Öyküler

18 Ekim 2012 Perşembe

BU ADAMLAR NEREYE GİRİYOR?


   Evin içten içe çürümüş, kurt basmış iki direğinin sınırlarını çizdiği ahşap kaplama girişte, sallanan sandalyeme kurulmuş, pipomu tüttürüyorum. Sakalımı sıvazlıyorum. Sandalye sallanmaya devam ediyor, kafam yay çiziyor. Bir ileri bir geri, sarkaç gibi. Yola bakıyorum, toz duman, gördüğüm göreceğim en ilkeli. İki ucu var, başkaca da bir şeyi yok. İnsan elinin tek taş koymadığı, toz duman bir yol. Işık, havada koşuşan tozları aydınlatıyor ya, toz zerrecikleri hiç de saydam değil. Sıvı gibi, sigara dumanı gibi birbirlerine dönüşüyorlar ve o bilindik yapayalnızlık hissiyle, bir de yanık boğaz kurumasıyla baş başa bırakıyorlar adamı. Yine de bu bir hüzün değil, çaresizlik de değil ya da çaresizlik artık başka anlama geliyor.

   Karşıma bakıyor, sallanmaya devam ediyorum. Sallanmak, esrimek anlamına gelmeliydi ama bende esrimeden eser yok. Yol kadar kuru beynim, bir yandan için için karıncalanıyor ama kuru. Karşıda birbirine girmiş, kargacık burgacık ahşap evler. Kibrit kutusu gibi. Hiçbir evin penceresi yok, sadece oyuklar. Kapılar ardına kadar açık, her birinin içi kör karanlık. Ev sırası, tozdan dumandan nasibini almış, tüllerin içinden bana bakıyor. Bu nasibini alma, unutulmaya terk edilmiş mobilyalarla aynı kaderi paylaştıkları anlamına gelmiyor, sadece havaya kalkan toz ve giderek kuruyan havayla birlikte yukarı çekilirmiş gibi olmak.

   İçinde yok olmaya terk edildiğim ve dışında kalakaldığım evler sırasına sırtımı dayamış, sallanmaya devam ediyor, bu sarı sıcakta ciğerlerimi kuruturken nem nerede diye soruyor, nemi döne döne özlüyorum, her özlem hissi düşüncemin bir katmanını daha kurutuyor, özlem kuruya kuruya, özlem olmaktan çıkıyor. Sokak, incelerek sonuna uzuyor. İnce ve bilindik, iki sıra birbirinden cetvelle ayrılmış gibi. Yanlamasına birbirinin içine geçmiş binalar, kusursuz paralellikte birbirinin yüzüne bakıyor. Sevimsiz bir kasaba düzeni. Bugün rahatça, özgürce bakıp yargılayabiliyorum yavan kimsesizliğimde.

   Sokak incelerek sonuna uzaya uzaya, ufuk çizgisi güneşi, güneş sokağı keserken, yol birdenbire bitiveriyor. Güneş batmaya devam. Ve batmamakta direniyor. Gecenin gelmesini yasaklamış. Şu an gece yasak! YasAk! YaSaK! Sıcaktan bunalıp, pipomu tüttürmeye devam. Sıcak sıkıcı değil. Sadece, sadece, sadece… Sıcağı yargılayamıyorum. Sıcak, sıcak. Nerede bu insanlar ve buradayken neydiler? Ama asla burada değillerdi, çünkü şu an burada yoklar.

   Ama kendimi düşünmeye zorlamayacağım. Zaten zorlayamayacağım, düşünmek benim ötemde ve nasıl isterse öyle gidip geliyor. Kimdi bu insanlar? Buradayken ne yapıyorlardı? Ben bunu niye merak ediyorum? Açık değil mi? Başka neyi düşünebilirim bu kadar uzun süre? Başkalarını düşünmekten başka çarem var mı? Ve ben de düşünüyorum işte. Küçük insanları düşünen küçük bir insan olarak, büyük insan olma hayalimi sıcağa teslim etmiş düşünüyorum. Bir kere nem vardı o günlerde, serinlik ve karanlık vardı. İçimi çekmemem mümkün mü? Bir de şu an güneşin bir türlü batamadığı ufuk çizgisinin öte yanında topraklar vardı, duvarlarla çevrili. Dünyanın merkezine inen topraklar, nemin ağırlığı altında. Ağır nemi özlüyorum, hafif sıcağa alışamıyorum, özlemeyi içime sindiremiyorum.

  Neydi bu insanlar? Kimdiler? Neden onları düşünmeye ihtiyaç duyuyorum? Yeter! Kafam şişti. Giderek daha hızlı sallanırken, bu sorular beynimden çıkıp gidecek, gidiyor. Yüzlerini hatırlamıyorum, çünkü hep karanlıktı. Bir zaman topluca evlerden çıkar ve o topraklara giderlerdi, bellerinde kazmalarla. Pıtır pıtır, yeknesak, tek adım. Ben onlarla gitmezdim. Gitmemek için direnirdim ya da. Evin önünde oturur sakalımı sıvazlar, sallanır, karanlığı, nemi ve onları düşünürdüm. Ve… ve… sıkıcı derdim. Ne düşünürdüm onlar hakkında? Hatırlamıyorum. Zorlamazlardı beni onlarla gelmem için. Zorlamıyorlardı değil mi? Zorlamadıklarına eminim, yoksa hatırlardım. Desem de. Son noktayı koyamıyorum. Son nokta. Son nokta! Ben gitmemeye karar vermiştim, hepsi bu işte! Ben mi karar vermiştim? Karar vermek gibi bir gücüm oldu mu hiç? Ama direnemedim. Direnmediğim için, diretmedikleri için, diretmediklerini düşündüğüm için, diretmediklerine inanmaya çalıştığım için, kendimi kandırdığım için, yüzleşmek kolay olmadığı için, bir dilleri olup olmadığını dahi hatırlamıyorum. Onların konuşup konuşmadıklarını kafamdan silmişim. Önemli mi? Önemli! İnsan onlar! İnsandılar desem daha doğru olacak. Konuşmayan insan olur mu? Dili sussa, eli konuşur. Sırf tipleri bana benziyor diye onlara insan mı diyeceğim? Ne dedim ben şimdi? Sandalyemi birden durduruverdim. Kafam bir öne gitti şöyle, zonk diye, yekvücut neredeyse yere kapaklanıyordum.

   Her neyse, ne diyordum? Topraklara gidiyordular, bellerinde kazmalarla dört bir yanı duvarlarla örülü toprağı kazmak için topraklara gidiyordular, sessiz sessiz. Ama o sesi hep duydum ya da bir kere duydum. Ya bir kere toplandılar ve gittiler ya da toplandılar gittiler geri döndüler sonra yine toplandılar, bu bir süre devam etti ve sonrasında geri dönmediler. Ne fark eder? Ve ben onları hatırlayamıyorum. Hatırlamak bu mu? Orada olmadığım halde toprakları nasıl hissetmiş olduğumdan bahsetmek istiyorum. Sanki oradaymışım gibi, topraklar ne kadar canlı hafızamda! Ve onların kazmaları toprağa nasıl vurduklarından, bembeyaz gözlerinden, karaktersiz burunlarından, etsiz dudaklarından, tek tip ince uzun yüzlerinden ve nasıl inatla kazmaya devam ettiklerinden. Görüntüler şöyle bir gelip geçiyor ve sonra. Sonra saçma sapan sorular, her soruda daha uzağa düşüyorum.

   Gördüğümü ya da görmüş olduğumu tam hatırlamak, sonra bir kerede anlatmak istiyorum ama güneş batmıyor. Aslında dediğim gibi, görmüyorum ya da görmüyordum. İşitiyorum ve görüntü yazıyorum ama bu sıcakta yazdığımdan şüphelenecek değilim. Kuru hava, şüpheyi sildi. Gördüm diyorsam, görmüşümdür. Kime hesap verecekmişim? Hesap, inkâr demek. Anlat, inkâr edilsin. Dök, ağzın sessizliğe dikilsin. “Var olmuş muydum hiç?” sorusunu sordurana dek inkâr. Bir yerlerde böyle bir mekanizma olmalı, şansıma benden uzak. Uzak mı? Buradayım, anlatıyorum, hem oradaydım hem buradaydım. Toprak koyu, serin, yumuşak ve incecik köklerle sarılmış. İçinde solucanlar yüzüyor. Kısacası benim için hayat burada başlıyor ya da başlıyordu.

      Onlar için de böyle olmalı. Kazıyorlar ha bire, azimle. Her biri, bel çevresinden biraz genişçe bir çukur kazıyor. Manzaranın saçmalığı bende çok derin kazamayacakları ile ilgili bir intiba uyandırmıştı ama inat ettiler. Kazdıkça kazıyorlar ya, oldukça sertler toprağa karşı, ama toprak bir yandan onlara izin veriyor. İzin veriyor mu? İzin veriyor, veriyOR, verİYOR, VERİYOR. İzin ver-Mİ-yor, veriyorrr, ver-Mİ-yor. Sertler çünkü izin vermiyor, sertler ama zaten izin veriyor. Zaten? Bunaldım. Çok bunaldım. Sıcak bunaltıcı…

   Bu sayılarını hatırlayamadığım ve hatırlamak zorunda olmadığım; oysa zorluyorum kendimi, en azından birkaçtılar, bir sürüydüler gibi. Adamların sayısını hatırlamamamın tek bir anlamı var. Topraklar ne kadar geniş bilmiyorum, keza duvarların nerede başlayıp nerede bittiğini de. Bu çok önemli değil, solucanlar yüzmeye devam, adamların her biri kendi çukuruna eğilmiş bakarken, dokunan, mıncıklayan, elini dirseğine kadar çukura soktukça sokan. Her yuvarlak giriş bir tünelin başlangıcı sanki. Onlar da yavaş yavaş toprağa girmeye başladı. Derinlerde toprağın nemi artıyor. Nereden biliyorum? Nasıl hissediyorum? Hissedi-yorum. Tüm gövdeleriyle girdiler içeri, teker teker, çifter çifter ve muhtelif kombinasyonlarla. Toprak, yavaş yavaş nemini iyice salıp, ıslanıyor ve renk değiştiriyor. Solucanlar, korkup içeri kaçıyor ve yerlerini sarımtırak bir bulamaca bırakıyor. Kökleri bir bir kopardılar. Bağırdım. Sandalye yine durdu bir anlığına. Devam. Kaskatı bir inatla içeri, derinleşmeye.

   Açtıkları tünel, doğrudan dünyanın merkezine gitmiyor artık. Tünel, bağırsağı, kalın ya da ince ya da ikisinden biri, andırmaya başladı. Bir an durdu zihnim de, bir kere daha kapaklanıyordum az kalsın. Kuru sıcakta, pipom yere düşmüş, havasız kalakaldım. Bu sefer gerçekten havasız kaldım. İlk defa yüzümü güneşe çevirdim. Güneş ne diyor okuyamadım ama zaten anlatmaya çalıştığım hikâye karanlıkta geçiyordu. Bunu unutmamam gerekiyor. Güneş, karanlığı örteli çok oluyor. Önce karanlık vardı, karanlık bitti, artık güneş var ve benim anlattığım hikâye karanlıkta geçiyordu, ben şimdi güneşe bakıyorum. Karıştırma…

   Nerede kalmıştım?

  Yüzü ifadesiz hatta handiyse yüzsüz suretsiz, ince uzun adamlar kazmaya devam. Topraklar derinlemesine iniyor, iniyor, bitmiyordu ve üç yanı duvarlarla çevriliydi. Diplerde, dipte bir yerde bitiyorlar mıydı, hatırlamaya çalışıyordum ama aklıma gelmiyor. Beynim bir an aynı soruyu tekrar ede ede duruyor. Bozuk saat gibi. Toprak, derin, ne kadar? Ne kadar, ne kadaar, ne kadaaAR?

 Nerede kalmıştım? Az çok ya da çok çok, topraklarda yer yer delik açılmış, onlar da derinlere doğru iniyorlardı. Sallanan sandalyemle bir öne bir geriye gittim ve durmadım, duramadım. Onlar derinlere indikçe iniltilerini duymaya devam ettim, yalnız hissettim kendimi, ama paylaşmak zorunda kaldığım bir karanlıksa bugün, gerçekten fark etmiyor. Bense, sallanmadığımda bile onları anlata-ta-ta-mıyorum. Sanki hiç berimde olmamışlar gibi, onları anlatamıyorum.

   Her neyse, nerede kalmıştım. O sarı balçığa inmeye devam ediyorlar. Balçığın yavaş yavaş kapandığının farkındalar mı? Artık o kadarını duyamıyorum. Sesleri çıksa da bana kadar ulaşmaz buradan. Burdan ya da ordan. Sadece arasına taşlar doluşmuş koyu sarı sıvı. Sıvılaşmış artık toprak. İçine aldı da, her deliği bir bir kapatıyor. Solucanlar, her deliği dikene kadar. Kazmalar da içeride kaldı. Her şey içeride kalakaldı. Geriye toppraklarrh kaldı satıhta. Toprak, en başa, kahverengiye döndü, muhtemelen solucanlar yüzmeye devam ediyordur içerilerde. İntikam diyebilir miyim? TOPRAKLARIN İNTİKAMI. İyi de, toprakların, gücü yeter mi intikam almaya bu kadar tersyüz oluştan sonra?

   Bir iç geçirdim. Anlatacaklarım bu kadardı. Ben kaldım. Kalakaldım. Sırf onları anlatabilmek için. Anlattım da ne oldu? Sırtımı yasladığım ne varsa pof diye çöktü. Karşıma aldığım ne varsa. Sandalyeyi biraz daha hızlı salladığım an sırtüstü kapaklanacağım ve bunu düşünür düşünmez sandalyeyi durduruverdim. Güneş batmamakta inat ediyor. Anlatmış bulundum, nereye daldıklarını bilmeden. Bilmeyeceğim, nereye daldıklarını bilmek istemiyorum. Hikâye başa dönüyor. Sallanmaya devam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder