Öyküler

5 Eylül 2011 Pazartesi

GİT GİDEBİLDİĞİN KADAR


Tozdan camları görünmeyen, camgöbeği minibüsten elinde koskoca tangır tungur bir bavulla indi. Güneş tepedeydi, rüzgâr esmiyordu, hava nemden yere yapışacaktı. Minibüs uzaklaşırken, ardında gevrek bir gürültü bıraktı. Ses, sanki dağılmadı, yankılanmadı da, kesilmiş gibi birden yokluk oldu gitti.
Sütlü gri, mıcırlı yola inerken tökezledi. Tek şerit öylesine uzanan bir yol, tepesinde dağ, altında etek ve zirveye değin boz, etekler toz toprak. İşte aşağıya doğru bavulunu çeke çeke sürürken ve iki adımda bir iki büklüm olurken gittiği yol buydu. Sabrı elindeki ağırlık ve sıcak tarafından zorlanırken, denize ulaşmayı bekliyordu. Eteğin sahile dokunmasına biraz daha vardı, parmak boğumlarını mosmor etmiş bavulu salıvermek geldi içinden. Çok yorulmuştu ama onun için en değerli şey bu bavuldu, hatta tek şeyiydi, onunla bir olmuştu ve bir bir saydırdığında bile iki elini bavulun sapından bir an bile ayırmadı.
Denize indiğinde hâlâ gidecek yolu vardı. Bir kasaba arıyordu, daha doğrusu o kasabayı çünkü bu sahil şeridinde başka kasaba, o kasabada da kimse yoktu. Yorgunluktan kendisini taşıyamaz hale gelmişti ve bir an önce herkesten uzak bir barınağa ihtiyacı vardı. Denize şöyle bir baktı. Sahilin denizle birleşen şeridinin balçık tadındaki koyu kahverengisi kendini yavaş yavaş sıtma sarıya bırakıyor, oradan ince hastalığa tutulmuş bir suratı hatırlatan yeşil denizle birleşiyor, deniz ileride acımtırak bir laciverte dönüyor, uzanıyor uzanıyor ve ufukta gökle buluşuyordu. Gök denizle tezat oluşturacak kadar açık ve lekesizdi. Zira bu nemli, esintisiz, yapışkan sıcağı başka hiçbir göğün taşıması mümkün değildi. Ama bavulunu sürürken, bunun üzerinde çok durmadı ve yürümeye devam etti. Durduğunda bile bavulu tutmaya devam ediyordu.
Şerit içeri doğru girmeye başlayınca, geldiğini anlamıştı. Bu kasaba az ötede böyle bir oyuntu, küçücük bir oyuntu kenarına kurulmuştu. Bir dizi tek katlı, iki katlı, pencereleri açık, tül perdeleri havalarda uçuşan, tokmağı paslanmış ahşap döküntüyü geçtikten sonra rastgele iki binanın arasına sızdı ve gitti gitti, sola döndü, baktı. Kurumuş sarmaşıklarla kaplı, üç katlı taş bir binaydı.  Pencere pervazları, adeta binanın cephesine inat, zevksizlik abidesi bir çivit mavisiydi, kapısı ardına kadar açıktı. Kapısı açık olan tek bina olmasından, onun bir pansiyon olduğu çıkarımında bulundu. Yanlış düşünmüştü ama başka türlü düşünme lüksü yoktu. Başka açık kapı bulacağını sanmıyordu. Yanlış düşündüğü kadar saçmalamıştı da, istediği son şey meraklı ya da en azından vukuata hassas sahibiyle bir pansiyondu. Girdi.
Birinci kattan ikinci kata zorlukla çıkarken, merdivenlerin gıcırdamasına şaşmadıysa da, basamaklar bavulu çıkarırken çöker mi diye kaygılanmaktan geri durmadı. Soluklanmak için durduğunda, bavuldan tangır tungur sesler gelmeye devam ediyordu. Bir iki basamak gömüldü ama merdivenler zamana direndiğinden midir nedir esnedi ve bu yükü kaldırmayı başardı. İkinci kata geldiğinde, odaların kapılarından sızan boğuk yavruağzını saymazsak tek ışık yoktu. Bavulunu kendine doğru çekerken loş koridorda yengeç gibi ilerliyordu. Kendi odasının kapısını omzuyla itti ve bavulu tam karşısında duran pencerenin altına yerleştirdi. Elleri sonunda serbest kalmıştı. Ellerini yıkamak için yer yer turuncu lekelerle kaplı lavaboya uzandı. Damla damla akan musluğun altına kanlı ellerini tuttu ve kalkmış derilerinin içini toprak sarısı suyla doldurdu. Biraz sızladı ama daha yapacakları bitmemişti. Kapıyı ürkerek kapadı. Keten krem rengi perdeler, güneşe doğru uçuşurken, her nedense kepenkleri indirmemeyi tercih etti. Kapıyı usulca örtüp dışarı çıktığında, rüzgâr tüm hızıyla odaya dolmuş ve kesif bir kokunun ağırlığı altında ezilivermişti.
Önce şüpheli bir durum olup olmadığını anlamak için mekânı ayrıntılı biçimde taraması gerektiğini düşünüyordu. İlk önce sahili şöyle bir turladı. Biraz deforme olmuş çakıl, bol bol siyah mor midye kabuğu, birkaç topuk taşı… Altında killi bir toprak, yer yer taşıp bu beyaz mor zemini sarıya boyuyordu. Kabuklara basmaması zaten söz konusu olamazdı ya, biraz da zevkten önüne geleni sırasıyla çıtır çıtır çiğnedi. Denize boş boş baktı. Uzaktan gelen midye kabuklarıyla aynı renkteki dalga katman katman kabarıyor, kabarıyor, rengini döndüre döndüre kendini sahile kusuveriyordu. Ne bir köpük ne en kirli denizden dahi beklenecek şeffaflık. Koyu, yoğun, krema kıvamında. İçi ürperdi, sebebini bilemedi. “Kokudandır.” dedi ama açıklamasına kendi de inanmadı. Sıkıldı, biraz da dağın tepesine doğru yürüdü, aşağıyı şöyle bir dikizledi.
Kasabanın yapısı çok basitti. Bir zamanlar yerleşim birimi olan, yani hep o tek ya da iki kat ahşap binalardan oluşan yığıntıyı kesen sokaklar, ne kadar düzensizdi. Pansiyon dediğini de ister istemez gördü. Sürünün kara koyunu gibi dursa da belirir belirmez düzensizlik onu kendine katıveriyordu. Bu sürünün, kendisinden uzaklaşıldığında, enikonu derli toplu bir yarım daire çizmesine şaştı. İçindeyken bütün doğrular, eğriler ve yaylar iç içe geçtiğinden bir karışlık yerde yön duygusu sağlam bir insan bile kaybolabilirdi ama dışına çıkıldığı an yarım daire ilginçleşiyordu. Fakat o ilginçten ziyade komik buldu çünkü yersiz yönsüz, ifadesiz, renksiz, kimsesiz, bu yüzden de tarihsiz sürüyü çevreleyen amfiteatr benzeri bir yapı keşfetmişti.

Daha tuhafı yarım dairenin dışına çıkana kadar amfiteatrı fark etmemiş olmasıydı, kendini kurtarıp dağa çıkana kadar semtin içinde olduğunu sanmıştı. Bu yanılsamanın sebebi, bir ihtimal, amfiteatrın topuk taşından kaba ve devasa bloklar merdiven olmuş, bir nebze yükselirken sahne diye içine semti almasıydı. Eğer seyirciyle oyuncu bir zaman diliminde var olduysa seyirci oyuncuya, oyuncu seyirciye karışmış olmalıydı. Bu durumda, semtteki tüm gezintisi boyunca, yüzünde bir sırıtış kayıp yer yön duygusuyla dolanırken, amfiteatra komedi sergileyen kendisi olmuştu. Yapının bir özelliği de çok az ayrıntı içermesiydi. Bunu kaba saba bulmuş, bu barbarlıktan tiksinmişti de tiksintisini yavan bir sırıtışla bastırmıştı.


İçindeki sevimsiz duyguların etkisiyle zirveye doğru yükselirken, tiksinti ve cezbe arasında kalmış, güvercinlerin kendi pisliğini yemesi gibi aşağı bakmaya devam ediyordu. Ters ters ilerlerken, ayak parmaklarının onu aşağı çektiğini sandı. Yuvarlanma korkusuyla bir anlığına durduğunda saatlerdir bakmaktan kendini alamadığı ve bu mesafeden kemere benzeyen yapıda bir tuhaflık sezdi. Blokların iç paralel eğrisini oluşturan iç kemerin tepe noktasında bir kımıltı vardı. İçinde tiksintisinin bastıramadığı bir merak uyanmıştı ama yapabileceği bir şey yoktu. İçeri girer girmez kendini ıssız semtte buluverecek, amfiteatrı gözden kaçıracaktı. Ya merakı ayaklarına ya ayakları merakına uydu ve başparmakları sızlaya sızlaya aşağı koştu.


Semtten antik yapıya ulaşabilseydi şunları görecekti. İşlevsel bakıldığında bu yapıya amfiteatr demek imkânsızdı çünkü amfiteatr seyirciler için yapılmıştır, oysa bu topuk taşlarından yığında seyircilerin arasından geçebileceği hiçbir geçit yoktu. Her basamaktaki topuk taşı kesintisiz bir yay çiziyordu ve bu yayların en sol ve en sağ noktalarından inen bir merdiven yoktu. Kat kat kemerler birbirine yüklendiği an yay bitiyordu. Tek istisna en alt kemerin tam ortasında bir figür, o figürün ortasındaki koca delikti. O delikten içeri bir boru döşenmiş olduğu varsayılabilirdi çünkü sanki içeriden bir tıksırık geliyordu ve tıksırık akis yapıyordu. Figürün, deliğin sol ve sağ yanına düşen simetrik, oval, gözbebeksiz, büyük gözleri vardı ve deliğin çevresini minik bir mercan örtüsü çevreliyordu ya da yapılacak en yakın tahmin buydu. Sanki hâlâ su altındaymış gibi kımıldamaya, sola sağa eğilip bükülmeye devam ediyorlardı.


Birden kendini semtte buldu. Amfiteatrı ne zaman geçtiğini anlamamıştı bile. Yerleştiği binaya girdi. Taraması güvenle sonuçlanmıştı. Bu kasabada kendisinden başka kimse, kimsenin de kasabaya başka yerden ulaşma ihtimali yoktu. Kapıyı kapadı, çırıl çıplak soyundu. Bavulu, kayışlarını çekiştire çekiştire, açtı. Birden odaya envai renkte kumaşla kaplanmış, ne idüğü belirsiz parçalar döküldü. Cam göbeği, koyu mor, kızıl, çingene pembesi… Her parça ayrı bir cafcaflı kumaş parçasına bürünmüştü, her kumaş toplu iğnelerle içindekilere tutturulmuştu. Teker teker, özenle toplu iğneleri çıkarttı, kumaşlar yere yayıldı ve minik bohçaların içindekiler meydana çıktı. Bunlardan birkaçını saymak gerekirse, iyice yıkanmış ve kanlarından temizlenmiş but, baldır, havsala, ayak, el vs. Yine aynı sabırla tüm bu parçaları lavabonun sağ tarafında kalan karyolanın üzerine bir bir, üç aşağı beş yukarı bir insan bedeni oluşturacak şekilde dizdi, eklemleri birbirine yaklaştırabileceği kadar yaklaştırdı. Son olarak, artık ifadesi kalmamış, çenesiz, gözleri akmış, kafa derisi yer yer kalkmış kelleyi de boyun bölgesinin üstüne yerleştirdi ve üstüne hafifçe oturdu. Ahlamaya ve oturduğu yerde kımıldanmaya, gidip gelmeye başladı. Bir süre sonra kontrolden çıktı ve gel gitleri hızlandı. Ahları pansiyonun dışına taşmıştı.
İşte kasabayı kasabalıktan çıkaran da bu haddini bilmezlik oldu. Bütün semt zangırdamaya, evler birbirine geçmeye, deniz şiddetini biriktirmeye başladı. Amfiteatr pelte gibi titriyordu, merkezindeki figürün deliğinden kahverengi sıvı ifrazını semtin içine akıttı. Koyu sıvı ilk önce aksıra aksıra delikten boşanıyor sonra kıvrım kıvrım denize karışıyordu. Pelte, semt yığınını kucaklarken, kanalizasyon şiddetini biriktiren deniz dalgalarının sahilde açtığı boşluğun altına sızmaya başladı. Deniz dayanamadı ve tüm gücüyle halı gibi bu komedinin üstünü örttü. Böyle bir anda dahi o kendini bilmezlik ölünün olmayan çenesine cüret edebilmişti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder