Öyküler

28 Ekim 2012 Pazar

CENİN SİTESİ


Rutin bir hayatım var. Kışların nasıl geçtiği belli, anlatmaya değmez. Kendi kendimi yıpratmaktan öteye gitmediğim, pörsütülme korkusuyla bir kenara sindiğim ama yine de içinde eskimekten kurtulamadığım bir işim, ailem ve bu çekirdeği sarmalayan akraba akran kalabalığı. Hiçbirini sevmiyorum, hiçbirinden nefret etmiyorum. İyi günlerine denk düşmüşsem sessizliğim onların nezdinde bilgelik, aklıselim, itidali sembolize ediyor, asla sahip olamayacakları. Kötü günlerine denk geldiysem ya kokusuz osuruk ya da sinsiyim. Dürüst olmak gerekirse bana ulaşamadıkları için böyle kapris yapıyorlar diye düşünmeden edemiyorum, bir parça gurur doluyor içime. Keşke hep böyle olumsuz duygular içinde olsalar; kendi kendimle kalacak vakti ancak o zaman buluyorum.

Bu hayatı daha ne anlatayım! Aylarca bir milim özgürlük alanı yaratamadan yılları yıllara katıyorum. Sümüklü çocuklar, beynimi kemiren bir kadın, keşke sadist olsaydı hayatıma heyecan katardı diyeceğim barbar ve fevri bir patron, dedikoducu iş arkadaşları, dedikoducu halalar, dedikoducu teyzeler, dedikoducu herkesler… Vır vır vır… Köşesinden sökülmüş, yavruağzı ve fıstık yeşili örgülerle bezenmiş, koyu lacivert şeritli kalın duvar kâğıtları, dökülen sıvalar avizeyi handiyse yerinden sökecek. Kaka rengi ile turkuaz karışımı tombul deniz böceklerinden kanepe takımını kaplamış, pamuk tarlasında patlamışçasına salona yayılmış simetrik kanaviçelerle birlikte. Ta ta ta! En son modayı, en pahalıyı tasarlamadan yığmaya kalkar, sonunda da beyhude çabandan bıkarsan ortaya çıkacak en doğal sonuç: zevksizlik, aidiyet yoksunu bir geleneksellikle karışmış en son modacılık! Sebebi? “Vır vır vır”lardan kokusunu alacağınız üzere her daim yersiz bir tatminsizlik. Bu zihniyete sahip insanlar bir araya geldi mi kaçınılmaz ve süregelen, herkesin teker teker kendini yargıç sandığı, kınama temelli “son sözü ve de en sivri sözü ben söylerim” oyunu. Neden karışayım ki? Bir de son karar hep bana bırakılır ya, pis bir dayatmayla. Neymiş aile reisiymiş! Çok meraklıyım reis olmaya! Laf olsun diye bir taraf tutarım. Zaten her şey olacağına varmıyor mu? Nereye yetişiyorlar? Ne anlatmaya çalışıyorlar? Merak ediyor muyum?

Anlatmayacaktım, anlatacağım başka şeyler vardı ama kendimi tutamıyorum. Sus, sus nereye kadar? Nefret bile etmediğim işim. Biraz temkinli olduğum için fazla ayrıntıya girmeyeceğim. En tahammülfersa noktadan başlamak istiyorum: kadınlar. İş yerindeki kadınların bakımlılığı ve taze bahar vaat ettiğini sandıkları ama sadece şekerli salatalık haşlamasını hatırlatan kokuları… Hepsi beyaz gömleklerine ten kokularıyla birlikte sinerken, nedense üç aşağı beş yukarı aynı. Bir de pırıl pırıl, sedef rengi ojeleri. Hepsi yarı uzun tırnakları ojeli, mesaj açık ve net. Biz iş dünyasındayız, yırtıcı ama aynı zamanda dişi ve prezantabl olmak zorundayız. İşte bu kadınlar gün içerisinde kendilerini o kılıktan bu kılığa sokarken vazgeçemeyecekleri tek şey ojeleri. Vazgeçtikleri an bütün mevzilerini kaybedecekler sanki. Onlardan ne çektiğimi bir ben bilirim. Sanki sırtım boynumdan belime kadar sızlıyor. Bir de hayatta kalayım derken sanki bütün erkekleri yutmuşlar. Niye bütün kadınlar benim başıma üşüşür?

Bu ofis de ne zevksiz bir yerdir. Her yer ve her nesne beyaz bir kere. Gün ortasında yanan bir o kadar beyaz çalışma lamba eteklerinin çepeçevre örttüğü fosforlu ampullerle birlikte, bereket versin ki kalemlere dokunmamışlar ama onlar da beyaz masanın üstünde çiğ çiğ parlıyor. Patronun çalışanlardan birini çağırırken takındığı tutum da tahammülfersa. Mesela Ali diye birini çağırıyor (adı değiştirilmiş o zat ben oluyorum): “Ali Beeey!” Son hecede sesini tiz perdeye fırlamadan bir yerde tutup uzatıyor, boğazın içinde dönen balgamları hayal edebiliyorsunuz. Amma da susmuşum. Umursamadığımı sandığım anları biriktirmişim de kusuyorum.

Akranlarıma ya da arkadaşlarıma gelince, çoğuyla ilişkim okuldan kalma ve kemikleşmiş; Cuma meyhane “keyfi” ile sınırlı. Hep aynı meyhane, hep aynı siyasetsiz siyaset tartışmaları, çakırkeyif sınırını geçince de sulu bir kadın muhabbeti. Bir kişi (genelde aynı palavracı zat) tiradına girişerek çevresini saran, ağzı, kenarındaki köpükleri toparlayamayacak kadar, sulanmış arkadaşları aydınlatır. Hayran hayran bakakalırlar ve merkezdeki şahıs bu bakışları hep üzerine alınır. Oysa dinleyicilerin bulutları dağılır dağılmaz aklından geçecek ilk şey arkadaşın amma da uydurukçu olduğudur, paylaşırlar da bu yargılarını kendi aralarında. Ağzı sulandıran, sahiplenilen başarıdan ziyade hikâyenin kendisidir. Merkezdekini merkezde kılan, kendini kanıtladığı yanılsamasına yol açan duygudan ziyade öyküleme yetisidir, o kadar.

Ben beğeniyor muyum o hikâyeleri? Anlatmaya çalıştım ya ben kadınlardan pek hazzetmem, bir tanesi çevresindekilerle birlikte yeterince baş ağrısı yapıyor. Ötekilere de beridekilere ne kadar iştah duyuyorsam o kadar. Manasız manasız olaylar, manasız manasız heyecanlar, iktidar oyunları, ego dayatmaları, “ben boyun eğmem”cilikler ve üstüne “nasıl da köpek olduculuklar,” çiçekler, çikolatalar ve daha pahalı hediyeler, boyun eğmeme ritüellerinin arkasındaki gündelik hesaplar… Tabii meyhanede anlatılan bunlar değildi, bunlar benim gerçek denilen şeyden anladıklarım, satır aralarından çıkardıklarım. Anlatılanlardan da anladığım olsa olsa yüzyıllardır bilinen bir arkadaşın kendilik temsilinin ardına saklanmış ihtirasları… Anlata anlata kendini ele vermekten başka bir şey yapmıyor. Ben bundan kazançlı çıkıyor muyum? Yüzyıldır tanıdığın birinin zayıflıklarını bin kez görsen ne olmuş bin bir kez görsen ne olmuş! Tek bildiğim, arkadaş çevresi de benim için özgürlükten ziyade pes ettiğim alanlardan biri daha; karımın, envai iş arkadaşının ve akrabanın dayatmacı sesinden kurtulduğum an, “toy delikanlı” ya da “yere bakan yürek yakan” muamelesiyle köşeye sıkıştırıldığım bir yer. “Yere bakan yürek yakan” kinayesi de nereden çıktı diye sormayın bari! Hiçbir macerası olmayan, ara sıra rakısından bir yudum alırken başını tabağına gömmüş, dinleyip dinlemediği belirsiz şahsiyete arkadaş grubunun takacağı en yakın lakap bu olabilirdi.

Ben bu kısırdöngüden çıkmak istiyorum artık. Bu noktada benimle empati kurup, hiçbir özgürlük alanımın kalmamasına üzülebilirsiniz ama halim o kadar da kötü değil. Yazları geçirilen bir iki hafta, der demez, şöyle bir iç geçirdim. Bir yazlığım var. Bütün yaz kalamıyorum ama olsun, geçirdiğim bir hafta on gün kendimi toparlamama yetiyor da artıyor bile. Elbette yazlıkta yalnız kalamıyorum, şu kadın, sümüklü çocuklar ve bazen bir iki baldız, enişte vs. damlıyor, bütün yaz kalmacasına. Elbette vıdı vıdılar, dedikodular burada da bitmiyor ama yazlığımızın bir güzel yönü, sahilden kayık kiralanabiliyor olması. Yazlığa damladım mı şanslıyım. Bir kez yazlığımızın bulunduğu yörede bir site kültürü yok(tu). Neden “yok” yerine “yok(tu)” dediğimi birazdan anlarsınız. Bizimkiyle beraber diğer evler de buralarda site kültürü oluşmadan önce yapılmış. Çevre tek tip binalardan değil, her biri kendi özgünlüğünü korumuş ve bir nebze olsun estetik kaygıların hâlâ kendini sürdürdüğü bir evler öbeğinden oluşuyor. Kimisinin çatısı kuş gibi uzun uzadıya kanat açmış, kimisinin yaşını başını almış hanımların sigara ve çay keyfine mesken tuttuğu balkonu, her biri ilginç ve birbirinden farklı desenli korkuluklarıyla, sere serpe yayılmış.  Kimisi bütününde dikdörtgen prizma olmaktan öteye gidemese de, sardunyalarla süslenip püslenmiş, kimisi duvarına çakılmış ahşap perdeler yüzünden çiftlik evini hatırlatır. Kısacası her yapının ayrı bir hikâyesi var.

Herkesin güneşlendiği kumsal tarafında değil de, merkezin sahile bakan kanadında bir iki eski püskü kayık var, boyaları hafiften dökülmüş ama mihrap hâlâ yerinde. İşte ben gelişigüzel içlerinden birini seçiyorum, kayığın ortasına kuruluveriyorum, tam kuvvet küreklere asılıyorum. Merkezden çıkıyorum şöyle bir açılıyorum, sonra merkeze dönüyorum, bir tur daha, bir tur daha. Kısacası saatlerce ha babam kürek çekiyorum. Onca yıl aynı turları atmakla yetindiğim düşünülürse, ilk seferin duyumsattığı heyecanı vermediği aşikâr ama beynimin pimini çekip içindeki hurdayı boşaltmanın tek yolu hâlâ bu, tek kaçışım. Böyle yeknesak bir eylemden vazgeçmeyişimin sebeplerinden biri de bu meşgaleyle ilk oyalandığım güzel zamanların anısı. Her tur, kışın sürdürdüğüm hayat gibi pörsüdükçe, gerçekliği inkâr edip sanki ilk attığım turu yaşıyormuş gibi kendimi kandırıyorum. Her tür değişiklikten nefret eden benim değişikliğe isyanım!

 Ah o keşifler! Küçük küçük koylara bir girip bir çıkmalar, türlü türlü deniz böceğine tepeden bakmalar, kendini balıkçı sanıp saatlerce balık geçmesini beklemeler, sahile yanaşmalar, belki kayıktan atlayıp birkaç güzel taş toplama ve onları saklama, sonra bir koy daha keşfetme, farklı bir renk oyunu, farklı bir kompozisyon yakalama. Eşsiz ve ebedi sessizliğin kucağında... Sonra! Sonra… Her koy yeterince yoklandı, sürprizler tükendi. Başta heyecan katsın diye turların mesafesi uzadı, ama bir noktadan sonra bütün koylar birbirine benzemeye başladı. Ben de turun varış noktası olarak o en uzun, yeşilden ziyade kapkara, ucu denize dik inen burnu seçtim. Bir yanıyla gizemliydi çünkü burnun ilerisinde neler olup bittiğini asla öğrenemeyecektim. Bir yanıyla sıradandı çünkü yolculuğumu yeknesaklaştıran, bu son noktayı koymak olmuştu. Rota belirlendikten kısa süre sonra, en ufak ayrıntı hangi koyda ne kadar kalınacağına dek sabitlenmişti. İlk yolculukların hayalini bu ritüel içerisinde yaşamaya devam ediyordum. Ta ki…

Daha yavaş yavaş belirdiklerinde anlamalıydım. İlk önce bir iki, sonra sürü halinde burnun kapkara tepesini sütlü griye bürüyecek kadar çoğaldılar. İçim sızladı bu kendini ev sanan moloz yığınına bakarken. Bütün binalar kabataslak bittiğinde, burundan en ufak esinti gelmemeye başladı çünkü esintiyi taşıyan yağız ağaçlar bir bir kökünden kesilmişti. Burna geldikçe merkezi özler olmuştum çünkü önceden de anlattığım üzere bizim yazlığın bulunduğu mıntıkada her evin ayrı bir öyküsü vardır, standartlaştırma bizim muhite uğramamıştır. Sanki bu yeni site kabataslak bittiğinden bu yana attığım turun yönü değişmişti. Eskiden varış, yani hasret, noktası burun iken, şimdi varış noktası çıkış noktama dönüşmüştü. Gerçi tur atıyordum, doğrusallığın olmadığı yerde çıkış ve varış noktaları başından beri karışmaya meyilliydi. Değişikliğe yenik düşmeye başlamıştım ama geçmiş özgürlük günlerinin hayaliyle bu moloz yığınını inatla inkâr ediyordum.

Sonra binalar boyanmaya başladı. Boyandıkça da sanki şekil değiştiriyorlardı. Bildiğimiz küpler, boyama süreci ilerledikçe, ön cephenin ortasından içe kıvrılmaya başlamıştı. Tuhaf renk ve desenler… Bizim evde de başıma musallat o boğucu ve insanı hayattan bezdiren yavruağzı mı desem... Hatırlatıyordu ama farklıydı, hafif şeffaf, hafif turuncuya çalan, hafif ışıldayan bir renk seçmişlerdi. Bununla kalmadılar. Herhalde sitenin mukimleri sanatsever insanlardı ki standartlaşmış evlerine eksantrik bir hava vermek için cephelere kılcalımsı fırça darbeleri vurulmaya başladı. Mavi yeşil damarlar kalından inceye bütün cepheleri ağ gibi örüyordu. Ağın tamamlandığı her bina, pencere oyulmuş küp görüntüsünü bir yana bırakıyor, yavaş yavaş kulağa benziyordu.

En kötü sübut haline bile katlanmaya razı, değişiklik düşmanı bana inat değişiklikler üstüme üstüme geliyordu. Ve heyhat! Ben çıkış noktama kaça kaça döneceğime, köhnemiş alışkanlıklarla buraya kaçıyordum. Sade alışkanlık mı? Bilmem, bu sorunun cevabını son ana dek veremedim. Her konutun badanası bittiğinde ne idüğü belirsiz fısıltı üstüne fısıltı kulaklarıma sızıyor, site tamamlandıkça sesler boğuk bir hıçkırığa dönüyordu. Kapkara bir tepeye, onun tüm karalığını silerek, konuşlandıktan sonra gölgesini silemediği bir karanlığın içine ağlayan Cenin Sitesi’ydi o.

Bu turların sonunda ha babam de babam kürek çeke çeke dönüş mü varış mı birbirine karışmış o noktadaki girdabı ben mi yaratmıştım? Yoksa hıçkırıklara, fısıltılara dayanamayan denizin isyanı mıydı? Ya da korkudan ben mi uyduruyordum tüm o sesleri? Sessiz sorularım havaya saçıldı ve ben cevabımı alamadan girdabın içine çekilmeye başladım. Sular da kararmıştı, küçük, yağlı, kaygan girdabın dipsiz dibine çekilirken sanki sayısız kulağı da peşimde götürüyordum. Cenin Sitesi diye bağırmama fırsat kalmadan karanlık sular boğazıma dolmuştu bile. Üzülüyor muyum? Özgürlüğüme kavuştuğuma seviniyor muyum?

 

26 Ekim 2012 Cuma

İKİ RESİM


 

Her şey bir işgüzarın, tek zerre ışığın sızmadığı, içi kararmış bir odanın ortasına kendini yarı yarıya tüketmiş bir mum koymasıyla başladı. Mum, pırıl pırıl verniklenmiş koyu ahşap bir masanın etrafında halelerden örülü bir bombe oluşturuyor, birbirine bakan, bir ölü doğa, bir peyzaj, iki resmi, loş bir ışıkla aydınlatıyordu.

Sanki mayhoş, esrik bir uykudan uyanmışçasına, görünmez tülden göz kapaklarını kaldırıp, birbirlerine uyuşuk uyuşuk bakmaya başladılar. Ölü doğa, bir balık pazarından enstantaneyi tasvir ediyordu, üstü kalın buz parçalarıyla kaplanmış, geniş bir tabla, ortadaki minik daireyi boş bırakacak şekilde, gelişi güzel fırlatılmış balıklar… Beyaza çalan kupkuru solungaçlı, katarakt palamutları, onları ezen, dörde bölünmüş, bej, kalın kılçıklı, pembe turuncu somonları ve bacaklarının arasına bir sürü jumbo karides yuvalanmış bir ıstakozu anlatıyordu. Simetrisini çoktan kaybetmiş baygın balıklar sanki müşteri beklemiyordu ya da balıkçı çoktan topu atmış, dolma parmaklarının arasından kum gibi akan paracıklarına baka baka çıldırmış, resmin onu tasvir etmediği bir noktadan avaz avaz “Batan geminin malları bunlar!” diye bağırıyordu. Ama söz konusu resim bir ölü doğaydı ve ölü doğada bu tip canlı hikâyelerin yeri yoktur.

Ölü doğada kitaplara yer var mıdır? İçine suskun lavtalar sıkıştırılmış ölü doğalar görmüşsünüzdür. Bu da balıkların ortasında kitap tasvir eden bir ölü doğaydı. Kitap, çok büyük ihtimalle içinde çevresi bol işlemeli, ikonların art arda sıralanıp ulvi bir hikâye anlattığı bir diptik muhafaza ediyordu. Ama bu diptik var mıydı, varsa nasıl bir hikâye aktarıyordu, çözmek imkânsızdı. Rengi atmış, kırmızı bez cildinin sağ ortasındaki dil, ön kapağı üstü taş kaplamalı, çıt çıt benzeri bir mekanizmayla örtüyordu. Ön kapakta İbrani ve Arap alfabelerinin birer satır aralıkla art arda dizildiği bir metin yer alıyordu, metne bir süre ısrarla şaşı bakarsanız arka planda sol üstten sağ alta çaprazda Kıpti, sağ üstten sol alta Süryani alfabesiyle yazılmış bir yazının indiğini görebilirdiniz. Kısacası çok güzel ama manasız, çok şey vaat eden ama hiçbir şey vermeyen bir metindi. Belki de, kokuşmuş balıkların ortasında kalakalmışlığında, içinde mana namına hiçbir şey muhafaza edemiyordu. Nedense, insanın kapağının içinde hiçbir anlam barındırmadığına inanası gelmiyordu, bu dizilişte öylesi gizemli bir güzellik vardı. Kitap, ilk önce pazardan, sonra tabladan ayrışıyordu ama o kendini salıvermiş nesnelerle kurduğu bir aidiyet ilişkisi de vardı, sanki balıklar olmasa kitap anlamını yitirecekti. Onun bu kadar merak uyandırmasını sağlayan, belki de, yıllanmış, aldatıcı tazeliğinin kendini salmış balıklarla kurduğu tezattı. Peyzaj, ölü doğaya bakarken, bu ölü nesneleri ve birbirleriyle ilişkilerini merak edip durdu.

Peyzajla karşı karşıya gelecek herhangi çıplak göz, onun böyle meraklı olduğunu asla tahmin edemezdi ya da peyzaj genel gidişatında, uyuşuk gözlerinin arkasında, pek de meraklı değildi. Tüm uyuşukluğuyla çelişen ya da onu uyuşmaya zorlayan ise, sunduğu bu tuhaf manzaraydı. Peyzaj, Balkan botaniğinin sergilediği delice çeşitlilik, düzene, sınıflamaya gelmezlik, her an kendini kusmaya hazır vahşet, eş zamanlı en aç gözleri bile doyuracak bollukla karışık, hadım edilmiş Brezilya ormanları arasından belli belirsiz kıvrıla kıvrıla inen taşlık bir yol ve yolun kenarına serpiştirilmiş böğürtlensiz böğürtlen çalılıklarını anlatıyordu. Çok fazla çeşit, çok fazla form, yeşilin çok fazla tonu, çok fazla birbiriyle ilintilendirilmiş nesne, çok fazla ilişki ve çok fazla ilişkisizlik yolun üstünde ağırlık oluşturmuştu. Kenarlarını süsleyen, aralarında bir metre aralık bile bulunmayan, beş metre uzunluğunda, sadece korkuluk işlevi gören, son kertede sadece kalın birer direğe benzeyen, kabukları tarazlanmış tüyler gibi inen, dalsız ağaçlar ise yolun içine ışık sızmasına yardım etmiyordu, bu direklere oranla epey güdük kalmış yeşillik, birbirine geçmiş, yolun üstünü tamamen örtüyordu. Gölge oyunları içerisinden hayal meyal seçilen uzun, bağırsakvari bir ine benzeyen yolun peyzajda son bulduğu noktada taşların dizilişi, girişi adeta Kiklops gözü gibi gösteriyordu ya da bu peyzaj belki de sıradan, tersyüz edilmiş bir klonoskopiyi temsil ediyordu, peyzajlar ömürlerinde peyzaj dışında bir şeyi temsil ettiyse.

Her neyse! Her halükarda resmin izleyende izlenme yanılsaması yarattığı inkâr edilemezdi.  Resim, işte yolunun sonuna oturmuş bu tek gözüyle ölü doğanın merkezindeki kitabın ön kapağına odaklanmış, onu okumaya çalışıyordu. Sağdan sola satır satır takip ederken, diğer yandan taşını devire devire çapraz odaklanmıştı, başarısızlığa uğradığı her okuma çabasında ise kendince kem göz büyücülüğüne başvuruyordu. Taş, sanki peyzajdan taşmış, ona üç boyut katmış, uzaktan uzağa zorla kitabın dilini açmaya çabalıyordu. Taş kaplamalı kilidi sıkı sıkıya tutan, baygın balıklarıyla ölü doğanın ta kendisi miydi, kitabın muhtemelen manasız içini saklama dirayeti mi, anlaşılmıyordu.  Taş, bazen, içi sıkılmış olmalı ki, devinimini kesiyordu. Neydi bu böyle! Bu kendini koruma arayışı, neyini koruyordu ki! Yüzü gözü çoktan kırışmış bakire kibriydi bunun ki! O balık pazarında bir hamsi etmezdi, oysa kendini elmas, yakut sanıyordu! Homur homur söyleniyor, öfkelendikçe kilidi zorlamaya devam ediyordu. Oysa o zorladıkça, kitap, kendini sanki elmastan, yakuttan da değerli sanıyordu.

İki resmin ilişkisini, Kartezyen bir özne nesne ikiliğine indirgemek ciddi bir hata, bu durumda bariz bir göz yanılgısı olur. Bu ilişki, salt peyzajın bakması, ölü doğanın bakılmasından ibaret değildi. Ölü doğa da peyzaja bakıyor, ondan bir şeyler bekliyordu. Sanki sevimsiz, kendini direten, haşlana haşlana tadı kaçmış, kağşamış bir flörttü bu bakışma, her öznelerarasılık gibi bir flörttü söz konusu olan. Bayatlamakta olan balıklara esintisini yolluyordu çapraşık orman, ve balıklar da pazarın ağırlığından sonra bu havayı özlemişti sanki. Yavaş yavaş, jöle gibi titrediler, hafif öne kaykıldılar, ıstakoz bacaklarını biraz araladı, karidesler birbirlerine hafiften mesafe aldı, palamutların gözüne fer geldi, solungaçları kıpraşmaya başladı, hep beraber yolu çevreleyen ormanın havasını, canını, böğrünü, çokanlamlılığını, anlamsızlığını, anlaşılmazlığını, basitliğini, deliliğini, aptallığını, çokluğunu, tekliğini, şümulünü, şekilsizliğini içine çektiler. Canlandılar mı ne! Hayata dönen balıklar, ne bekliyordu peyzajdan? Sanıyorum, çekilmez can sıkıntısının baskısıyla yola çıkmak istiyorlardı. Bu durumda yapacakları tek şey, yol daha ziyade ine benzediği için, yola girmek olabilirdi. Peyzajdan kaymaya çalışıyorlar ama taştan göz onları içeri almamak için elinden geleni ardına koymuyordu. Aynı anda iki defa büyü yapmak zorunda kalmıştı. Bir yandan peyzajı koruyor, bir yandan peyzajdan ölü doğaya duhul etmeye çalışıyordu. Bir açıdan bakıldığında ölü doğanın peyzaja yaptığı da tam buydu. Duhul edilmesini önlerken, duhul etmeye çalışmak. Öznelerarasılık da böyle bir şeydi zaten.

Karşılıklı çok büyük bir dirençti sergilenen ve çok büyük baskıydı karşı tarafa uygulanmaya çalışan. Resimler, tüllerinden sıyrılalı çok oluyordu da, mum gücünü yitirmeye başlamıştı. Işık azaldıkça bakışlar keskinleşti.  Oysa mum, fitilini çevreleyen çukurda toplanmış sıvıyı önce damla damla, sonra şelale şelale tükenmekte olan vücuduna akıtırken, ömrünün sonuna yaklaşıyordu. Alev, dışarıdan odaya dolan hafif bir esintinin yardımıyla titredikçe titredi, son bir hamleyle bir daha yanmamak üzere, yumuşamış mum birikintisinin ortasında birden sönüverdi. Böylece, iki resim aynı anda, tam güçlerinin doruğunda, pat diye gözlerini kapadı ve birbirilerinin silik görüntülerini hafızalarına beyhude kazımaya çalışarak, zar zor uyuşuk uykularına geri döndü.

18 Ekim 2012 Perşembe

BU ADAMLAR NEREYE GİRİYOR?


   Evin içten içe çürümüş, kurt basmış iki direğinin sınırlarını çizdiği ahşap kaplama girişte, sallanan sandalyeme kurulmuş, pipomu tüttürüyorum. Sakalımı sıvazlıyorum. Sandalye sallanmaya devam ediyor, kafam yay çiziyor. Bir ileri bir geri, sarkaç gibi. Yola bakıyorum, toz duman, gördüğüm göreceğim en ilkeli. İki ucu var, başkaca da bir şeyi yok. İnsan elinin tek taş koymadığı, toz duman bir yol. Işık, havada koşuşan tozları aydınlatıyor ya, toz zerrecikleri hiç de saydam değil. Sıvı gibi, sigara dumanı gibi birbirlerine dönüşüyorlar ve o bilindik yapayalnızlık hissiyle, bir de yanık boğaz kurumasıyla baş başa bırakıyorlar adamı. Yine de bu bir hüzün değil, çaresizlik de değil ya da çaresizlik artık başka anlama geliyor.

   Karşıma bakıyor, sallanmaya devam ediyorum. Sallanmak, esrimek anlamına gelmeliydi ama bende esrimeden eser yok. Yol kadar kuru beynim, bir yandan için için karıncalanıyor ama kuru. Karşıda birbirine girmiş, kargacık burgacık ahşap evler. Kibrit kutusu gibi. Hiçbir evin penceresi yok, sadece oyuklar. Kapılar ardına kadar açık, her birinin içi kör karanlık. Ev sırası, tozdan dumandan nasibini almış, tüllerin içinden bana bakıyor. Bu nasibini alma, unutulmaya terk edilmiş mobilyalarla aynı kaderi paylaştıkları anlamına gelmiyor, sadece havaya kalkan toz ve giderek kuruyan havayla birlikte yukarı çekilirmiş gibi olmak.

   İçinde yok olmaya terk edildiğim ve dışında kalakaldığım evler sırasına sırtımı dayamış, sallanmaya devam ediyor, bu sarı sıcakta ciğerlerimi kuruturken nem nerede diye soruyor, nemi döne döne özlüyorum, her özlem hissi düşüncemin bir katmanını daha kurutuyor, özlem kuruya kuruya, özlem olmaktan çıkıyor. Sokak, incelerek sonuna uzuyor. İnce ve bilindik, iki sıra birbirinden cetvelle ayrılmış gibi. Yanlamasına birbirinin içine geçmiş binalar, kusursuz paralellikte birbirinin yüzüne bakıyor. Sevimsiz bir kasaba düzeni. Bugün rahatça, özgürce bakıp yargılayabiliyorum yavan kimsesizliğimde.

   Sokak incelerek sonuna uzaya uzaya, ufuk çizgisi güneşi, güneş sokağı keserken, yol birdenbire bitiveriyor. Güneş batmaya devam. Ve batmamakta direniyor. Gecenin gelmesini yasaklamış. Şu an gece yasak! YasAk! YaSaK! Sıcaktan bunalıp, pipomu tüttürmeye devam. Sıcak sıkıcı değil. Sadece, sadece, sadece… Sıcağı yargılayamıyorum. Sıcak, sıcak. Nerede bu insanlar ve buradayken neydiler? Ama asla burada değillerdi, çünkü şu an burada yoklar.

   Ama kendimi düşünmeye zorlamayacağım. Zaten zorlayamayacağım, düşünmek benim ötemde ve nasıl isterse öyle gidip geliyor. Kimdi bu insanlar? Buradayken ne yapıyorlardı? Ben bunu niye merak ediyorum? Açık değil mi? Başka neyi düşünebilirim bu kadar uzun süre? Başkalarını düşünmekten başka çarem var mı? Ve ben de düşünüyorum işte. Küçük insanları düşünen küçük bir insan olarak, büyük insan olma hayalimi sıcağa teslim etmiş düşünüyorum. Bir kere nem vardı o günlerde, serinlik ve karanlık vardı. İçimi çekmemem mümkün mü? Bir de şu an güneşin bir türlü batamadığı ufuk çizgisinin öte yanında topraklar vardı, duvarlarla çevrili. Dünyanın merkezine inen topraklar, nemin ağırlığı altında. Ağır nemi özlüyorum, hafif sıcağa alışamıyorum, özlemeyi içime sindiremiyorum.

  Neydi bu insanlar? Kimdiler? Neden onları düşünmeye ihtiyaç duyuyorum? Yeter! Kafam şişti. Giderek daha hızlı sallanırken, bu sorular beynimden çıkıp gidecek, gidiyor. Yüzlerini hatırlamıyorum, çünkü hep karanlıktı. Bir zaman topluca evlerden çıkar ve o topraklara giderlerdi, bellerinde kazmalarla. Pıtır pıtır, yeknesak, tek adım. Ben onlarla gitmezdim. Gitmemek için direnirdim ya da. Evin önünde oturur sakalımı sıvazlar, sallanır, karanlığı, nemi ve onları düşünürdüm. Ve… ve… sıkıcı derdim. Ne düşünürdüm onlar hakkında? Hatırlamıyorum. Zorlamazlardı beni onlarla gelmem için. Zorlamıyorlardı değil mi? Zorlamadıklarına eminim, yoksa hatırlardım. Desem de. Son noktayı koyamıyorum. Son nokta. Son nokta! Ben gitmemeye karar vermiştim, hepsi bu işte! Ben mi karar vermiştim? Karar vermek gibi bir gücüm oldu mu hiç? Ama direnemedim. Direnmediğim için, diretmedikleri için, diretmediklerini düşündüğüm için, diretmediklerine inanmaya çalıştığım için, kendimi kandırdığım için, yüzleşmek kolay olmadığı için, bir dilleri olup olmadığını dahi hatırlamıyorum. Onların konuşup konuşmadıklarını kafamdan silmişim. Önemli mi? Önemli! İnsan onlar! İnsandılar desem daha doğru olacak. Konuşmayan insan olur mu? Dili sussa, eli konuşur. Sırf tipleri bana benziyor diye onlara insan mı diyeceğim? Ne dedim ben şimdi? Sandalyemi birden durduruverdim. Kafam bir öne gitti şöyle, zonk diye, yekvücut neredeyse yere kapaklanıyordum.

   Her neyse, ne diyordum? Topraklara gidiyordular, bellerinde kazmalarla dört bir yanı duvarlarla örülü toprağı kazmak için topraklara gidiyordular, sessiz sessiz. Ama o sesi hep duydum ya da bir kere duydum. Ya bir kere toplandılar ve gittiler ya da toplandılar gittiler geri döndüler sonra yine toplandılar, bu bir süre devam etti ve sonrasında geri dönmediler. Ne fark eder? Ve ben onları hatırlayamıyorum. Hatırlamak bu mu? Orada olmadığım halde toprakları nasıl hissetmiş olduğumdan bahsetmek istiyorum. Sanki oradaymışım gibi, topraklar ne kadar canlı hafızamda! Ve onların kazmaları toprağa nasıl vurduklarından, bembeyaz gözlerinden, karaktersiz burunlarından, etsiz dudaklarından, tek tip ince uzun yüzlerinden ve nasıl inatla kazmaya devam ettiklerinden. Görüntüler şöyle bir gelip geçiyor ve sonra. Sonra saçma sapan sorular, her soruda daha uzağa düşüyorum.

   Gördüğümü ya da görmüş olduğumu tam hatırlamak, sonra bir kerede anlatmak istiyorum ama güneş batmıyor. Aslında dediğim gibi, görmüyorum ya da görmüyordum. İşitiyorum ve görüntü yazıyorum ama bu sıcakta yazdığımdan şüphelenecek değilim. Kuru hava, şüpheyi sildi. Gördüm diyorsam, görmüşümdür. Kime hesap verecekmişim? Hesap, inkâr demek. Anlat, inkâr edilsin. Dök, ağzın sessizliğe dikilsin. “Var olmuş muydum hiç?” sorusunu sordurana dek inkâr. Bir yerlerde böyle bir mekanizma olmalı, şansıma benden uzak. Uzak mı? Buradayım, anlatıyorum, hem oradaydım hem buradaydım. Toprak koyu, serin, yumuşak ve incecik köklerle sarılmış. İçinde solucanlar yüzüyor. Kısacası benim için hayat burada başlıyor ya da başlıyordu.

      Onlar için de böyle olmalı. Kazıyorlar ha bire, azimle. Her biri, bel çevresinden biraz genişçe bir çukur kazıyor. Manzaranın saçmalığı bende çok derin kazamayacakları ile ilgili bir intiba uyandırmıştı ama inat ettiler. Kazdıkça kazıyorlar ya, oldukça sertler toprağa karşı, ama toprak bir yandan onlara izin veriyor. İzin veriyor mu? İzin veriyor, veriyOR, verİYOR, VERİYOR. İzin ver-Mİ-yor, veriyorrr, ver-Mİ-yor. Sertler çünkü izin vermiyor, sertler ama zaten izin veriyor. Zaten? Bunaldım. Çok bunaldım. Sıcak bunaltıcı…

   Bu sayılarını hatırlayamadığım ve hatırlamak zorunda olmadığım; oysa zorluyorum kendimi, en azından birkaçtılar, bir sürüydüler gibi. Adamların sayısını hatırlamamamın tek bir anlamı var. Topraklar ne kadar geniş bilmiyorum, keza duvarların nerede başlayıp nerede bittiğini de. Bu çok önemli değil, solucanlar yüzmeye devam, adamların her biri kendi çukuruna eğilmiş bakarken, dokunan, mıncıklayan, elini dirseğine kadar çukura soktukça sokan. Her yuvarlak giriş bir tünelin başlangıcı sanki. Onlar da yavaş yavaş toprağa girmeye başladı. Derinlerde toprağın nemi artıyor. Nereden biliyorum? Nasıl hissediyorum? Hissedi-yorum. Tüm gövdeleriyle girdiler içeri, teker teker, çifter çifter ve muhtelif kombinasyonlarla. Toprak, yavaş yavaş nemini iyice salıp, ıslanıyor ve renk değiştiriyor. Solucanlar, korkup içeri kaçıyor ve yerlerini sarımtırak bir bulamaca bırakıyor. Kökleri bir bir kopardılar. Bağırdım. Sandalye yine durdu bir anlığına. Devam. Kaskatı bir inatla içeri, derinleşmeye.

   Açtıkları tünel, doğrudan dünyanın merkezine gitmiyor artık. Tünel, bağırsağı, kalın ya da ince ya da ikisinden biri, andırmaya başladı. Bir an durdu zihnim de, bir kere daha kapaklanıyordum az kalsın. Kuru sıcakta, pipom yere düşmüş, havasız kalakaldım. Bu sefer gerçekten havasız kaldım. İlk defa yüzümü güneşe çevirdim. Güneş ne diyor okuyamadım ama zaten anlatmaya çalıştığım hikâye karanlıkta geçiyordu. Bunu unutmamam gerekiyor. Güneş, karanlığı örteli çok oluyor. Önce karanlık vardı, karanlık bitti, artık güneş var ve benim anlattığım hikâye karanlıkta geçiyordu, ben şimdi güneşe bakıyorum. Karıştırma…

   Nerede kalmıştım?

  Yüzü ifadesiz hatta handiyse yüzsüz suretsiz, ince uzun adamlar kazmaya devam. Topraklar derinlemesine iniyor, iniyor, bitmiyordu ve üç yanı duvarlarla çevriliydi. Diplerde, dipte bir yerde bitiyorlar mıydı, hatırlamaya çalışıyordum ama aklıma gelmiyor. Beynim bir an aynı soruyu tekrar ede ede duruyor. Bozuk saat gibi. Toprak, derin, ne kadar? Ne kadar, ne kadaar, ne kadaaAR?

 Nerede kalmıştım? Az çok ya da çok çok, topraklarda yer yer delik açılmış, onlar da derinlere doğru iniyorlardı. Sallanan sandalyemle bir öne bir geriye gittim ve durmadım, duramadım. Onlar derinlere indikçe iniltilerini duymaya devam ettim, yalnız hissettim kendimi, ama paylaşmak zorunda kaldığım bir karanlıksa bugün, gerçekten fark etmiyor. Bense, sallanmadığımda bile onları anlata-ta-ta-mıyorum. Sanki hiç berimde olmamışlar gibi, onları anlatamıyorum.

   Her neyse, nerede kalmıştım. O sarı balçığa inmeye devam ediyorlar. Balçığın yavaş yavaş kapandığının farkındalar mı? Artık o kadarını duyamıyorum. Sesleri çıksa da bana kadar ulaşmaz buradan. Burdan ya da ordan. Sadece arasına taşlar doluşmuş koyu sarı sıvı. Sıvılaşmış artık toprak. İçine aldı da, her deliği bir bir kapatıyor. Solucanlar, her deliği dikene kadar. Kazmalar da içeride kaldı. Her şey içeride kalakaldı. Geriye toppraklarrh kaldı satıhta. Toprak, en başa, kahverengiye döndü, muhtemelen solucanlar yüzmeye devam ediyordur içerilerde. İntikam diyebilir miyim? TOPRAKLARIN İNTİKAMI. İyi de, toprakların, gücü yeter mi intikam almaya bu kadar tersyüz oluştan sonra?

   Bir iç geçirdim. Anlatacaklarım bu kadardı. Ben kaldım. Kalakaldım. Sırf onları anlatabilmek için. Anlattım da ne oldu? Sırtımı yasladığım ne varsa pof diye çöktü. Karşıma aldığım ne varsa. Sandalyeyi biraz daha hızlı salladığım an sırtüstü kapaklanacağım ve bunu düşünür düşünmez sandalyeyi durduruverdim. Güneş batmamakta inat ediyor. Anlatmış bulundum, nereye daldıklarını bilmeden. Bilmeyeceğim, nereye daldıklarını bilmek istemiyorum. Hikâye başa dönüyor. Sallanmaya devam.