin ve yükseklik zar zor ayrıştırılıyordu loş ışık olmasa.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder