Öyküler

28 Ekim 2012 Pazar

CENİN SİTESİ


Rutin bir hayatım var. Kışların nasıl geçtiği belli, anlatmaya değmez. Kendi kendimi yıpratmaktan öteye gitmediğim, pörsütülme korkusuyla bir kenara sindiğim ama yine de içinde eskimekten kurtulamadığım bir işim, ailem ve bu çekirdeği sarmalayan akraba akran kalabalığı. Hiçbirini sevmiyorum, hiçbirinden nefret etmiyorum. İyi günlerine denk düşmüşsem sessizliğim onların nezdinde bilgelik, aklıselim, itidali sembolize ediyor, asla sahip olamayacakları. Kötü günlerine denk geldiysem ya kokusuz osuruk ya da sinsiyim. Dürüst olmak gerekirse bana ulaşamadıkları için böyle kapris yapıyorlar diye düşünmeden edemiyorum, bir parça gurur doluyor içime. Keşke hep böyle olumsuz duygular içinde olsalar; kendi kendimle kalacak vakti ancak o zaman buluyorum.

Bu hayatı daha ne anlatayım! Aylarca bir milim özgürlük alanı yaratamadan yılları yıllara katıyorum. Sümüklü çocuklar, beynimi kemiren bir kadın, keşke sadist olsaydı hayatıma heyecan katardı diyeceğim barbar ve fevri bir patron, dedikoducu iş arkadaşları, dedikoducu halalar, dedikoducu teyzeler, dedikoducu herkesler… Vır vır vır… Köşesinden sökülmüş, yavruağzı ve fıstık yeşili örgülerle bezenmiş, koyu lacivert şeritli kalın duvar kâğıtları, dökülen sıvalar avizeyi handiyse yerinden sökecek. Kaka rengi ile turkuaz karışımı tombul deniz böceklerinden kanepe takımını kaplamış, pamuk tarlasında patlamışçasına salona yayılmış simetrik kanaviçelerle birlikte. Ta ta ta! En son modayı, en pahalıyı tasarlamadan yığmaya kalkar, sonunda da beyhude çabandan bıkarsan ortaya çıkacak en doğal sonuç: zevksizlik, aidiyet yoksunu bir geleneksellikle karışmış en son modacılık! Sebebi? “Vır vır vır”lardan kokusunu alacağınız üzere her daim yersiz bir tatminsizlik. Bu zihniyete sahip insanlar bir araya geldi mi kaçınılmaz ve süregelen, herkesin teker teker kendini yargıç sandığı, kınama temelli “son sözü ve de en sivri sözü ben söylerim” oyunu. Neden karışayım ki? Bir de son karar hep bana bırakılır ya, pis bir dayatmayla. Neymiş aile reisiymiş! Çok meraklıyım reis olmaya! Laf olsun diye bir taraf tutarım. Zaten her şey olacağına varmıyor mu? Nereye yetişiyorlar? Ne anlatmaya çalışıyorlar? Merak ediyor muyum?

Anlatmayacaktım, anlatacağım başka şeyler vardı ama kendimi tutamıyorum. Sus, sus nereye kadar? Nefret bile etmediğim işim. Biraz temkinli olduğum için fazla ayrıntıya girmeyeceğim. En tahammülfersa noktadan başlamak istiyorum: kadınlar. İş yerindeki kadınların bakımlılığı ve taze bahar vaat ettiğini sandıkları ama sadece şekerli salatalık haşlamasını hatırlatan kokuları… Hepsi beyaz gömleklerine ten kokularıyla birlikte sinerken, nedense üç aşağı beş yukarı aynı. Bir de pırıl pırıl, sedef rengi ojeleri. Hepsi yarı uzun tırnakları ojeli, mesaj açık ve net. Biz iş dünyasındayız, yırtıcı ama aynı zamanda dişi ve prezantabl olmak zorundayız. İşte bu kadınlar gün içerisinde kendilerini o kılıktan bu kılığa sokarken vazgeçemeyecekleri tek şey ojeleri. Vazgeçtikleri an bütün mevzilerini kaybedecekler sanki. Onlardan ne çektiğimi bir ben bilirim. Sanki sırtım boynumdan belime kadar sızlıyor. Bir de hayatta kalayım derken sanki bütün erkekleri yutmuşlar. Niye bütün kadınlar benim başıma üşüşür?

Bu ofis de ne zevksiz bir yerdir. Her yer ve her nesne beyaz bir kere. Gün ortasında yanan bir o kadar beyaz çalışma lamba eteklerinin çepeçevre örttüğü fosforlu ampullerle birlikte, bereket versin ki kalemlere dokunmamışlar ama onlar da beyaz masanın üstünde çiğ çiğ parlıyor. Patronun çalışanlardan birini çağırırken takındığı tutum da tahammülfersa. Mesela Ali diye birini çağırıyor (adı değiştirilmiş o zat ben oluyorum): “Ali Beeey!” Son hecede sesini tiz perdeye fırlamadan bir yerde tutup uzatıyor, boğazın içinde dönen balgamları hayal edebiliyorsunuz. Amma da susmuşum. Umursamadığımı sandığım anları biriktirmişim de kusuyorum.

Akranlarıma ya da arkadaşlarıma gelince, çoğuyla ilişkim okuldan kalma ve kemikleşmiş; Cuma meyhane “keyfi” ile sınırlı. Hep aynı meyhane, hep aynı siyasetsiz siyaset tartışmaları, çakırkeyif sınırını geçince de sulu bir kadın muhabbeti. Bir kişi (genelde aynı palavracı zat) tiradına girişerek çevresini saran, ağzı, kenarındaki köpükleri toparlayamayacak kadar, sulanmış arkadaşları aydınlatır. Hayran hayran bakakalırlar ve merkezdeki şahıs bu bakışları hep üzerine alınır. Oysa dinleyicilerin bulutları dağılır dağılmaz aklından geçecek ilk şey arkadaşın amma da uydurukçu olduğudur, paylaşırlar da bu yargılarını kendi aralarında. Ağzı sulandıran, sahiplenilen başarıdan ziyade hikâyenin kendisidir. Merkezdekini merkezde kılan, kendini kanıtladığı yanılsamasına yol açan duygudan ziyade öyküleme yetisidir, o kadar.

Ben beğeniyor muyum o hikâyeleri? Anlatmaya çalıştım ya ben kadınlardan pek hazzetmem, bir tanesi çevresindekilerle birlikte yeterince baş ağrısı yapıyor. Ötekilere de beridekilere ne kadar iştah duyuyorsam o kadar. Manasız manasız olaylar, manasız manasız heyecanlar, iktidar oyunları, ego dayatmaları, “ben boyun eğmem”cilikler ve üstüne “nasıl da köpek olduculuklar,” çiçekler, çikolatalar ve daha pahalı hediyeler, boyun eğmeme ritüellerinin arkasındaki gündelik hesaplar… Tabii meyhanede anlatılan bunlar değildi, bunlar benim gerçek denilen şeyden anladıklarım, satır aralarından çıkardıklarım. Anlatılanlardan da anladığım olsa olsa yüzyıllardır bilinen bir arkadaşın kendilik temsilinin ardına saklanmış ihtirasları… Anlata anlata kendini ele vermekten başka bir şey yapmıyor. Ben bundan kazançlı çıkıyor muyum? Yüzyıldır tanıdığın birinin zayıflıklarını bin kez görsen ne olmuş bin bir kez görsen ne olmuş! Tek bildiğim, arkadaş çevresi de benim için özgürlükten ziyade pes ettiğim alanlardan biri daha; karımın, envai iş arkadaşının ve akrabanın dayatmacı sesinden kurtulduğum an, “toy delikanlı” ya da “yere bakan yürek yakan” muamelesiyle köşeye sıkıştırıldığım bir yer. “Yere bakan yürek yakan” kinayesi de nereden çıktı diye sormayın bari! Hiçbir macerası olmayan, ara sıra rakısından bir yudum alırken başını tabağına gömmüş, dinleyip dinlemediği belirsiz şahsiyete arkadaş grubunun takacağı en yakın lakap bu olabilirdi.

Ben bu kısırdöngüden çıkmak istiyorum artık. Bu noktada benimle empati kurup, hiçbir özgürlük alanımın kalmamasına üzülebilirsiniz ama halim o kadar da kötü değil. Yazları geçirilen bir iki hafta, der demez, şöyle bir iç geçirdim. Bir yazlığım var. Bütün yaz kalamıyorum ama olsun, geçirdiğim bir hafta on gün kendimi toparlamama yetiyor da artıyor bile. Elbette yazlıkta yalnız kalamıyorum, şu kadın, sümüklü çocuklar ve bazen bir iki baldız, enişte vs. damlıyor, bütün yaz kalmacasına. Elbette vıdı vıdılar, dedikodular burada da bitmiyor ama yazlığımızın bir güzel yönü, sahilden kayık kiralanabiliyor olması. Yazlığa damladım mı şanslıyım. Bir kez yazlığımızın bulunduğu yörede bir site kültürü yok(tu). Neden “yok” yerine “yok(tu)” dediğimi birazdan anlarsınız. Bizimkiyle beraber diğer evler de buralarda site kültürü oluşmadan önce yapılmış. Çevre tek tip binalardan değil, her biri kendi özgünlüğünü korumuş ve bir nebze olsun estetik kaygıların hâlâ kendini sürdürdüğü bir evler öbeğinden oluşuyor. Kimisinin çatısı kuş gibi uzun uzadıya kanat açmış, kimisinin yaşını başını almış hanımların sigara ve çay keyfine mesken tuttuğu balkonu, her biri ilginç ve birbirinden farklı desenli korkuluklarıyla, sere serpe yayılmış.  Kimisi bütününde dikdörtgen prizma olmaktan öteye gidemese de, sardunyalarla süslenip püslenmiş, kimisi duvarına çakılmış ahşap perdeler yüzünden çiftlik evini hatırlatır. Kısacası her yapının ayrı bir hikâyesi var.

Herkesin güneşlendiği kumsal tarafında değil de, merkezin sahile bakan kanadında bir iki eski püskü kayık var, boyaları hafiften dökülmüş ama mihrap hâlâ yerinde. İşte ben gelişigüzel içlerinden birini seçiyorum, kayığın ortasına kuruluveriyorum, tam kuvvet küreklere asılıyorum. Merkezden çıkıyorum şöyle bir açılıyorum, sonra merkeze dönüyorum, bir tur daha, bir tur daha. Kısacası saatlerce ha babam kürek çekiyorum. Onca yıl aynı turları atmakla yetindiğim düşünülürse, ilk seferin duyumsattığı heyecanı vermediği aşikâr ama beynimin pimini çekip içindeki hurdayı boşaltmanın tek yolu hâlâ bu, tek kaçışım. Böyle yeknesak bir eylemden vazgeçmeyişimin sebeplerinden biri de bu meşgaleyle ilk oyalandığım güzel zamanların anısı. Her tur, kışın sürdürdüğüm hayat gibi pörsüdükçe, gerçekliği inkâr edip sanki ilk attığım turu yaşıyormuş gibi kendimi kandırıyorum. Her tür değişiklikten nefret eden benim değişikliğe isyanım!

 Ah o keşifler! Küçük küçük koylara bir girip bir çıkmalar, türlü türlü deniz böceğine tepeden bakmalar, kendini balıkçı sanıp saatlerce balık geçmesini beklemeler, sahile yanaşmalar, belki kayıktan atlayıp birkaç güzel taş toplama ve onları saklama, sonra bir koy daha keşfetme, farklı bir renk oyunu, farklı bir kompozisyon yakalama. Eşsiz ve ebedi sessizliğin kucağında... Sonra! Sonra… Her koy yeterince yoklandı, sürprizler tükendi. Başta heyecan katsın diye turların mesafesi uzadı, ama bir noktadan sonra bütün koylar birbirine benzemeye başladı. Ben de turun varış noktası olarak o en uzun, yeşilden ziyade kapkara, ucu denize dik inen burnu seçtim. Bir yanıyla gizemliydi çünkü burnun ilerisinde neler olup bittiğini asla öğrenemeyecektim. Bir yanıyla sıradandı çünkü yolculuğumu yeknesaklaştıran, bu son noktayı koymak olmuştu. Rota belirlendikten kısa süre sonra, en ufak ayrıntı hangi koyda ne kadar kalınacağına dek sabitlenmişti. İlk yolculukların hayalini bu ritüel içerisinde yaşamaya devam ediyordum. Ta ki…

Daha yavaş yavaş belirdiklerinde anlamalıydım. İlk önce bir iki, sonra sürü halinde burnun kapkara tepesini sütlü griye bürüyecek kadar çoğaldılar. İçim sızladı bu kendini ev sanan moloz yığınına bakarken. Bütün binalar kabataslak bittiğinde, burundan en ufak esinti gelmemeye başladı çünkü esintiyi taşıyan yağız ağaçlar bir bir kökünden kesilmişti. Burna geldikçe merkezi özler olmuştum çünkü önceden de anlattığım üzere bizim yazlığın bulunduğu mıntıkada her evin ayrı bir öyküsü vardır, standartlaştırma bizim muhite uğramamıştır. Sanki bu yeni site kabataslak bittiğinden bu yana attığım turun yönü değişmişti. Eskiden varış, yani hasret, noktası burun iken, şimdi varış noktası çıkış noktama dönüşmüştü. Gerçi tur atıyordum, doğrusallığın olmadığı yerde çıkış ve varış noktaları başından beri karışmaya meyilliydi. Değişikliğe yenik düşmeye başlamıştım ama geçmiş özgürlük günlerinin hayaliyle bu moloz yığınını inatla inkâr ediyordum.

Sonra binalar boyanmaya başladı. Boyandıkça da sanki şekil değiştiriyorlardı. Bildiğimiz küpler, boyama süreci ilerledikçe, ön cephenin ortasından içe kıvrılmaya başlamıştı. Tuhaf renk ve desenler… Bizim evde de başıma musallat o boğucu ve insanı hayattan bezdiren yavruağzı mı desem... Hatırlatıyordu ama farklıydı, hafif şeffaf, hafif turuncuya çalan, hafif ışıldayan bir renk seçmişlerdi. Bununla kalmadılar. Herhalde sitenin mukimleri sanatsever insanlardı ki standartlaşmış evlerine eksantrik bir hava vermek için cephelere kılcalımsı fırça darbeleri vurulmaya başladı. Mavi yeşil damarlar kalından inceye bütün cepheleri ağ gibi örüyordu. Ağın tamamlandığı her bina, pencere oyulmuş küp görüntüsünü bir yana bırakıyor, yavaş yavaş kulağa benziyordu.

En kötü sübut haline bile katlanmaya razı, değişiklik düşmanı bana inat değişiklikler üstüme üstüme geliyordu. Ve heyhat! Ben çıkış noktama kaça kaça döneceğime, köhnemiş alışkanlıklarla buraya kaçıyordum. Sade alışkanlık mı? Bilmem, bu sorunun cevabını son ana dek veremedim. Her konutun badanası bittiğinde ne idüğü belirsiz fısıltı üstüne fısıltı kulaklarıma sızıyor, site tamamlandıkça sesler boğuk bir hıçkırığa dönüyordu. Kapkara bir tepeye, onun tüm karalığını silerek, konuşlandıktan sonra gölgesini silemediği bir karanlığın içine ağlayan Cenin Sitesi’ydi o.

Bu turların sonunda ha babam de babam kürek çeke çeke dönüş mü varış mı birbirine karışmış o noktadaki girdabı ben mi yaratmıştım? Yoksa hıçkırıklara, fısıltılara dayanamayan denizin isyanı mıydı? Ya da korkudan ben mi uyduruyordum tüm o sesleri? Sessiz sorularım havaya saçıldı ve ben cevabımı alamadan girdabın içine çekilmeye başladım. Sular da kararmıştı, küçük, yağlı, kaygan girdabın dipsiz dibine çekilirken sanki sayısız kulağı da peşimde götürüyordum. Cenin Sitesi diye bağırmama fırsat kalmadan karanlık sular boğazıma dolmuştu bile. Üzülüyor muyum? Özgürlüğüme kavuştuğuma seviniyor muyum?

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder