Öyküler

29 Ağustos 2011 Pazartesi

KAÇAK TAVUK

KAÇAK TAVUK


Eğri büğrü, boz tahtaların paslı demir bir çubukla zorla bir arada tutulduğu bahçe kapısı, gacırdaya gacırdaya tavuklar evrenine açıldı. Dört köşeye bir bir metal silindir dikilmiş, elbette onlar da paslı. Bunlarla tavukları korkutuyorlar, kaçmasınlar diye. Hani tarlalara korkuluk dikerler ya, öyle bir şey. Siğil kılıklı beyaz lekelerle bezenmiş, terli kırmızı kafalarıyla mantarlar, çiti takip ederek kümesin arkasında toplaşıyor, çürümek üzere. Bahçenin öte tarafına salatalık, biber ekilmiş. Salatalıklar, çoktan çiçeklerini patlatmış, toplanmayı bekliyor, bazıları el değmeden toprağa gömüldü gömülecek. Biberlerle birlikte sanki tavukların üstüne üstüne yürüyorlar. Kümesin hemen önünde bir musluk, biteviye kıvamlı bir su akıtıyor, zaman geliyor, suyun akışı, tavukların en tiz perdeden sesini bile kesiyor. 

Horoz, civcivler, piliçler, tavuklar, kendilerine ayrılmış küçücük alanda darı yiyor. Bariz hiyerarşi gözden kaçmıyor. Merkezde horoz ki en parlak, en renkli tüyler onda, en güçlü gırtlak onda, en besili o. Piliçler, civcivler hep gölgesinde kalıyor, korkuyorlar da biraz. Tavuklar hep endişeli, ortalığı velveleye verirken, birkaç ufaklık eziveriyorlar ama zaten genelde kümesteler. Görevleri var. Civcivler, bu küçücük yerde, genelde dünyaya yeni gelmiş olmanın şaşkınlığıyla, hiçbir şeyin farkında değil ama piliçler, içinde bulundukları gerçekliğe uyanmış, kendi aralarında fikir alış verişinde bulunmaya başlamıştır çoktan. Kim kimmiş, gelecekte onları neler beklemekteymiş, bu soruları sorma vakti gelmiştir artık. Kurumlu kolluk horozun gölgesinde inadına inadına fısıldaşır dururlar.

Gagasının üstünde pörsümüş bir tutam mavi etiyle bizim tavuk da yemine eğilirken bir an durdu, piliç günlerini hatırladı. Kimsenin bahçeden kaçmadığı varsayıldığında, herkesi bekleyen gelecek aynıydı. Tavuk olduktan sonra, akan musluk, çürüyen salatalık ve mantarlar ile paslı silindirlerin gölgesinde, horoz tarafından düzenli olarak bellendikten sonra kuluçkaya yatmak, yumurtlamak, yumurtladıktan sonra işlevsizleşene dek yine yumurtlamak. Bazı piliçler buna geleceksizlik diyordu, birçok piliç “Başka ne yapabiliriz ki? Düzen bu, dışarıda ürkünç mü ürkünç bir dünya var, yolda denk geleceğimiz kümes kaçkını horozlar çok daha insafsız. Hem kaçmaya kalksak ne yaparız? Bezip de dönmek istesek, ardımızdan gelen onca piliç yerimizi almış olur, geri de dönemeyiz.” gibi lafları ve bunun muhtelif varyasyonlarını döndürüyordu. Mavili tavuk, piliç günlerinde bu kaygılara sırtını dönmeyi bilmişti. Korkmak istemiyordu, kulağının tıpasını birazcık oynattığı an bu korkular ondan beslenir, onu felç eder bırakırdı. Ne kümessiz horozlar, ne yerine geçip onu yuvasından edecek piliçler, dünyasını açıklamıyordu. Bir iki piliç arasında dönen “fabrika” lafına takmıştı oysa. Fabrika ne menem bir yerdi? Buradan çok daha iyi olduğuna hiç şüphe yoktu. Burada her tavuk, kümeste rehavet içerisinde, kümesin iki adım ötesinde kaygıdan biteviye gıdaklamayla ömür geçiriyordu. Peki, kümes dışında hayat neydi? Hayallere kapılır giderdi. Şimdi kapılıp da, yemeden içmeden kesildiği gibi.


Mavili, tavuk olarak, en çok horozdan tiksiniyordu. Türlü numara çevirip, horozun tepesine binmesinin önüne geçmenin bir yolunu bulmuştu. Niye tiksinmesin? Horoz, tüm cakasıyla gelir, bir tane seçer işi bitene kadar zavallının kafasını ha babam de babam gagalardı, kurban tavuk can havliyle gıdak gıdak küçük dili ağzının dışına dökülene dek bağırırdı da, horoz beyimizin keyfi yerine gelmezdi. Beyefendi bununla da kalmaz, işi biter bitmez bir tanesini daha küfeye getirir, o bitmek bilmez görünen enerjisi sünene dek devam ederdi. Mavili tavuğun gözünden iğrenç, sefil, pespaye manzara buydu da, horozun açısından? Biçare, en üstün, en iyi özelliklerle bezenmesine bezenmişti de, kümeste ve civarında, yani dünyasını çevreleyen sınırlar içerisinde, türünün tek örneğiydi. Tek horoz oydu, dost olabileceği, yarenlik edebileceği bir horoz daha var mıydı? Ve kendisinden olmayan, hatta tam tersi özelliklere sahip bir türle çepeçevre sarılmıştı. Kadını değildi o tavuklar, hayatta kalabilmek için haklaması gereken düşmanlarıydı. Sevişmiyordu, üremiyordu sadece beyhude yok etmeye çalışıyordu. Bu yüzden, böyle çalışkandı. Beyefendinin gözünden mavili tavuğun inadına görmediği gerçekler buydu da, horozun varoluşsal dertleri bu öykünün konusu değil.

Kaçacaktı, fabrika dediklerine kaçacaktı. Yepyeni, alın teriyle geçimini sağlayacağı, birey olarak ayakta kalacağı bir hayat. Fabrikada horoz da yok diye duymuştu. Umutlar, hayaller… Kaçma planı yapmamıştı, şansına güvenecekti. Kaç gecedir gözüne uyku girmiyordu, kim ne zaman uyur onu ölçüyordu. Hesaplarının sonunda horozun en derin uykusunun ötmeden bir saat öncesine denk düştüğünü, horoz uyurken herkesin ona uyduğunu, istisna olmadığını keşfetmişti. Geriye sadece kapıyı nasıl açacağı sorununu çözmek kalmıştı. Şafak sökmeden sessiz sessiz kümesin kilidini söktü, bahçe kapısına yaklaştı, demir çubuklara atladı, gagaladı, gagaladı, çubuğu oynatamadı. Herkes mışıl mışıl uyuyordu. Onca zahmetten sonra, azmetti çubuklara kadar kanatlarını çırptı ve mucizevi biçimde başardı da. Gözleri kümesin ötesinde uzanan dünyaya açılmıştı. Ve o gözler bir kez açıldı mı, artık geri dönüş söz konusu olamazdı. Koşuş o koşuş. Yarış atları gibi boynu bir ileri bir geri, soluk soluğa gidiyordu. Yanda içinden çıplak toprağın göründüğü, kısa çimlerle kaplı tepecikler, derme çatma sarı sarı evler su gibi akıyordu. Bir süre sonra arkasından kimsenin gelmediğini fark edip yavaşladı. Öteki kümesler, öteki hapishaneler artık geride kalmıştı.


Fabrika dedikleri, yer yer yeşil boz boyaları dökülmüş, içinden yer yer sıvasının göründüğü, güherçileli duvarlar tarafından sur gibi kuşatılmış bir yer ve onun içinde kalan hangardı. Tavuğun yüzünü döndüğü noktanın sol gerisine sütlü gri, yüzeyi içbükey, yüksekliği ile eni neredeyse eşit, kesik koni biçiminde bir baca oturtulmuştu. Bacadan koyu gri, çürük yumurta kokulu, geniş, şişman bir duman yükseliyordu. Duvarları geçerken, mavilinin kalbi heyecandan güm güm atıyordu. Hangardan içeri daldı. İçerisi, üretim sürecinin nasıl işlediğini gösteren, teşhirlik üç katlı bir mekândı. Birinci katta tavuklar delikli, küçük plastik sepetler içerisine yerleştirilmiş, kafalarını delikten uzatarak önlerine yığılmış antibiyotikli yemleri tıkınıyordu. Saatte bir, bir metre hareket eden, bunun dışında hareketsiz kalan bandın solundan sağına doğru tavukların ebatları iyice büyüyor, pamuksu puf bir küreye benzemeye başlıyorlardı. En sağda ikinci kata çıkan merdivenlerin ayağında iki adam bekliyor, biri puf tavuklardan iki tanesini koltuğunun altına alıp yukarı çıkarıyor, diğeri tavukları yakalamasına yardım ediyordu. Merdivenin yaslandığı duvarın ortasındaki ışık kırmızı kırmızı yandığında, bandın boş kalan kısmı zemindeki bir deliğe doğru aşağı akıyor, bir turluk akışın sonunda zemine gömülmüş bant birinci katın sol kısmından yukarı çıkıyordu.


İkinci kat, iki bölüme ayrılıyordu. Yine katın en sağında iki adam, biri can havliyle gıdak gıdak gıdaklayan puf tavuğun boynuna önce uyuşturucu enjekte ediyor, sonra bir damlalıkla makatından içeri kümesteki musluktan akan suya benzer, meyane gibi bir sıvı damlatıyordu; diğeri ise onu uyuşturulduktan sonra ampulle aydınlatılmış, yine teşhirlik, samanla doldurulmuş, camekân hapishaneye tıkıyordu. “Niye?” ve “Bu da neyin nesi?” diye sordu kaçak tavuk. “Bu işkence de ne?” diye sormaya kalmadan gözü üçüncü kata çevrildi. Tavukları camekâna tıkan adam bir süre sonra her hücreden yumurta toplamaya başlıyordu! Onları bir bir mukavvalara yerleştirip üçüncü kata çıkarıyor, üçüncü katta bir insan kalabalığı belli bir ritimde karmaşık bir işlem yaptıktan sonra, yumurtalar paketleniyor, paketler alt kata indiriliyor ve duvarla hangar arasında bekleyen kamyonlara dolduruluyordu. Bir yumurtlama evresi böyle tamamlanıyordu.  

Doğrudur! Bu fabrikada hakikaten de horoz moroz yoktu!  Her tavuk bileğinin hakkıyla ya da insan yardımıyla yumurtluyor, bir birey olarak varlığını iyice şişene kadar sürdürüyordu. Bu karmaşık düzenden şikâyet etmeye hakkı var mıydı? Kuluçkaya yatmak dışında… Gözleri dolu dolu oldu, gidecek başka yer bilmiyordu. Belki de gerçekten gidecek başka yer kalmamıştı. Mavili tavuk, hayatın kendisine kuluçka makinesi olma dışında fırsat bırakmadığı bir dünyada kamyonun varacağı tüm o omletleri, sahanda yumurtaları, çılbırları, lazanyaları, ıspanaklı börekleri düşündü ve kaçabildiği son noktaya kadar kaçtı.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder