Öyküler

21 Eylül 2011 Çarşamba

UYUYAN GÜZELDEN ÖNCE UYUYAN GÜZELDEN SONRA

UYUYAN GÜZELDEN ÖNCE UYUYAN GÜZELDEN SONRA

Kral ile kraliçe, hanesiyle ve tebaasıyla birlikte revaklı bir geçitte birleşen iki büyük kümbetten bir komplekste yaşardı. Sınırları kümbetin zeminini çevreleyen çift daire, bir şişman sekizden ibaretti. Yapının dışında kalan topraklar yabancıydı onlara; bir vakitler yerlerini yurtlarını harabeye çeviren afetten saklanmış, afetin bittiğini haber alamadıkları gibi, doluştukları sığınakta yeni bir halk yaratmış, buracıkta kalakalmışlardı. Eskiden her biri prizma oluşturacak kesinlikte kesilmiş taşlar zamanın acımasızlığına dayanamamış, köşelerinden epey törpülenmiş, git gide helâ taşına benzemeye başlamıştı. Her ne hikmetse her taşa ayrı ayrı gösterilen özen, taşlar bir araya getirilirken es geçilmişti. İyi bir sanatın kötü bir mühendislikle aynı cümlede buluşması gibiydi, iç içe geçmiyorlardı, gelişigüzel birbirlerinin üstüne atılmışlardı. Bu yığıntının adım adım tepe noktasını bulup düzgün iki yarı küre ve ortada sağlam bir boğaz oluşturması ancak tesadüfle açıklanabilirdi. Artık bu kalite ile kalitesizliğin uyumsuz biraradalığı fark etmiyordu çünkü taşların arasındaki her boşluktan fırlayan köse otları, ısırganlar, kenarları sararmış ebegümeciler, ısırgan otları, çimler ancak ilişkiselliğin anlam verebileceği zamanın üstünü, boşlukları doldurdukları gibi, örtüyordu.

Kümbetlerin tepe noktasında birer boşluk vardı, her ne hikmetse onca dikdörtgen prizmanın ortasında, sekizgen içine çizilmiş birer çember bırakıyordu. Bu çemberlerin üstüne ise kan aldırmak için hastaların sırtına sıra sıra yapıştırılan vakumlardan yer leştirilmişti. Kompleksin içine vakumlardan ışık sızıyor ve onlar da ışığı kırıp iki kümbete yayıyordu. Bir tuhaflık da ışığın kümbetlerin tepelerinde kendini gölgeler içine gizleyip, zemine boğuk ve loş, pat diye düşüvermesiydi. Aslında “pat” sözü olabilecek en yanlış ifade çünkü ışık düştüğü yeri yayıla yayıla sessizliğe boğuyordu. Kral ve kraliçenin yeri yurdu böyle aydınlanıyordu. Işığın verdiği hava yüzündendir ki ikili kadar hanesi ve tebaası da ıpıssızdı. Işık yansıyıp, soluk alevler gibi zeminin sert çizgilerini dağıtırken, kendilerinden gelen sesin kümbette yankılanmasına engel olamazlardı.

Lanetli ufaklık, doğmadan önce dahi durum böyleydi. Her vakumun hizasında, sol dairenin ortasına bir taht sağ dairenin ortasına diğer taht yerleştirilmişti ve secdeye varmış bir kalabalık, kimi kızıllar kuşanmış, kimi keten çuvallar bürünmüş, tahtları sekiz çeviren bir şeytanminaresi kafası gibi çevreliyordu. Kral ve kraliçe birbirinden ayrı mıydı bu düzenleme içerisinde? Pek sayılmaz, ellerine tutuşturdukları saydam bir sicim geçitten dolanıyor, onları birbirine bağlıyordu. Biri ötekine bir söz söylemek istediğinde sicimi çekiyordu, karşı taraf da ne dendiğini çok iyi anlıyordu. Zaten anlayacak, anlaşacak birbirlerinden başka kimseleri kalmamıştı. Kümbetin tüm ıpıssızlığına rağmen, ne kızıllar ne keten rengi çuval bürünmüşler dır dır yokluğunda fısıltıyı eksik etti. Işığın sert çizgileri bulandırdığı her yerde hafif hafif mırıldanarak dalga dalga ikilinin kanına girdiler. Onların soy kütüğünü umursayacak halleri kalmamıştı oysa. Tek bildikleri korunmak, hep korunmak… Kümbete kapanmak… Hadsiz hudutsuz korkunun verdiği asılmış, ifadesi donmuş iki surat, tahtlarına çökmüş, ne zaman indirileceklerinin tahminini yapmaya çalışıyordu. Onları bir arada tutan günah, bir arada tutan suç ve onları birbirine adayan, bir arada tutan bağ buydu: o en derin kapkara duygu. Atlatamamışlardı kümbete yerleşmeden önce kaçtıkları afetin etkilerini, afeti unutmuşlardı da afetin etkileri üstlerine demir külçe gibi oturmuştu.

Bunca hassaslaşmış bünyeler fısıltıya yara gibi açık olur. “Kim ne demiş?” “Kim arkamdan ne demiş?” “Ne demek bu şimdi?” “Ne anlama geliyor?” “Bu söz bana dokunuyor.” “Her söz bana dokunuyor.” “Bize” değil de, onları birbirine bağlayan sicime rağmen, ayrı ayrı “bana” diye sormalarından daha doğalı olamazdı. Her türlü bağa rağmen korku tek kişiliktir. Ama yine de birbirlerine yaslandılar, yaslanacak kimse yokluğunda. Elbette tebaası ve elbette ikinci dereceden akraba aristokrattan ibaret haneleri hem külliyen düşman hem zoraki müttefikti. Kümbet dışında kalan her şeyin tasavvur edilemez ama tasavvur edilmeye girişilmiş uzaklığından doğan o görünmez düşman pençesine düşmüş ya da düşmekte olan ya da düşmesi muhtemel kral ve kraliçenin, hanesi ve tebaasından başka sığınacak kimsesi yoktu. Onlara göre korunmanın tek yolu soy kütüğünün sonunu getirmekti, halka göre tek umut onları yönetecek yeni ve iyi kuşaklardı, aristokratlara göre tek çıkış yolu krallıkla kan bağını pekiştirmekti (bu zihniyete göre her aristokratın çıkarı ötekisiyle çelişiyordu.)

Öyle bin bir halk masalı, birkaç asil dalaveresiyle bir ritüel hazırlayıp, kral ve kraliçeyi geçitte buluşturup pis pis sırıta sırıta yuvalarına çekildiler. Aradan bir zaman geçti, bir sonuç yok. Biraz daha zaman geçti. Sonunda kraliçenin karnı şişmeye başladı. Vakti geldiğinde, sonuç kızıllar ve keten çuvallar bürünmüşler açısından ciddi hüsran oldu. “Bir kız!” Halk, hayal kırıklığına uğradı çünkü kızlardan kahraman olmazdı, hane üzüldü çünkü soyunu erkek silsilesi üzerinden kuran bir aristokrasiydi onlarınki. Yine de belli etmediler, içlerine attılar. Bir çocuk istemeye daha yüzleri olmadı ya da bazı aristokrat klikleri diğer kliklere nazaran daha farklı planlar hesaplar yaptı da en son onların fısıltısı galip geldi. Bebeğin döşeğine hediyeler yığdılar, sonunda zavallının yüzü bile görünmez oldu.

Kümbet kompleksine sıkışmış halkın geleceği için önemli bir andı. Sessizlik ritüeliyle ortak bir dilek dilenecek, böylece kümbetin geleceği belirlenecekti. Kral ile kraliçe dâhil hepsi, nefesini tutup dileğini diler dilemez, keten rengine bürünmüş bir boşboğaz birden mır mır mırıldandı. Ortak dilek dışavurulmuş oldu. İfade edilmiş dilekler gerçekleşmezmiş. Küçük prenses sonsuza dek yaşamayacaktı, yani ya insanüstü değildi (ki iki insandan bir insanüstü varlık nasıl çıkar?) ya da küçük prenses silsilenin devamını getiremeyecekti. Bu ikinci seçenek, tahmin edilesi sebeplerden aristokratları hepten üzdü, kimsenin torunu kral olamayacaktı. Tüm planlar boşa çıkmıştı. Halk da epey üzüldü çünkü kendi kendilerine kurup kaldırdıkları masal bir dokunuşta yıkılmıştı.

Tüm ümitlerin, hayallerin, düşlerin söndüğü yerde onları mutlaka bir söndüren vardır. Kendi kendilerine sönmezler. İşte, kümbetin vakumlu tepelerinden birine, kral ve kraliçe dâhil kimsenin bilmediği, ahşap bir odacık, o odacığa da her dileği tersine çeviren bir çıkrıkçı ihtiyar nine saklanmıştı. Odanın tabanında aşağıdaki boşluğa açılan, herkesin görünebileceği bir kapak olsa da, bebek doğana dek açılmamıştı. Bebek doğmadan evvel çıkrıkçı kadın var mıydı? Bilinmez. Bebek büyürken çıkrıkçı kadın var mıydı? Bilinmez. Bilinen tek şey vardı, o da çıkrıkçı kadını lanetli çocukcağız dışında kimsenin görmemiş olması.

Bir zaman oldu ki kız ergenliğine vardı. Tam da biriyle eşleştirilip silsilenin devamını getirme görevini masalsı biçimde yerine getirme yaşıydı. Tebaa unutmuştu, dileğin bir vakitler tersine döndüğünü, alabildiğine uydurmuştu kahraman yabancıyı. Kral ve kraliçenin ödünü patlatacak bir yabancı. O gelmedi. Ve aristokratlar soğuk mantıkla, bin bir meşakkatle çektiler soy kütüğü çizgilerini, her ortaya atılan fikir diğeriyle çelişiyordu. Kısacası, kızcağıza bir an evvel içlerinden bir koca bağlamak isterken, kimseyi koca diye beğenememeden ibaret çatışmaları ve sonucunda günlük bir akraba gürültüsü. Her bunalan kız gibi o da kaçacak delik aradı ve deliğini buldu. Nasıl buldu? Bilinmez. Odacığa ilk girdiğinde çıkrığın başında tülbendi ensesine hafif düşmüş, kır saçları darmadağın, esmer tenli, koca yeşil gözlü, yüzü kırışıktan geçilmeyen ihtiyara baktığında hayretten dona kaldı bir süre. Ve sonra kümbete sığınıldığından bu yana duyulmamış tizlikte bir sesle bağırdı. Ama bu bağırış bir azar değil, hayatı boyunca sesini doğru düzgün kullanmayı bilmemişlikle merakın karışımıydı. “Sen de kimsin???” Kadın sükûnetini koruyarak son defa çıkrığını çevirdi, hafif yaşlı gözlerle ve duru bir sesle cevap verdi. “Ben senim.” Tam o anda birleştiler ve yok oldular. Geriye de tanıksız bir yok oluş hikâyesi bıraktılar.

O kadar büyük bir darbeydi ki tebaaya da, aristokrat hanesine de ve o kadar bilindik ama dehşetengizdi ki kaç zamandır sonlar arasında bu sonun da hesabını yapmış olan kral ve kraliçeye de… Uyumaktan başka yapacak şey kalmamıştı. Uyurken mırıldanıyordu hepsi birden, “Ne güzel günlerdi onlar! Uyuyan güzelimiz ölmeden önce…” “Ne bereket, ne bolluk, ne ihtişam! Uyuyan güzel hayattayken…” “Ne kadar parlak günler yaşamıştık, ne kadar övünsek az! Ah! Keşke! Uyuyan güzel ölmeseydi…” “Ne kadar güçlü kahramanlarımız vardı, bir kılıç darbesiyle seksen kelle koparan!” Mırıl mırıl mırıldandıkça, olmayan bir geçmişi su gibi bir hatırlıyor bir unutuyorlardı. Mırıl mırıl mırıl… Hep aynı taşlar, hep aynı otlar, tek hikâye: Uyuyan Güzelden önce ve Uyuyan Güzelden sonra.

13 Eylül 2011 Salı

BİR KARTPOSTAL

Ardına dek açılmış, kireçlenmiş tahta çerçeveli pencereler bahçeye bakıyordu. Bahçe dediğim bir karış toprak ve tek ağaçtan ibaret. Rengi griye dönük, kıvamlı bir çorba gibi kabarmış çamur desem daha doğru olur. Üstünde kel kafanın birinden kovulmayı bekliyormuşçasına eğilip bükülmüş birkaç yoluk sararmış uzun ot. Otların içinde dönenen birkaç serçe göze çarpıyor. Toprağı eşeliyor, gagalıyorlar. Haliyle çamura bulanmışlar, çamur da kanatlarında kuruyuvermiş. Minicik bedenlerinin giderek ağırlaşmasına bakmadan eşeleniyor, kabartıların içine daha da batıyorlar. Topraktan damar damar fırlamış, köklerini taşımakta zorlanan ağaca gelince onu zar zor ayakta tutan çamurun tersine kupkuru. Kısır ve kuru bir ağaç, gövdesi pul pul, çıplak dalları umarsızca göğe uzanıyor. Dallar ince, hangi çocuk istese güç kullanmadan hepsini kibrit çöpü gibi bir bir kırar. Kırık bir el gibi göğe yükseliyorlar. Göğün rengi martı çığlığıyla dolmuş taşmış, insan kendini seslere çok kaptırırsa acı mavi; ‘Bildiğin gök.’ diye bakarsa öğleüstü güneş tepede bulutsuz gök mavisi. Fakat ikinci yoldan gitmek bu bir karışlık yerin anlamını yadsımaya kadar giderdi.
Bu noktada bahçeyi kendi haline bırakmak, gözlerimi hastanın yattığı yere odaklamak isterim. Odayı döşeyenler, biraz zevk sahibi olsalar tutarlılık namına odayı da beyaza boyardı. Hem böylece yatağından sarkan hastaya hatırlatılması gerekeni hatırlatacak beyaz renk onu yumurta akının sarısını sardığı gibi sarar, her nesne ona ya bir an önce gitmesi ya da iyileşme uğruna her türlü işkenceye katlanması gerektiğini söylerdi. Beyazın her zaman böyle ikili bir anlamı olmuştur. Hastanın vârisleri rengin sunduğu bu muammaya gereken önemi vermemiş, odayı baştan aşağı kiremit rengine boyamış. Duvarlarla yetinmemişler, raflarını boşalttıkları kütüphaneden, masaya, sandalyeye, duvarlara insanın midesini bulandıran renge bulamışlar. Bu da yetmemiş origami hobisine kendilerini kaptırmışçasına her şeyi muşambayla kaplamışlar. Bari masanın üstündeki çiçeği bıraksalarmış demek isterdim ama masaya çiçek koymayı zaten unutmuşlar. Bahçelerindeki otlar onlara yetmiş demek. Otlar dışarıdan bakarken gelmiş vazonun üstüne konmuş gibi eksiği tamamlıyor. Oysa pencereyle zemin arasında büyük bir mesafe var ve otlar da çok uzun değil. Bu göz yanılsamasını bir faydaya bağlayabilecek olsaydık ona mucize derdik ama tüm gereksizliğiyle gözümüzden kaçmaya devam ediyor. Hastanın hali mecali yok, yakınları ise gözünü hastaya dikmiş. Vazo, hiçbir zevke ve ihtiyaca hitap etmeden, otlarıyla kala kalıyor.
İşte hastanın baktığı dışarısı ile bulunduğu içerisi bunlardan ibaretti. Üstünde kolları dışında hiçbir ayrıntısı olmayan kirli beyaz kenevirden dümdüz bir gecelik ve geceliğin tam ortasında makasla kesilmiş bir yarık. Yarığın ortasından fırlamış kıllı bir bira göbeği ile yana kaykılmış kum tepeciğinden göbek deliği. Adam sanki vakti zamanında doğum anıyla bağlantısını koparmak istememiş de karşı koyuşu deliğin çevresinde böyle bir iz bırakmış.  Yorgansız, yorgun argın, zar zor nefes alıyor. Bu bitkinlik yüzüne enselenmiş bir suçlu ifadesi vermiş. Aşağı bakıyor, yüzünü kaplamış kıllar, o üç günlük sakal, bu izlenimi pekiştiriyor. Bu sebepten, yüzündeki ifadeyi okumak zor olsa da, insan ilk bakışta içine biraz enerji aşılandığında onun dünyanın en kötü kalpli adamına dönüşebileceğine rahatlıkla inanırdı. Oysa bu bitkinliği yaratan kötülük her neyse, silindiğinde, adam sıradan, etliye sütlüye bulaşmayan bir aile reisine de dönüşebilirdi. Suçludan ziyade kurban denebilir mi? Sanıyorum bu sorunun cevabı kötülüğün nereden geldiğinde gizli. Öyleyse yapabileceğimiz tek tahmin var. Görebileceği bütün kötülükleri görmüş de seyirci kalmak zorunda kalmış ve bu seyirci kalışın sonucu bitap düşmüş eylemsizleşmiş. Eylemsizse iyi ya da kötü olamaz, öyleyse o eski aile reisi eylemsizliği varoluşunu korumuş. Fakat kötülüğe şahit olmuş, öyleyse kötülük içine girmiş. Ne kadar hasta olduğunu düşünürsek, çürümekte olan bir beden kötüdür çünkü değişime, hem de yozlaşma yönünde bir değişime, işaret eder ama hasta kişi aynı zamanda edilgendir. Aynı noktaya yeniden ve yeniden dönersek, edilgen iyi midir kötü müdür? Nesnel bir bakış açısı (en azından benim bakışım) bu soruların cevabını veremiyor ama insanı hayata bağlayan o olmazsa olmaz iyimserliğe dayanarak bütün sorulara son vermek istiyorum.


Bu adam iyidir çünkü bütün maruz kaldığı kötülüğe rağmen kötülük yapmayarak iyilik durumunu büyük ölçüde korumuştur. Ama bu adam iyi olamaz çünkü…


 Bunlar hakkında hiçbir fikir yürütemeyeceğimiz belli çünkü bu soruların cevabını empati kurmadan vermek imkânsız. En azından sezgisel olarak bu adama iyi demek zorunda olduğumun bal gibi de farkındayım. Empati kartı da buradan çıktı. Varsaymıyorum öne sürmek zorunda bırakılıyorum. Sağduyu dışı bir iddian olursa, kendini zavallı hastaya sinsi sinsi kötü demeye kaptırmak yerine düşüncelerin yüzünden herkesin sana avaz avaz bağıracağını düşünüyorsan önce yargı nesnenle empati kur. Oysa şu adamla empati kurmamız için aynı konumda olmamız gerekirdi. O şu an düşünemiyor, bense şıkır şıkır düşünüyorum. Tam da bu sebepten hastayı daha fazla yargılamak istemiyorum. Düşüncelerim bir suçlununki kadar ağır, acı ve mantık hatalarıyla dolu. Yüzüne bakmak beni yoldan çıkardı. Pencereden dışarı bakıyor. İyi ki artık yüzü aklımdan çıktı. Yatıştım.


Kiremit oda sakinlerine dönmek gerekirse, işte bu hastayı çevreleyen onlardı. Tüm alacaklılar gibi renksiz, yüzü olmayan adamlar. Bir avuç dolusu dolmuş, yanlarında çoluk çocuklarını da getirmişler. Sanki onları eğitmek, onlara örnek olmak istiyorlar. Bir adama ve bedenine yapışmış son kırıntılar, biçare bedensiz kalıncaya dek, ondan nasıl ayrılır bak, gör, öğren! Bak, gör ve öğren! Ama çocuk her yerde çocuktur, burada da öyle. Pek bir şey öğrenecekleri yok, sürprizden odaya sızmış kara kedinin peşindeler. Sırtını bükmüş, kuyruğunu kıvırmış ve yüzü olmayan oğlanlara sürünüyor. Doğaldır ki hatta zorunlu olarak oğlanlardan biri kedinin kuyruğunu çekiyor. Onun da çıkaracağı ders buymuş. Diğer yüzsüzler parmaklarını birbirine kenetler ve sessiz sessiz ayakta beklerken, hasta hâlâ dışarı bakıyor.
Onların sessizliği benim kafamı kurcalayan ikileme son vermiyor. İyi mi kötü mü, suçlu mu suçsuz mu? Bildiğim bir şey var; suçlu ile kötüyü zorla birbirinin yerine koyduğumda dahi, terazide suçsuzun karşısındaki kefeye denk gelmiyor ama bazen de geliyor. Suçsuzun bazen handiyse günahsızın eşanlamlısı olduğunu düşünürüm. Öyleyse suçsuz ancak ve ancak iyidir. Ama suçsuzu bir hukuk sistemi içerisinde sistemin aşılamaya çalıştığı doğruları reddetmediği oranda etliye sütlüye bulaşmazken de düşünebilirim. Mesela öyle bir borçsuz adam düşünüyorum ki hayatta ne kötülük ne iyilik yapmış olsun. Ne zavallı bir adamdır bu! Görünmez adam! Külçe ağırlığında hiçten bir varoluş. Peki, bu adam suçsuz diye iyi olmak zorunda mı?
Fakat hastamız onlardan değil, zira yüzü çamaşır suyuyla yıkanmış alacaklılar onu bekliyor. O kadar yorgun bir surat ki! Böyle bir yorgunluk günahtan ne kadar arınmış olabilir ki? Alacaklı olsam utanırdım. Bu suratı hazmedemiyorum. Kime rağmen direniyor? Direnecek mecali de kalmamış ki! Düşüncesi kalmamış bir varlığa kim suçlu, günahkâr ya da kötü diyebilir? Fakat bugün adamımızın bu durumda olması geçmiş kayıtlarını yargı dışı bırakma hakkını verir mi ona? Yine bir ikileme düştüm. Bu haliyle geriye can vermekten başka bir hakkı kalmamış olsa gerek. Ne kadar hak o kadar borç, borç eşittir suç. Fakat yine içimdeki dürtüler onu kötü ya da iyi olarak yargılamam için içimi kaynatıyor. Kötülükle itham edeceğim ise dünden belli. İbre hep kötülüğe eğiliyor. Geçmiş kayıtlarına ulaşamadan, salt varoluşundan dahi arınmış bir varlığı yargılıyorum, yargılıyorum.

 
İşte En Son Gelen, kiremit rengi kapıyı hışımla açıp rüzgâr gibi içeri daldığında duygu durumum bu minvalde gidip geliyordu. Doğaldır ki ve zorunlu olarak simsiyah giyinmişti. Parlak siyah, tüm gırtlağını sarmış, dar, kalın kumaştan, çivi gibi ütülenmiş ayak bileklerine kadar inen bir elbise. Artık birileri için gitme vakti geldi demek. Alacaklılar kendilerinin saydıkları bedene yapışmış son kırıntıları toparlamadan apar topar gitmek zorunda kaldılar. En Son Gelen asla beklemez, o geldiyse zaten o en son an gelmiştir. Tertemiz yüzüyle hastaya bakıyor ve sandalyeye ani bir hareketle oturuyor. Senelerin getirdiği uzmanlıkla tertemiz, çıkık eklemli, upuzun parmaklarıyla elini hastanın karın bölgesindeki yarığa daldırıyor. Hasta yavaş yavaş soluyor.
En Son Gelen anladı ki, gelenlerin bedene yapışmış kırıntıdan anlaya anlaya anladığı şu kıraç bahçe. Gülmek istiyor ama gülmek ona yasak ve gülmemeyi öğrenmek için çok uzun bir yol kat etmişti. Hastayla birlikte dışarı bakıyor. Yoluk ağaç kendini köklerinden ayırmak ve düşüvermek istiyor. Hastanın nefes alacak hali kalmadı. Çenesi düşüyor, salyası akıyor. En Son Gelen elini yarıktan çıkarıp salyaları çeke çeke bir çabuk top yapıyor ve sağ kolunda asılı, kadınların düğünlerde, nişanlarda takmaya meraklı olduğu çantalara benzer parlak siyah, küçük, işli ve saplı bir çantayı açıveriyor, topu içine sıkıştırıyor. Alıştığı üzere ve çok meşgul olduğundan hızla kapıyı çekip çıkıyor. Ağırlaşmış bedenin ortasındaki yarık kendi kendini dikerken, içime oturmuş suçlu sıfatı kulağımdan vız diye çıkıveriyor.


 



5 Eylül 2011 Pazartesi

GİT GİDEBİLDİĞİN KADAR


Tozdan camları görünmeyen, camgöbeği minibüsten elinde koskoca tangır tungur bir bavulla indi. Güneş tepedeydi, rüzgâr esmiyordu, hava nemden yere yapışacaktı. Minibüs uzaklaşırken, ardında gevrek bir gürültü bıraktı. Ses, sanki dağılmadı, yankılanmadı da, kesilmiş gibi birden yokluk oldu gitti.
Sütlü gri, mıcırlı yola inerken tökezledi. Tek şerit öylesine uzanan bir yol, tepesinde dağ, altında etek ve zirveye değin boz, etekler toz toprak. İşte aşağıya doğru bavulunu çeke çeke sürürken ve iki adımda bir iki büklüm olurken gittiği yol buydu. Sabrı elindeki ağırlık ve sıcak tarafından zorlanırken, denize ulaşmayı bekliyordu. Eteğin sahile dokunmasına biraz daha vardı, parmak boğumlarını mosmor etmiş bavulu salıvermek geldi içinden. Çok yorulmuştu ama onun için en değerli şey bu bavuldu, hatta tek şeyiydi, onunla bir olmuştu ve bir bir saydırdığında bile iki elini bavulun sapından bir an bile ayırmadı.
Denize indiğinde hâlâ gidecek yolu vardı. Bir kasaba arıyordu, daha doğrusu o kasabayı çünkü bu sahil şeridinde başka kasaba, o kasabada da kimse yoktu. Yorgunluktan kendisini taşıyamaz hale gelmişti ve bir an önce herkesten uzak bir barınağa ihtiyacı vardı. Denize şöyle bir baktı. Sahilin denizle birleşen şeridinin balçık tadındaki koyu kahverengisi kendini yavaş yavaş sıtma sarıya bırakıyor, oradan ince hastalığa tutulmuş bir suratı hatırlatan yeşil denizle birleşiyor, deniz ileride acımtırak bir laciverte dönüyor, uzanıyor uzanıyor ve ufukta gökle buluşuyordu. Gök denizle tezat oluşturacak kadar açık ve lekesizdi. Zira bu nemli, esintisiz, yapışkan sıcağı başka hiçbir göğün taşıması mümkün değildi. Ama bavulunu sürürken, bunun üzerinde çok durmadı ve yürümeye devam etti. Durduğunda bile bavulu tutmaya devam ediyordu.
Şerit içeri doğru girmeye başlayınca, geldiğini anlamıştı. Bu kasaba az ötede böyle bir oyuntu, küçücük bir oyuntu kenarına kurulmuştu. Bir dizi tek katlı, iki katlı, pencereleri açık, tül perdeleri havalarda uçuşan, tokmağı paslanmış ahşap döküntüyü geçtikten sonra rastgele iki binanın arasına sızdı ve gitti gitti, sola döndü, baktı. Kurumuş sarmaşıklarla kaplı, üç katlı taş bir binaydı.  Pencere pervazları, adeta binanın cephesine inat, zevksizlik abidesi bir çivit mavisiydi, kapısı ardına kadar açıktı. Kapısı açık olan tek bina olmasından, onun bir pansiyon olduğu çıkarımında bulundu. Yanlış düşünmüştü ama başka türlü düşünme lüksü yoktu. Başka açık kapı bulacağını sanmıyordu. Yanlış düşündüğü kadar saçmalamıştı da, istediği son şey meraklı ya da en azından vukuata hassas sahibiyle bir pansiyondu. Girdi.
Birinci kattan ikinci kata zorlukla çıkarken, merdivenlerin gıcırdamasına şaşmadıysa da, basamaklar bavulu çıkarırken çöker mi diye kaygılanmaktan geri durmadı. Soluklanmak için durduğunda, bavuldan tangır tungur sesler gelmeye devam ediyordu. Bir iki basamak gömüldü ama merdivenler zamana direndiğinden midir nedir esnedi ve bu yükü kaldırmayı başardı. İkinci kata geldiğinde, odaların kapılarından sızan boğuk yavruağzını saymazsak tek ışık yoktu. Bavulunu kendine doğru çekerken loş koridorda yengeç gibi ilerliyordu. Kendi odasının kapısını omzuyla itti ve bavulu tam karşısında duran pencerenin altına yerleştirdi. Elleri sonunda serbest kalmıştı. Ellerini yıkamak için yer yer turuncu lekelerle kaplı lavaboya uzandı. Damla damla akan musluğun altına kanlı ellerini tuttu ve kalkmış derilerinin içini toprak sarısı suyla doldurdu. Biraz sızladı ama daha yapacakları bitmemişti. Kapıyı ürkerek kapadı. Keten krem rengi perdeler, güneşe doğru uçuşurken, her nedense kepenkleri indirmemeyi tercih etti. Kapıyı usulca örtüp dışarı çıktığında, rüzgâr tüm hızıyla odaya dolmuş ve kesif bir kokunun ağırlığı altında ezilivermişti.
Önce şüpheli bir durum olup olmadığını anlamak için mekânı ayrıntılı biçimde taraması gerektiğini düşünüyordu. İlk önce sahili şöyle bir turladı. Biraz deforme olmuş çakıl, bol bol siyah mor midye kabuğu, birkaç topuk taşı… Altında killi bir toprak, yer yer taşıp bu beyaz mor zemini sarıya boyuyordu. Kabuklara basmaması zaten söz konusu olamazdı ya, biraz da zevkten önüne geleni sırasıyla çıtır çıtır çiğnedi. Denize boş boş baktı. Uzaktan gelen midye kabuklarıyla aynı renkteki dalga katman katman kabarıyor, kabarıyor, rengini döndüre döndüre kendini sahile kusuveriyordu. Ne bir köpük ne en kirli denizden dahi beklenecek şeffaflık. Koyu, yoğun, krema kıvamında. İçi ürperdi, sebebini bilemedi. “Kokudandır.” dedi ama açıklamasına kendi de inanmadı. Sıkıldı, biraz da dağın tepesine doğru yürüdü, aşağıyı şöyle bir dikizledi.
Kasabanın yapısı çok basitti. Bir zamanlar yerleşim birimi olan, yani hep o tek ya da iki kat ahşap binalardan oluşan yığıntıyı kesen sokaklar, ne kadar düzensizdi. Pansiyon dediğini de ister istemez gördü. Sürünün kara koyunu gibi dursa da belirir belirmez düzensizlik onu kendine katıveriyordu. Bu sürünün, kendisinden uzaklaşıldığında, enikonu derli toplu bir yarım daire çizmesine şaştı. İçindeyken bütün doğrular, eğriler ve yaylar iç içe geçtiğinden bir karışlık yerde yön duygusu sağlam bir insan bile kaybolabilirdi ama dışına çıkıldığı an yarım daire ilginçleşiyordu. Fakat o ilginçten ziyade komik buldu çünkü yersiz yönsüz, ifadesiz, renksiz, kimsesiz, bu yüzden de tarihsiz sürüyü çevreleyen amfiteatr benzeri bir yapı keşfetmişti.

Daha tuhafı yarım dairenin dışına çıkana kadar amfiteatrı fark etmemiş olmasıydı, kendini kurtarıp dağa çıkana kadar semtin içinde olduğunu sanmıştı. Bu yanılsamanın sebebi, bir ihtimal, amfiteatrın topuk taşından kaba ve devasa bloklar merdiven olmuş, bir nebze yükselirken sahne diye içine semti almasıydı. Eğer seyirciyle oyuncu bir zaman diliminde var olduysa seyirci oyuncuya, oyuncu seyirciye karışmış olmalıydı. Bu durumda, semtteki tüm gezintisi boyunca, yüzünde bir sırıtış kayıp yer yön duygusuyla dolanırken, amfiteatra komedi sergileyen kendisi olmuştu. Yapının bir özelliği de çok az ayrıntı içermesiydi. Bunu kaba saba bulmuş, bu barbarlıktan tiksinmişti de tiksintisini yavan bir sırıtışla bastırmıştı.


İçindeki sevimsiz duyguların etkisiyle zirveye doğru yükselirken, tiksinti ve cezbe arasında kalmış, güvercinlerin kendi pisliğini yemesi gibi aşağı bakmaya devam ediyordu. Ters ters ilerlerken, ayak parmaklarının onu aşağı çektiğini sandı. Yuvarlanma korkusuyla bir anlığına durduğunda saatlerdir bakmaktan kendini alamadığı ve bu mesafeden kemere benzeyen yapıda bir tuhaflık sezdi. Blokların iç paralel eğrisini oluşturan iç kemerin tepe noktasında bir kımıltı vardı. İçinde tiksintisinin bastıramadığı bir merak uyanmıştı ama yapabileceği bir şey yoktu. İçeri girer girmez kendini ıssız semtte buluverecek, amfiteatrı gözden kaçıracaktı. Ya merakı ayaklarına ya ayakları merakına uydu ve başparmakları sızlaya sızlaya aşağı koştu.


Semtten antik yapıya ulaşabilseydi şunları görecekti. İşlevsel bakıldığında bu yapıya amfiteatr demek imkânsızdı çünkü amfiteatr seyirciler için yapılmıştır, oysa bu topuk taşlarından yığında seyircilerin arasından geçebileceği hiçbir geçit yoktu. Her basamaktaki topuk taşı kesintisiz bir yay çiziyordu ve bu yayların en sol ve en sağ noktalarından inen bir merdiven yoktu. Kat kat kemerler birbirine yüklendiği an yay bitiyordu. Tek istisna en alt kemerin tam ortasında bir figür, o figürün ortasındaki koca delikti. O delikten içeri bir boru döşenmiş olduğu varsayılabilirdi çünkü sanki içeriden bir tıksırık geliyordu ve tıksırık akis yapıyordu. Figürün, deliğin sol ve sağ yanına düşen simetrik, oval, gözbebeksiz, büyük gözleri vardı ve deliğin çevresini minik bir mercan örtüsü çevreliyordu ya da yapılacak en yakın tahmin buydu. Sanki hâlâ su altındaymış gibi kımıldamaya, sola sağa eğilip bükülmeye devam ediyorlardı.


Birden kendini semtte buldu. Amfiteatrı ne zaman geçtiğini anlamamıştı bile. Yerleştiği binaya girdi. Taraması güvenle sonuçlanmıştı. Bu kasabada kendisinden başka kimse, kimsenin de kasabaya başka yerden ulaşma ihtimali yoktu. Kapıyı kapadı, çırıl çıplak soyundu. Bavulu, kayışlarını çekiştire çekiştire, açtı. Birden odaya envai renkte kumaşla kaplanmış, ne idüğü belirsiz parçalar döküldü. Cam göbeği, koyu mor, kızıl, çingene pembesi… Her parça ayrı bir cafcaflı kumaş parçasına bürünmüştü, her kumaş toplu iğnelerle içindekilere tutturulmuştu. Teker teker, özenle toplu iğneleri çıkarttı, kumaşlar yere yayıldı ve minik bohçaların içindekiler meydana çıktı. Bunlardan birkaçını saymak gerekirse, iyice yıkanmış ve kanlarından temizlenmiş but, baldır, havsala, ayak, el vs. Yine aynı sabırla tüm bu parçaları lavabonun sağ tarafında kalan karyolanın üzerine bir bir, üç aşağı beş yukarı bir insan bedeni oluşturacak şekilde dizdi, eklemleri birbirine yaklaştırabileceği kadar yaklaştırdı. Son olarak, artık ifadesi kalmamış, çenesiz, gözleri akmış, kafa derisi yer yer kalkmış kelleyi de boyun bölgesinin üstüne yerleştirdi ve üstüne hafifçe oturdu. Ahlamaya ve oturduğu yerde kımıldanmaya, gidip gelmeye başladı. Bir süre sonra kontrolden çıktı ve gel gitleri hızlandı. Ahları pansiyonun dışına taşmıştı.
İşte kasabayı kasabalıktan çıkaran da bu haddini bilmezlik oldu. Bütün semt zangırdamaya, evler birbirine geçmeye, deniz şiddetini biriktirmeye başladı. Amfiteatr pelte gibi titriyordu, merkezindeki figürün deliğinden kahverengi sıvı ifrazını semtin içine akıttı. Koyu sıvı ilk önce aksıra aksıra delikten boşanıyor sonra kıvrım kıvrım denize karışıyordu. Pelte, semt yığınını kucaklarken, kanalizasyon şiddetini biriktiren deniz dalgalarının sahilde açtığı boşluğun altına sızmaya başladı. Deniz dayanamadı ve tüm gücüyle halı gibi bu komedinin üstünü örttü. Böyle bir anda dahi o kendini bilmezlik ölünün olmayan çenesine cüret edebilmişti.