Öyküler

21 Eylül 2011 Çarşamba

UYUYAN GÜZELDEN ÖNCE UYUYAN GÜZELDEN SONRA

UYUYAN GÜZELDEN ÖNCE UYUYAN GÜZELDEN SONRA

Kral ile kraliçe, hanesiyle ve tebaasıyla birlikte revaklı bir geçitte birleşen iki büyük kümbetten bir komplekste yaşardı. Sınırları kümbetin zeminini çevreleyen çift daire, bir şişman sekizden ibaretti. Yapının dışında kalan topraklar yabancıydı onlara; bir vakitler yerlerini yurtlarını harabeye çeviren afetten saklanmış, afetin bittiğini haber alamadıkları gibi, doluştukları sığınakta yeni bir halk yaratmış, buracıkta kalakalmışlardı. Eskiden her biri prizma oluşturacak kesinlikte kesilmiş taşlar zamanın acımasızlığına dayanamamış, köşelerinden epey törpülenmiş, git gide helâ taşına benzemeye başlamıştı. Her ne hikmetse her taşa ayrı ayrı gösterilen özen, taşlar bir araya getirilirken es geçilmişti. İyi bir sanatın kötü bir mühendislikle aynı cümlede buluşması gibiydi, iç içe geçmiyorlardı, gelişigüzel birbirlerinin üstüne atılmışlardı. Bu yığıntının adım adım tepe noktasını bulup düzgün iki yarı küre ve ortada sağlam bir boğaz oluşturması ancak tesadüfle açıklanabilirdi. Artık bu kalite ile kalitesizliğin uyumsuz biraradalığı fark etmiyordu çünkü taşların arasındaki her boşluktan fırlayan köse otları, ısırganlar, kenarları sararmış ebegümeciler, ısırgan otları, çimler ancak ilişkiselliğin anlam verebileceği zamanın üstünü, boşlukları doldurdukları gibi, örtüyordu.

Kümbetlerin tepe noktasında birer boşluk vardı, her ne hikmetse onca dikdörtgen prizmanın ortasında, sekizgen içine çizilmiş birer çember bırakıyordu. Bu çemberlerin üstüne ise kan aldırmak için hastaların sırtına sıra sıra yapıştırılan vakumlardan yer leştirilmişti. Kompleksin içine vakumlardan ışık sızıyor ve onlar da ışığı kırıp iki kümbete yayıyordu. Bir tuhaflık da ışığın kümbetlerin tepelerinde kendini gölgeler içine gizleyip, zemine boğuk ve loş, pat diye düşüvermesiydi. Aslında “pat” sözü olabilecek en yanlış ifade çünkü ışık düştüğü yeri yayıla yayıla sessizliğe boğuyordu. Kral ve kraliçenin yeri yurdu böyle aydınlanıyordu. Işığın verdiği hava yüzündendir ki ikili kadar hanesi ve tebaası da ıpıssızdı. Işık yansıyıp, soluk alevler gibi zeminin sert çizgilerini dağıtırken, kendilerinden gelen sesin kümbette yankılanmasına engel olamazlardı.

Lanetli ufaklık, doğmadan önce dahi durum böyleydi. Her vakumun hizasında, sol dairenin ortasına bir taht sağ dairenin ortasına diğer taht yerleştirilmişti ve secdeye varmış bir kalabalık, kimi kızıllar kuşanmış, kimi keten çuvallar bürünmüş, tahtları sekiz çeviren bir şeytanminaresi kafası gibi çevreliyordu. Kral ve kraliçe birbirinden ayrı mıydı bu düzenleme içerisinde? Pek sayılmaz, ellerine tutuşturdukları saydam bir sicim geçitten dolanıyor, onları birbirine bağlıyordu. Biri ötekine bir söz söylemek istediğinde sicimi çekiyordu, karşı taraf da ne dendiğini çok iyi anlıyordu. Zaten anlayacak, anlaşacak birbirlerinden başka kimseleri kalmamıştı. Kümbetin tüm ıpıssızlığına rağmen, ne kızıllar ne keten rengi çuval bürünmüşler dır dır yokluğunda fısıltıyı eksik etti. Işığın sert çizgileri bulandırdığı her yerde hafif hafif mırıldanarak dalga dalga ikilinin kanına girdiler. Onların soy kütüğünü umursayacak halleri kalmamıştı oysa. Tek bildikleri korunmak, hep korunmak… Kümbete kapanmak… Hadsiz hudutsuz korkunun verdiği asılmış, ifadesi donmuş iki surat, tahtlarına çökmüş, ne zaman indirileceklerinin tahminini yapmaya çalışıyordu. Onları bir arada tutan günah, bir arada tutan suç ve onları birbirine adayan, bir arada tutan bağ buydu: o en derin kapkara duygu. Atlatamamışlardı kümbete yerleşmeden önce kaçtıkları afetin etkilerini, afeti unutmuşlardı da afetin etkileri üstlerine demir külçe gibi oturmuştu.

Bunca hassaslaşmış bünyeler fısıltıya yara gibi açık olur. “Kim ne demiş?” “Kim arkamdan ne demiş?” “Ne demek bu şimdi?” “Ne anlama geliyor?” “Bu söz bana dokunuyor.” “Her söz bana dokunuyor.” “Bize” değil de, onları birbirine bağlayan sicime rağmen, ayrı ayrı “bana” diye sormalarından daha doğalı olamazdı. Her türlü bağa rağmen korku tek kişiliktir. Ama yine de birbirlerine yaslandılar, yaslanacak kimse yokluğunda. Elbette tebaası ve elbette ikinci dereceden akraba aristokrattan ibaret haneleri hem külliyen düşman hem zoraki müttefikti. Kümbet dışında kalan her şeyin tasavvur edilemez ama tasavvur edilmeye girişilmiş uzaklığından doğan o görünmez düşman pençesine düşmüş ya da düşmekte olan ya da düşmesi muhtemel kral ve kraliçenin, hanesi ve tebaasından başka sığınacak kimsesi yoktu. Onlara göre korunmanın tek yolu soy kütüğünün sonunu getirmekti, halka göre tek umut onları yönetecek yeni ve iyi kuşaklardı, aristokratlara göre tek çıkış yolu krallıkla kan bağını pekiştirmekti (bu zihniyete göre her aristokratın çıkarı ötekisiyle çelişiyordu.)

Öyle bin bir halk masalı, birkaç asil dalaveresiyle bir ritüel hazırlayıp, kral ve kraliçeyi geçitte buluşturup pis pis sırıta sırıta yuvalarına çekildiler. Aradan bir zaman geçti, bir sonuç yok. Biraz daha zaman geçti. Sonunda kraliçenin karnı şişmeye başladı. Vakti geldiğinde, sonuç kızıllar ve keten çuvallar bürünmüşler açısından ciddi hüsran oldu. “Bir kız!” Halk, hayal kırıklığına uğradı çünkü kızlardan kahraman olmazdı, hane üzüldü çünkü soyunu erkek silsilesi üzerinden kuran bir aristokrasiydi onlarınki. Yine de belli etmediler, içlerine attılar. Bir çocuk istemeye daha yüzleri olmadı ya da bazı aristokrat klikleri diğer kliklere nazaran daha farklı planlar hesaplar yaptı da en son onların fısıltısı galip geldi. Bebeğin döşeğine hediyeler yığdılar, sonunda zavallının yüzü bile görünmez oldu.

Kümbet kompleksine sıkışmış halkın geleceği için önemli bir andı. Sessizlik ritüeliyle ortak bir dilek dilenecek, böylece kümbetin geleceği belirlenecekti. Kral ile kraliçe dâhil hepsi, nefesini tutup dileğini diler dilemez, keten rengine bürünmüş bir boşboğaz birden mır mır mırıldandı. Ortak dilek dışavurulmuş oldu. İfade edilmiş dilekler gerçekleşmezmiş. Küçük prenses sonsuza dek yaşamayacaktı, yani ya insanüstü değildi (ki iki insandan bir insanüstü varlık nasıl çıkar?) ya da küçük prenses silsilenin devamını getiremeyecekti. Bu ikinci seçenek, tahmin edilesi sebeplerden aristokratları hepten üzdü, kimsenin torunu kral olamayacaktı. Tüm planlar boşa çıkmıştı. Halk da epey üzüldü çünkü kendi kendilerine kurup kaldırdıkları masal bir dokunuşta yıkılmıştı.

Tüm ümitlerin, hayallerin, düşlerin söndüğü yerde onları mutlaka bir söndüren vardır. Kendi kendilerine sönmezler. İşte, kümbetin vakumlu tepelerinden birine, kral ve kraliçe dâhil kimsenin bilmediği, ahşap bir odacık, o odacığa da her dileği tersine çeviren bir çıkrıkçı ihtiyar nine saklanmıştı. Odanın tabanında aşağıdaki boşluğa açılan, herkesin görünebileceği bir kapak olsa da, bebek doğana dek açılmamıştı. Bebek doğmadan evvel çıkrıkçı kadın var mıydı? Bilinmez. Bebek büyürken çıkrıkçı kadın var mıydı? Bilinmez. Bilinen tek şey vardı, o da çıkrıkçı kadını lanetli çocukcağız dışında kimsenin görmemiş olması.

Bir zaman oldu ki kız ergenliğine vardı. Tam da biriyle eşleştirilip silsilenin devamını getirme görevini masalsı biçimde yerine getirme yaşıydı. Tebaa unutmuştu, dileğin bir vakitler tersine döndüğünü, alabildiğine uydurmuştu kahraman yabancıyı. Kral ve kraliçenin ödünü patlatacak bir yabancı. O gelmedi. Ve aristokratlar soğuk mantıkla, bin bir meşakkatle çektiler soy kütüğü çizgilerini, her ortaya atılan fikir diğeriyle çelişiyordu. Kısacası, kızcağıza bir an evvel içlerinden bir koca bağlamak isterken, kimseyi koca diye beğenememeden ibaret çatışmaları ve sonucunda günlük bir akraba gürültüsü. Her bunalan kız gibi o da kaçacak delik aradı ve deliğini buldu. Nasıl buldu? Bilinmez. Odacığa ilk girdiğinde çıkrığın başında tülbendi ensesine hafif düşmüş, kır saçları darmadağın, esmer tenli, koca yeşil gözlü, yüzü kırışıktan geçilmeyen ihtiyara baktığında hayretten dona kaldı bir süre. Ve sonra kümbete sığınıldığından bu yana duyulmamış tizlikte bir sesle bağırdı. Ama bu bağırış bir azar değil, hayatı boyunca sesini doğru düzgün kullanmayı bilmemişlikle merakın karışımıydı. “Sen de kimsin???” Kadın sükûnetini koruyarak son defa çıkrığını çevirdi, hafif yaşlı gözlerle ve duru bir sesle cevap verdi. “Ben senim.” Tam o anda birleştiler ve yok oldular. Geriye de tanıksız bir yok oluş hikâyesi bıraktılar.

O kadar büyük bir darbeydi ki tebaaya da, aristokrat hanesine de ve o kadar bilindik ama dehşetengizdi ki kaç zamandır sonlar arasında bu sonun da hesabını yapmış olan kral ve kraliçeye de… Uyumaktan başka yapacak şey kalmamıştı. Uyurken mırıldanıyordu hepsi birden, “Ne güzel günlerdi onlar! Uyuyan güzelimiz ölmeden önce…” “Ne bereket, ne bolluk, ne ihtişam! Uyuyan güzel hayattayken…” “Ne kadar parlak günler yaşamıştık, ne kadar övünsek az! Ah! Keşke! Uyuyan güzel ölmeseydi…” “Ne kadar güçlü kahramanlarımız vardı, bir kılıç darbesiyle seksen kelle koparan!” Mırıl mırıl mırıldandıkça, olmayan bir geçmişi su gibi bir hatırlıyor bir unutuyorlardı. Mırıl mırıl mırıl… Hep aynı taşlar, hep aynı otlar, tek hikâye: Uyuyan Güzelden önce ve Uyuyan Güzelden sonra.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder