Öyküler

13 Eylül 2011 Salı

BİR KARTPOSTAL

Ardına dek açılmış, kireçlenmiş tahta çerçeveli pencereler bahçeye bakıyordu. Bahçe dediğim bir karış toprak ve tek ağaçtan ibaret. Rengi griye dönük, kıvamlı bir çorba gibi kabarmış çamur desem daha doğru olur. Üstünde kel kafanın birinden kovulmayı bekliyormuşçasına eğilip bükülmüş birkaç yoluk sararmış uzun ot. Otların içinde dönenen birkaç serçe göze çarpıyor. Toprağı eşeliyor, gagalıyorlar. Haliyle çamura bulanmışlar, çamur da kanatlarında kuruyuvermiş. Minicik bedenlerinin giderek ağırlaşmasına bakmadan eşeleniyor, kabartıların içine daha da batıyorlar. Topraktan damar damar fırlamış, köklerini taşımakta zorlanan ağaca gelince onu zar zor ayakta tutan çamurun tersine kupkuru. Kısır ve kuru bir ağaç, gövdesi pul pul, çıplak dalları umarsızca göğe uzanıyor. Dallar ince, hangi çocuk istese güç kullanmadan hepsini kibrit çöpü gibi bir bir kırar. Kırık bir el gibi göğe yükseliyorlar. Göğün rengi martı çığlığıyla dolmuş taşmış, insan kendini seslere çok kaptırırsa acı mavi; ‘Bildiğin gök.’ diye bakarsa öğleüstü güneş tepede bulutsuz gök mavisi. Fakat ikinci yoldan gitmek bu bir karışlık yerin anlamını yadsımaya kadar giderdi.
Bu noktada bahçeyi kendi haline bırakmak, gözlerimi hastanın yattığı yere odaklamak isterim. Odayı döşeyenler, biraz zevk sahibi olsalar tutarlılık namına odayı da beyaza boyardı. Hem böylece yatağından sarkan hastaya hatırlatılması gerekeni hatırlatacak beyaz renk onu yumurta akının sarısını sardığı gibi sarar, her nesne ona ya bir an önce gitmesi ya da iyileşme uğruna her türlü işkenceye katlanması gerektiğini söylerdi. Beyazın her zaman böyle ikili bir anlamı olmuştur. Hastanın vârisleri rengin sunduğu bu muammaya gereken önemi vermemiş, odayı baştan aşağı kiremit rengine boyamış. Duvarlarla yetinmemişler, raflarını boşalttıkları kütüphaneden, masaya, sandalyeye, duvarlara insanın midesini bulandıran renge bulamışlar. Bu da yetmemiş origami hobisine kendilerini kaptırmışçasına her şeyi muşambayla kaplamışlar. Bari masanın üstündeki çiçeği bıraksalarmış demek isterdim ama masaya çiçek koymayı zaten unutmuşlar. Bahçelerindeki otlar onlara yetmiş demek. Otlar dışarıdan bakarken gelmiş vazonun üstüne konmuş gibi eksiği tamamlıyor. Oysa pencereyle zemin arasında büyük bir mesafe var ve otlar da çok uzun değil. Bu göz yanılsamasını bir faydaya bağlayabilecek olsaydık ona mucize derdik ama tüm gereksizliğiyle gözümüzden kaçmaya devam ediyor. Hastanın hali mecali yok, yakınları ise gözünü hastaya dikmiş. Vazo, hiçbir zevke ve ihtiyaca hitap etmeden, otlarıyla kala kalıyor.
İşte hastanın baktığı dışarısı ile bulunduğu içerisi bunlardan ibaretti. Üstünde kolları dışında hiçbir ayrıntısı olmayan kirli beyaz kenevirden dümdüz bir gecelik ve geceliğin tam ortasında makasla kesilmiş bir yarık. Yarığın ortasından fırlamış kıllı bir bira göbeği ile yana kaykılmış kum tepeciğinden göbek deliği. Adam sanki vakti zamanında doğum anıyla bağlantısını koparmak istememiş de karşı koyuşu deliğin çevresinde böyle bir iz bırakmış.  Yorgansız, yorgun argın, zar zor nefes alıyor. Bu bitkinlik yüzüne enselenmiş bir suçlu ifadesi vermiş. Aşağı bakıyor, yüzünü kaplamış kıllar, o üç günlük sakal, bu izlenimi pekiştiriyor. Bu sebepten, yüzündeki ifadeyi okumak zor olsa da, insan ilk bakışta içine biraz enerji aşılandığında onun dünyanın en kötü kalpli adamına dönüşebileceğine rahatlıkla inanırdı. Oysa bu bitkinliği yaratan kötülük her neyse, silindiğinde, adam sıradan, etliye sütlüye bulaşmayan bir aile reisine de dönüşebilirdi. Suçludan ziyade kurban denebilir mi? Sanıyorum bu sorunun cevabı kötülüğün nereden geldiğinde gizli. Öyleyse yapabileceğimiz tek tahmin var. Görebileceği bütün kötülükleri görmüş de seyirci kalmak zorunda kalmış ve bu seyirci kalışın sonucu bitap düşmüş eylemsizleşmiş. Eylemsizse iyi ya da kötü olamaz, öyleyse o eski aile reisi eylemsizliği varoluşunu korumuş. Fakat kötülüğe şahit olmuş, öyleyse kötülük içine girmiş. Ne kadar hasta olduğunu düşünürsek, çürümekte olan bir beden kötüdür çünkü değişime, hem de yozlaşma yönünde bir değişime, işaret eder ama hasta kişi aynı zamanda edilgendir. Aynı noktaya yeniden ve yeniden dönersek, edilgen iyi midir kötü müdür? Nesnel bir bakış açısı (en azından benim bakışım) bu soruların cevabını veremiyor ama insanı hayata bağlayan o olmazsa olmaz iyimserliğe dayanarak bütün sorulara son vermek istiyorum.


Bu adam iyidir çünkü bütün maruz kaldığı kötülüğe rağmen kötülük yapmayarak iyilik durumunu büyük ölçüde korumuştur. Ama bu adam iyi olamaz çünkü…


 Bunlar hakkında hiçbir fikir yürütemeyeceğimiz belli çünkü bu soruların cevabını empati kurmadan vermek imkânsız. En azından sezgisel olarak bu adama iyi demek zorunda olduğumun bal gibi de farkındayım. Empati kartı da buradan çıktı. Varsaymıyorum öne sürmek zorunda bırakılıyorum. Sağduyu dışı bir iddian olursa, kendini zavallı hastaya sinsi sinsi kötü demeye kaptırmak yerine düşüncelerin yüzünden herkesin sana avaz avaz bağıracağını düşünüyorsan önce yargı nesnenle empati kur. Oysa şu adamla empati kurmamız için aynı konumda olmamız gerekirdi. O şu an düşünemiyor, bense şıkır şıkır düşünüyorum. Tam da bu sebepten hastayı daha fazla yargılamak istemiyorum. Düşüncelerim bir suçlununki kadar ağır, acı ve mantık hatalarıyla dolu. Yüzüne bakmak beni yoldan çıkardı. Pencereden dışarı bakıyor. İyi ki artık yüzü aklımdan çıktı. Yatıştım.


Kiremit oda sakinlerine dönmek gerekirse, işte bu hastayı çevreleyen onlardı. Tüm alacaklılar gibi renksiz, yüzü olmayan adamlar. Bir avuç dolusu dolmuş, yanlarında çoluk çocuklarını da getirmişler. Sanki onları eğitmek, onlara örnek olmak istiyorlar. Bir adama ve bedenine yapışmış son kırıntılar, biçare bedensiz kalıncaya dek, ondan nasıl ayrılır bak, gör, öğren! Bak, gör ve öğren! Ama çocuk her yerde çocuktur, burada da öyle. Pek bir şey öğrenecekleri yok, sürprizden odaya sızmış kara kedinin peşindeler. Sırtını bükmüş, kuyruğunu kıvırmış ve yüzü olmayan oğlanlara sürünüyor. Doğaldır ki hatta zorunlu olarak oğlanlardan biri kedinin kuyruğunu çekiyor. Onun da çıkaracağı ders buymuş. Diğer yüzsüzler parmaklarını birbirine kenetler ve sessiz sessiz ayakta beklerken, hasta hâlâ dışarı bakıyor.
Onların sessizliği benim kafamı kurcalayan ikileme son vermiyor. İyi mi kötü mü, suçlu mu suçsuz mu? Bildiğim bir şey var; suçlu ile kötüyü zorla birbirinin yerine koyduğumda dahi, terazide suçsuzun karşısındaki kefeye denk gelmiyor ama bazen de geliyor. Suçsuzun bazen handiyse günahsızın eşanlamlısı olduğunu düşünürüm. Öyleyse suçsuz ancak ve ancak iyidir. Ama suçsuzu bir hukuk sistemi içerisinde sistemin aşılamaya çalıştığı doğruları reddetmediği oranda etliye sütlüye bulaşmazken de düşünebilirim. Mesela öyle bir borçsuz adam düşünüyorum ki hayatta ne kötülük ne iyilik yapmış olsun. Ne zavallı bir adamdır bu! Görünmez adam! Külçe ağırlığında hiçten bir varoluş. Peki, bu adam suçsuz diye iyi olmak zorunda mı?
Fakat hastamız onlardan değil, zira yüzü çamaşır suyuyla yıkanmış alacaklılar onu bekliyor. O kadar yorgun bir surat ki! Böyle bir yorgunluk günahtan ne kadar arınmış olabilir ki? Alacaklı olsam utanırdım. Bu suratı hazmedemiyorum. Kime rağmen direniyor? Direnecek mecali de kalmamış ki! Düşüncesi kalmamış bir varlığa kim suçlu, günahkâr ya da kötü diyebilir? Fakat bugün adamımızın bu durumda olması geçmiş kayıtlarını yargı dışı bırakma hakkını verir mi ona? Yine bir ikileme düştüm. Bu haliyle geriye can vermekten başka bir hakkı kalmamış olsa gerek. Ne kadar hak o kadar borç, borç eşittir suç. Fakat yine içimdeki dürtüler onu kötü ya da iyi olarak yargılamam için içimi kaynatıyor. Kötülükle itham edeceğim ise dünden belli. İbre hep kötülüğe eğiliyor. Geçmiş kayıtlarına ulaşamadan, salt varoluşundan dahi arınmış bir varlığı yargılıyorum, yargılıyorum.

 
İşte En Son Gelen, kiremit rengi kapıyı hışımla açıp rüzgâr gibi içeri daldığında duygu durumum bu minvalde gidip geliyordu. Doğaldır ki ve zorunlu olarak simsiyah giyinmişti. Parlak siyah, tüm gırtlağını sarmış, dar, kalın kumaştan, çivi gibi ütülenmiş ayak bileklerine kadar inen bir elbise. Artık birileri için gitme vakti geldi demek. Alacaklılar kendilerinin saydıkları bedene yapışmış son kırıntıları toparlamadan apar topar gitmek zorunda kaldılar. En Son Gelen asla beklemez, o geldiyse zaten o en son an gelmiştir. Tertemiz yüzüyle hastaya bakıyor ve sandalyeye ani bir hareketle oturuyor. Senelerin getirdiği uzmanlıkla tertemiz, çıkık eklemli, upuzun parmaklarıyla elini hastanın karın bölgesindeki yarığa daldırıyor. Hasta yavaş yavaş soluyor.
En Son Gelen anladı ki, gelenlerin bedene yapışmış kırıntıdan anlaya anlaya anladığı şu kıraç bahçe. Gülmek istiyor ama gülmek ona yasak ve gülmemeyi öğrenmek için çok uzun bir yol kat etmişti. Hastayla birlikte dışarı bakıyor. Yoluk ağaç kendini köklerinden ayırmak ve düşüvermek istiyor. Hastanın nefes alacak hali kalmadı. Çenesi düşüyor, salyası akıyor. En Son Gelen elini yarıktan çıkarıp salyaları çeke çeke bir çabuk top yapıyor ve sağ kolunda asılı, kadınların düğünlerde, nişanlarda takmaya meraklı olduğu çantalara benzer parlak siyah, küçük, işli ve saplı bir çantayı açıveriyor, topu içine sıkıştırıyor. Alıştığı üzere ve çok meşgul olduğundan hızla kapıyı çekip çıkıyor. Ağırlaşmış bedenin ortasındaki yarık kendi kendini dikerken, içime oturmuş suçlu sıfatı kulağımdan vız diye çıkıveriyor.


 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder