Öyküler

24 Kasım 2010 Çarşamba

BİZ KİLİSE DOKTORLARI

    Kendi başına eğleniyordu ama bazen kendi başına eğlenmenin ne olduğunu bilmiyordu ya da unutuyordu. Benliğinin anlamını yitirmenin son noktasında içine dolan soğuğa karşı koyamıyordu. Açtı, susuzdu, ruha açtı, ruha susamıştı. Kendi ifadesiyle ruhunu doyurmaya çalışıyordu. Onların vardan çok var gibi ruhlarına muhtaçtı ama o ruhsuz bir dünyada yaşadığını bilmiyordu, açlığı ve susuzluğu bundandı. Bütün hayatı, ruh emerek ruhunu zenginleştirmek üstüne kurulmuştu oysa. Şimdi bu insansızlıkta tüm planları birer birer çöküyordu.
   Hayatta tek stratejisi beklemekti. Onca düşünür kaldırır bin kere daha düşünür ve hiçbir şey yapmazdı. Elinde kalan son birkaç insan da boş bakışlarını havaya dikerek sürüne sürüne geldikleri yere dönecekti. Bir daha gelmeyecekti kimse, bunu anlamıyordu içine işleyen soğuğa karşı beklerken. Beklemesinin beklediğinden kaçmak olduğunu da bilmiyordu. Bir hiç için zihnini bunca yormuştu. Onca plan, onca strateji… Hepsi plan ve strateji olarak kaldı… Hayat tesadüfe bağlı ilerledi. Yalnızlığında vaktini geçirirken onlar hep gelmişti, onun kendi kendiliğine ve kendiliğindenliğine inanmışlardı. Yanılmamışlardı çünkü hayal kırıklığına uğrayacak zamanları bile olmamıştı.
    Her şey bir gün kaçma kararıyla başladı. İstediği düzeni bulamamıştı bulunduğu yerde o kadar, ya da orası ona alıştığı bekleme fırsatını vermiyordu. Hiçbir şey, hiçbir insan onun istediği düzende değildi. Daha doğrusu kendi merkezinde gelişmeyen bir hayattan sıkılmıştı. Akan zamandan nefret etti. Nefret ettiğini asla itiraf etmedi. Hayat ona düşünme fırsatını vermeliydi. Hem de düşüncelerini -kendi ifadesiyle ruhunu- bu kadar beğenirken! Ona düşünme fırsatını vermeyen insanlardan tiksindi, tiksindiğini asla itiraf etmedi. Küçük bir tepenin başına tünedi zamanın kendini durağanmış gibi açtığı ve yemek içmek gibi basit ihtiyaçları kalmadığını fark etti. Sevindi, kendiyle gurur duydu. Gurur duydukça içi doldu. İçinin ruhla dolduğunu sandı ve kendini terk ettiklerinden üstün saydı. Gözden kaçırdığı nokta kendini üstün saydıkça onlara ihtiyaç duymasıydı. İçini dolduran şey onların sözümona zavallılığını hatırlamasıydı.
   Şanslıydı ki yiyip içen küçük insanlardan bir kısmı onun artık yemediğini içmediğini duymuş ve ona hayranlık duymaya başlamıştı. O farklıydı, ondan alacakları vardı. Bu izbe mekânda bir deri bir kemik kalmış, güneşin cayır cayır kavurduğu bu tuhaf yaratığı merak ediyorlardı, ne alacaklarını bilmeden ama alacaklarında ısrar ederek... Sanırım onlar da ruh olmayan bu dünyada birer fakir ruh sahibi olduklarını ve onun kendilerini zengin edeceklerini sanıyordu. Yalnız yapabiliyorsa bu dünyada, ruhu zengin olmalıydı. Yalnız yapamadığının farkında değildiler. Yanına giderlerse adamın yalnız kalmasının mümkün olup olamayacağını da sorgulamadılar. Daha birçok şeyi sorgulamadılar. Ona özenecek, sunduğu şartlara uyum sağlayacak ve o tepeciğe mi yerleşeceklerdi; onun gibi üstün mü olacaklardı? Ona ulaşıp yanlarına onun kutsanmışlığının işareti olan herhangi bir nesne alıp dönecekler ve bu nesnenin kendilerini korumasını mı dileyeceklerdi? Yoksa ondan bu yalnız zamanlarında edinmiş olduğu deneyimleri aktarmasını ve onları kutsamasını mı dileyeceklerdi? Bu alacak neydi? Sorgulamaya vakitleri yoktu! Zaten o dünyadan geliyordular, vaktin aktığı dünyadan…
    Akın akın tepeciğe doluştular. Her şey istediği gibi gidiyordu. Dört bir yandan akıyorlardı, hayalindeki düzene uygun bir biçimde: merkezde o ve ona uyan diğerleri. Salt yanlızlığın hiç olmadığı bu dünyada -çünkü daimi bir diğerleri grubuna bağımlı bir zihindi onunki- kendi kendine olduğu için üstün olduğunu sayıyordu kendini hâlâ. İçgüdüsel olarak –böyle bir zihin durumuna sahip bir adamın içgüdülerinin olması hayret vericiydi!- ona yaklaşan ilk insanın alnına dokundu, içinde kabaran gurur dalgası bir değişikliğe uğramıştı. Değişikliği hissetti ama anlam veremedi içinde beliren ürpertiye. O an tek hissettiği karşısındakine ihtiyaç duyduğuydu. Elini çekemedi zavallının alnından. Karşısındaki içinden bir şeyler gittiğini hissettikçe, o da bundan zevk alıyordu. Karşısındaki içinin hafiflediğini, dertlerinden kurtulduğunu sandığı anda artık çok geçti. Hafiflememişti ya da tam anlamıyla hafiflemişti. Gelen, kurtulduğu her çelişki, her dert için bir tasarısını bir hayalini, kısacası daha gerçekleştirmediği ve adına gelecek dediği bir sürü olasılık hesabını vermişti. Tepedekine şükrederken gözlerinin feri sönmüş havaya bakıyor, geride bıraktığı hayatı ile hiçbir alakası kalmamış kof bedeni adına artık tek hayal kurmuyordu. İhtiyaçlarından -uzun lafın kısası kendinden- kurtulmuşluğunun içinde sürüne sürüne, kendisine hiçbir şey ifade etmeyen bir yolda ilerliyordu.
   Tepedeki zevkten dört köşe olmuştu; artık bir ihtiyacı, bir sebebi, bir isteği vardı. Aslında bunlar hep vardı da, belirsizliklerinden, bastırılmışlıklarından sıyrılmışlardı. İyilik ettiğini ve bu sayede ruhunu zenginleştirdiğini düşündü, acıktıkça acıktı. Hayata yeni gözlerle bakıyordu. Bir yanı adamın ruhunu emdiğini düşündü ve ruh emmek hoşuna gitti ama bu düşünce derinlerde bir yerde gizli kaldı, asla itiraf etmedi. Bu yanı bir farklı gülüyor, bir farklı düşünüyordu ama bu gülen ve farklı düşünen aynı zamanda kaçınılmaz bir biçimde kendisiydi çünkü oyun kendisinin hoşuna gitmişti sadece bir yanının değil. O neşelendikçe diğerleri onun çekiciliğine kapıldı, neşesini üstünlüğünün göstergesi sandı. Hayatlarında hiç sahip olmadıkları neşeye ulaşma hırsı gözlerini kör etti, gidenleri fark etmediler bile. O gün bir bölük insanın işi bitikti.
  Akın akın gelmeye devam ettiler, elleri boş döndüler. Tepedekinin her dokunuşu bir hayata bedeldi. Cansızlaştıklarında bunun hesabını bile soramadılar, bütün hesapları ona yüklemişlerdi. Bu hesaplar ona haz ve neşe olarak döndü, diğerlerinin dertleri, diğerlerinin tasaları... Kendilerine alacaklı dedikleri bu tuhaf alış verişten bekledikleri belki de buydu. Ve giderek seyreldiler çünkü dönenlerin tekrar gelmesine olanak yoktu, verecek dertleri tasaları kalmamıştı.
   Akınlar giderek seyreldi, önce bölüklere bölündü, sonra üçer beşerli gruplara. Fark etmiyordu olanı biteni, o kadar açtı ki başkalarının gözüyle bakmaya dünyaya. Aynı zamanda o gözlerin kendi gözleri olmadığını bilmeye… Düşünceleri katmanlaşırken her duygusu gemi azıya almış bir neşeye dönüşüyordu. Tabii ki gelen insanlar hayatın yüküyle dolu olduğu için geldiklerinde hiç neşeli değildiler. Yaşanan tuhaf bir durumdu. İtiraf edemediği şuydu ki onların olmayan ruhlarını emerken -kısacası kendi hayatları üzerine oluşturdukları yargılar ve başkaca hiçbir şey değil- onlarda acı yaratan ne varsa onu emiyordu.
   Acılar onun değildi ama onundu da. Neşenin kaynağı acının eşzamanlı aidiyeti ve aidiyetsizliğiydi. Tabii her can, her yeni hayat, düşünceler ve planlardan oluşan, alışılagelmiş stratejisinin bir parçasıydı. İçinde bunları kendi gücüyle derleyip toparladıkça farklı bakış açıları kazanıyordu ve olmayan olaylara bir o yandan bir bu yandan bakıp duruyordu. Beklerken, bir yandan zihnini daha çok ve daha yoğun işlettikçe kendi tabiriyle ruhunu zenginleştiriyor bir yandan da kendisinin olmayan ama çektiği her acının gereksizliğini ispatladıkça haz alıyordu. Bu eğilimi, çok basitçe anlatmak gerekirse, farkında olmadığı ya da itiraf edemediği sadizmiydi. Madalyonun öteki yüzüne bakıldığında ise, gurur duyduğu ve bu yüzden kendisini erdemli diye tanımladığı mazoşizmiydi.
    Son birkaç insan da geldi geçti. Yapayalnızlığında diğerlerinin tüm acılarını ve acılarından kaçınmak üzere kurdukları bütün o stratejileri yavaş yavaş unuttu. Hatırladıkları çözülürken her şeyi aklında tuttuğunu sanıyordu oysa. Ruhum dediği kendisi ne yazık ki bu dert tasa selinin ortasında çoktan silinmişti. Kelimeler ve tüm sarf ettiği sözler kafasının içinde akıp giderken, ondan geriye sadece beklemek kaldı ki elinden başkası gelmiyordu artık. Bu onun kaçtığı son noktaydı ve ötesi yoktu, beklemeden beklediği gelecekti. Neşenin getirdiği ürperme yerini düşüncesiz kalmışlığın getirdiği donmaya, gizli gizli kıkırdaması yerini boğuk bir kahkahaya bıraktı. Kendisine gülüyordu, beklemek dışında bir özelliği olmayan varlığa. Sonunda o da ruh dediği ve bir bütün sandığı kendisini son kahkahasıyla değiş tokuş etti ve tepesinde yığılıp kaldı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder