Öyküler

3 Eylül 2010 Cuma

Kim

O aslında daha önce birçok yerde bulunmuştu. Her zaman farklı şekillere bürünerek ve her zaman çokluğun içinde… Ama tanındı mı bilmiyorum, solgunluğu hiçbir zaman değişmemişti çünkü. Silinip gidecek, kayıverecek gibi… İşte o haliyle hepimizden biri gibiydi.
Ama şimdi yapayalnız, akıştan kopmuş, bir düzlüğün tam ortasında tek başına oturuyor. Dağlarla çevrilmiş, ufuk çizgisini yitirmiş bir düzlükte… Ve bekliyor. Neyi beklediği belirsiz… Sakat gibi duruyor. Camdan bakışlarını, dağların çizdiği sınırda bir noktaya yöneltmiş. O bunaltıcı ovanın ortasında ölü gibi sabit… Bakmak insana bunaltı veriyor. Beklemese yaşadığını anlamaz kimse.
Bütün bilindikliğine rağmen, peşinden sürüklenilesi, yepyeni bir varlıkmışçasına dalga dalga ilerliyor insan öbekleri dağlardan yavaş adımlarla düzlüğün ortasına doğru. Akşam, kendini geceye teslim etmek üzere… Gece bastığı an görünürlükleri neredeyse kayboluverecek ama bunun bir önemi yok. Kalabalığın içinde her yüz kendini silerken onları tanımak için ışık demetine ihtiyaç yok. Kendilerini sesleriyle var ediyorlar, seslerinden tanınıyorlar. Hareket etmelerine rağmen durağanlar. Her öbekte sessizlik hâkim. Tek insan konuşmuyor. Birbirine eş adımları hayattan bezmiş. Kalabalığın yepyeniye ilerleme tarzı bu. İnsanda disiplin hissini uyandıran bu düzeni -kalabalığın üzerine çökmüş yorgunluk, bu izlenimi yok etmiyor- kimin sağladığı belli değil çünkü merkezde olan o olsa da o bu kalabalığa hükmetmiyor. O, bilincinden sıyrılmış sanki kayıp gidecekmişçesine beklemeye devam ediyor oturduğu yerde. Onları görmüyor bile. Gelenlerin tek vücut ilerleyişleri zoraki değil ama kimsenin vücudundan bir heyecan okunmuyor. Sıvılaşmışçasına ilerliyorlar. Tabur tabur, bölük bölük, ordu ordu, sürü sürü ilerliyorlar ona doğru.
Bu tek vücut ilerleyişe rağmen kalabalığın iki parçadan oluştuğunu söylemek mümkün. Bu bir bölünmüşlük değil çünkü tüm kalabalıkta aynı tempo, aynı bezginlik, aynı suskunluk, inatla tek bir noktaya ilerlerken. İki parça, çünkü ordu ordu yaklaşan kalabalık sürü kalabalıktan farklı. Ordular onun arkasına aldığı dağlardan geliyor. Dağlardan inip de düzlüğe ulaşanlar onun o kargacık burgacık, kambur, rahatsızca yana kaykılmış sırtına ve simetrisi bozulmuş omuzlarına bakıyor. Onların arkasındakiler de bu görüntüyü algılayanları gördükleri için aynısını görmüş oluyorlar. Görülenle görüldüğü varsayılan arasında bir fark yok. Bu kalabalığı ordu yapan da bu. Düzlüğe inen kalabalıkta bölükler taburlara karışır ve bir orduyu oluştururken bir kereste parçasının içinde yuvalanmış tahtakurusu sürüsünün adımlarının ağır çekim bir belgeselde yansıyan sesi bu ordunun sesi. Ağır bir tıkırtı… İçine girdiği her şeyi eritecek inadın tıkırtısı ama ağır ağır.
Sürülerce inen kalabalıksa onun yüzüne doğru ilerliyorlar. Kimsenin bir şey görmediği açık, oysa daha gece bastırmadı. Görmüyorlar çünkü o bomboş, boncuk boncuk bakışları gören kimse yolundan dönmeden duramazdı. Bu bakışların hiçbir şey vaat etmemekten öte dondurucu bir etkisi var insanın üzerinde. Asla bakmıyor ama insan onun baktığını sanıyor ve de bakışsızlığında ne gördüğünü bilmek imkânsız. Gözleriyle karşılaştığı an donmuyor da yoluna devam ediyorsa insanlar, körden başka ne olabilirler? Sürülerin çıkardığı ses sürünerek uçan şeylerden oluşan çokluğu hatırlatıyor. Sürünerek nasıl uçulabilir ki? Bu ses, insanda sürüyü oluşturan her insanın ayak bileğini yerden bir karış yukarıya aldığı, parmakları yere bakacak bir biçimde ayaklarını serbest bıraktığı ve ayaklarının tarak bölgesini yere sürüye sürüye ilerlediği hissini veriyor. İnsanın bunların hiç de işlerine yaramayan ayaklarını bileklerinden ayırası geliyor bu sesi duyduğunda. Aynı inat, aynı ağırlık…
Gece bastırdığında onun çevresinde minicik bir çember oluşuyor ve dalga dalga yayılıyor. Bu görüntü, tepeden bakıldığında denize bir çakıl taşının fırlatılmasıyla oluşan dalgaların görüntüsü değil. Sonsuzluğu imleyen bir sembolün kesilip atılmış yarısı ya da hipnotize edilmiş tek göz gibi. Birinci çember tamamlanmadan ikinci çemberi doğuruyor, o da tamamlanmadan üçüncüsünü ve bu görüntü kalabalık bitene kadar devam ediyor. Kalabalık hareketsiz kalınca o bezginlik halinin yerini gerilim aldı. Durdukları yerde daralmaya çabalıyorlar ama boncuk gözlerin koruyabildiği o minicik boşluğu koruması gerek yutulup gitmemesi için. Bütün bilinçsizliğinde bekleyebildiği kadar bekleyecek ve beklemek için nefes alacak bir alandan fazlasına ihtiyacı var. Gecenin karanlığında sırtını göremeseler de, onu hiç görememiş olsalar da, onun bakışlarının görme algısından bağımsız bir etkisi var kalabalığın üzerinde. Hiçbir yere yönelmeyen ve her yere yönelen bakışlar… Bakışları her çıkan nefesin ısısını yiyor ya da hiçbir nefesin havaya karışmasına izin vermiyor. En yakınındakiler nefessizlikten boğulup gittiler. Geridekiler onların üstüne basa basa ilerlediler bu döngüyü bir parça olsun bozmadan. Böylece çember darala darala yerini bir ceset yığınına bıraktı. Kimse bir söz söylemeden, bir şey görmeden kalabalık yığına dönüştü gitti. Yığından gelen koku onda iğrenti duygusu uyandırmadı. Bilincini o kadar yitirmişti.
Eğer hepimizden biriyse ve çokluğun içinde bulunmuşsa nasıl oldu da onu fark etmemiştik ve nasıl oldu da yanı başımızdan kayıp giderken hayatta kalabilmiştik? O bütün bilinçsizliğine rağmen neyi beklediğini bal gibi de biliyordu. Bilinci kayarken son bir kez şekil değiştirdi. Çokluğun içinden sıyrıldığı an çokluğu reddetmişti ve geri dönmeyecekti. Tek başına yaşayabileceği kadar yaşamayı dilerken hayattan tek beklediği çokluğun uzağında bir ölümdü. Bilmesi için arzusunu kafasının içinde sözlere dökmesi gerekmiyordu. Kimseyi öldürdüğünün farkında değildi. Sadece beklediğini gerçekleştirmişti. Bakışları nefesle hiçbir ilişkisi kalmamış kokuyu kendinden uzak tutamazken yıldızsız bir geceye gönül rahatlığıyla veda etti. Diğerleri gibi boğuldu mu, kimse bilemedi.