Öyküler

14 Kasım 2010 Pazar

SONU GELEMEYECEK BİR YAZI

   Bir çağrıyla uyandım. Gece miydi gündüz müydü bilemiyordum. Renk yok gibiydi odamdan dışarı bakınca. Sadece siyah ve grinin envai tonu gökyüzünde… Açık gri ve yakınındaki tonlar gündüz, siyahı hatırlatan koyu gri gece… Ama gökyüzüne yakın hissettiğinde insan kendini, mavi bütün ruhuna sızardı. Gece lacivert olurdu, gündüz dumanlı mavi. Ben o zamanlardan birinde değildim. Çağrı geldiğinde karanlıktaydım, kapalıydım. Kapalı olunca insan tonları birbirinden ayıramıyor, renk olmayan tonları ya da renk sandığı tonları. Çağrının neden geldiğini anlamamıştım.
  Sebebini bilmeden yazmaya başladım. Sevmezdim yazmayı. Yazmak, bana bir yeri inatla arıyormuşum da kimse telefona çıkmıyormuş hissi veriyordu. Birinin telefonun karşısında telefonu açmayı mı beklediğini, birinin telefonun çalışını inat ve zevkle karışık bir duyguyla dinlediğini mi, yoksa telefonun odaya boş boş mu çaldığını bilemiyordum. Böyle bir histi. Hangi beklentiyle yazdığımı bilmiyordum sadece çağrının neden geldiğini merak ediyordum. Tek bildiğim birine ya da birilerine yazmıyordum. Ortada yazıldıkça insanın kendini açtığı yanılsamasına yol açacak bir metnin başlangıcı da yoktu. Yazmak, dil örgüsünden kaçmak uğruna bir adım atamadan bir “sen” yaratmaktı bu kapanmışlıkta. Yazdığım bir “sen”di ve bir “sen”e yazıyordum. Sanki hiçbir yönelim kalmamıştı. Derin derin soluyordum -derin ve ölgün- , kalp atışlarım seyrek.
   Ben çağrının ne olduğunu daha algılayamamıştım, yazdığımın bir “sen” olması da yanılsamaydı çünkü bir “sen” algılayamıyordum karanlığın dibinde, sadece karman çorman tasarılar, bunlardan dökülme neredeyse görülemeyen tek vücut olmuş bir ceset ve ben buna “sen” diyordum çünkü benim için bitmemiştin. Ceset olduğunu fark etsem yine “sen” diyebilir miydim?
   Benim dışımdaydın ve hâlâ bana aittin, her an elimden kayıp gidecek bir aidiyet. Buna “sen”den başka ne diyebilirdim ki?  Çağrıyı “sen”siz anlamamın başka yolu olmadığına inanıvermiştim bir kere.                
   Nasıl geldi? Neye benziyordu? Ne iletmeye çalışıyordu? Geldiğinde düşüncelerim beni çoktan tanınmaz hale getirmişti, onları takip edemiyordum. Kurşun gibi düşüyorlar, çekirge gibi zıplıyorlar, sürülerce kümeleniyorlar, her biri bir yana saçılıyordu; kendilerini hissettiriyorlar ama ne olduklarına dair en ufak bir iz bırakmıyorlardı. Kapandıkça kapanıyordum. Ne hale geldiğimi hissetsem de kapanmanın cazibesine kaptırmış gidiyordum. Örtülecek neyim kalmıştı? Neden gelmişti?
    İçim bu kadar kararmışken bu sorulara cevap verecek güçte değildim. Ancak gelmesine şaşırabilirdim.  Görüntüsüyle geldi, sesiyle geldi. Ama görüntü ile ses beraber miydi, çağrının kendisi ses ve görüntü müydü, yoksa sadece onlara sahip miydi ya da kendisi yerine onları mı göndermişti bir işaret olarak, bilemedim. Anlam veremediğim düşüncelerin hâkimiyeti altında kurtuluşum bir tek sezgilerime kalmıştı. Çağrıyı bir tek sezgilerim kabul etmişti, başka hiçbir şey değil. Yazdıkça anlayacağım ümidini taşıyordum. Bu sorular cevapsız kalmamalıydı.    
  Görüntü bir resme benziyordu. Sırf arka plan olsun diye bir arka plan ve merkezde bir figür… Arka plan karanlık, figür öyle parlamış ki kendi karanlığım onu tanımama yardım etmiyor, sadece bir insan figürü olduğunu anlayabiliyorum. Kısaca kötü bir resim çünkü üstüne düşünmeme fırsatı vermiyor. Alelade bir karanlık ve ne anlatmaya çalıştığı belirsiz ama buyurgan bir aydınlık… Nasıl da bayat! Neyi merak ediyordum ki böcek sürülerinin, çöp yığınlarının kölesi ben sezgilerime el uzatırken? Sezgiler yargılamıyordu galiba. Resim eskiden zihin diyebileceğim, bana ait olduğuna inanmadığım şeyin gölgesinde geziniyordu, ama gezinenin resmin içindeki figür olmadığını hissedebiliyordum. Karanlık kımıldıyor, yakınlaşıp uzaklaşıyordu ama figürün hareket etmediği ayan beyan ortadaydı. Onun hareket etmeye ihtiyacı yoktu, peki bu beş paralık ışık oyunlarına ne demeye ihtiyacı vardı bu resmin o zaman? Ben figüre yaklaşmaya çalıştıkça arka plan benimle beraber hareket ediyordu ya da ben karanlığa göre hareket ediyordum ama ipin ucu kaçmıştı. Figürün karanlığa göre nerede olduğu belli değildi, merkezde demek bir ipucu vermiyordu ona yaklaşmak için.
    Karanlık sanki sadece resmin içinde değildi, sızmaya başlamıştı ya da arka plan denileni ben uydurmuştum. Aydınlık merkezde, aydınlığı bul ve kendini kurtar, ne kadar sıkıcı. Oysa ter ter tepiniyordum meraktan, kalp atışlarım sıklaşmıştı. Ayan beyan aydınlığı aratıyordu sezgilerim bana. Düşüncelerimin tahakkümünden kurtarmak adına, sezgilerim de incik boncuk değerinde bir figüre satıyordu beni. Tanımamış olsam da hiç etkilenmemiştim bu görüntüden. Daha önce böyle bir durumla hiç karşılaşmamış olsam da, merakımı inkâr edercesine, şaşkınlıktan eser yoktu bende.
    Ses geldi. Yazılanın hatırına ses görüntüden sonradan gelmiş gibi yaptım ama sesle görüntünün ilişkisini yazarken bile çözememiştim. Yazı bittiğinde çözeceğim şüpheliydi. Bir şarkı olmalı ya da buna benzer bir şey, daha önce hiç duymamış da olsam. İçine alıyormuş etkisi uyandırıyor, aynı zamanda insanın içini dolduruyor. Daha önce hiç duymamış olsam da, ne dediğini anlamasam da dinlerken yabancılık çekmedim. Sese koşmaya başladım görüntüden ya da resimden kaçmak için. Oysa merkezin nerede olduğunu bilmedikten sonra kaçmanın bir anlamı yoktu.  Ben ona doğru koşsam da ses çoktan içime dolup, beni içine almıştı. Yine de ulaşmışlık hissi uyanmadı bende, koşmaya devam ettim ona doğru. Bana sunduğu huzur duygusunun peşinde bir yol almış gidiyordum. Karanlık arka plan da beni içine almıştı -hâlâ arka plan diyordum ona- benimle birlikte ve bana karşıydı. Figür hâlâ orada bir yerdeydi ama nerede olduğunu bilmiyordum. Sezgilerim beni ulaşılamayan huzurun ve ne anlatmaya çalıştığını anlamadığım bir figür parçasının kucağına attı. Düşüncelerim çoktandır benden ayrılmıştı. Arka planı bulunduğum yerden ayıran bir şey olmadığını geç de olsa anladım – ama inatla arka plan demeye devam ettim. Ayrıca arka planla sesin içe alma, kapsama ve kavrama açısından bir benzerlikleri vardı. Ama karanlıkla aramda bir sınır vardı. Peki ya ses? İçime doldu çoktan ama niye hâlâ ondan uzaktayım? Bu soruyu çok tekrarladım.
    Tam anlayamıyordum. İçimin boş mu dolu mu olduğunu, sesin beni terk edip etmediğini, karanlığın hareket etmeyi kesip kesmediğini, bu ikisinin figürle olan ilişkisini, çağrı adına hiçbir şeyi anlayamamıştım. Daha da uğraşmak istemiyordum. Beni bulan her neyse ona neden çağrı dediğimi de bilmiyordum. Sadece yazmaya devam ediyordum hareket ederken, kaçmak için değil, ulaşmak için değil. Alışmıştım bir kere, sezgilerim silinmişti, düşüncelerimden bahsetmeye bile değmez.
    Merkezde duruyor, açıyordu kendini ya da ben onu açabiliyordum artık.  İmkânsız, figür sabitti ve ben ona nasıl yaklaşmaya çalışırsam çalışayım uzaktaydı. Aydınlık bir insan figürü demekten başkaca ilerleyememiştim bir adım. Sanıyorum merkezde olmasının yarattığı imkânsızlık ya da onu reddetmekten bir an olsun vazgeçememem yüzünden ilerleyememekten başka bir çarem yoktu. Pek de önemli değildi, karanlık ya da kapanmışlık dediğim su gibi akıp gitmişti bu düşünce kafamdan geçtiğinde.
   “Sen” dediğime son kez baktığımda artık “sen” diye bir şey yoktu. Arkamda bıraktığım şeyi çöpe atmaya üşendim ya da bir an sanki yöneldim. “Sen” algısı ve aidiyet ikilisi yerini birbirinin içine geçmiş çizik, darbe, bere ve semboller yığınına bırakmıştı. Metne iyice baktım. Hiçbir şey anlaşılmıyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder