Öyküler

26 Ekim 2012 Cuma

İKİ RESİM


 

Her şey bir işgüzarın, tek zerre ışığın sızmadığı, içi kararmış bir odanın ortasına kendini yarı yarıya tüketmiş bir mum koymasıyla başladı. Mum, pırıl pırıl verniklenmiş koyu ahşap bir masanın etrafında halelerden örülü bir bombe oluşturuyor, birbirine bakan, bir ölü doğa, bir peyzaj, iki resmi, loş bir ışıkla aydınlatıyordu.

Sanki mayhoş, esrik bir uykudan uyanmışçasına, görünmez tülden göz kapaklarını kaldırıp, birbirlerine uyuşuk uyuşuk bakmaya başladılar. Ölü doğa, bir balık pazarından enstantaneyi tasvir ediyordu, üstü kalın buz parçalarıyla kaplanmış, geniş bir tabla, ortadaki minik daireyi boş bırakacak şekilde, gelişi güzel fırlatılmış balıklar… Beyaza çalan kupkuru solungaçlı, katarakt palamutları, onları ezen, dörde bölünmüş, bej, kalın kılçıklı, pembe turuncu somonları ve bacaklarının arasına bir sürü jumbo karides yuvalanmış bir ıstakozu anlatıyordu. Simetrisini çoktan kaybetmiş baygın balıklar sanki müşteri beklemiyordu ya da balıkçı çoktan topu atmış, dolma parmaklarının arasından kum gibi akan paracıklarına baka baka çıldırmış, resmin onu tasvir etmediği bir noktadan avaz avaz “Batan geminin malları bunlar!” diye bağırıyordu. Ama söz konusu resim bir ölü doğaydı ve ölü doğada bu tip canlı hikâyelerin yeri yoktur.

Ölü doğada kitaplara yer var mıdır? İçine suskun lavtalar sıkıştırılmış ölü doğalar görmüşsünüzdür. Bu da balıkların ortasında kitap tasvir eden bir ölü doğaydı. Kitap, çok büyük ihtimalle içinde çevresi bol işlemeli, ikonların art arda sıralanıp ulvi bir hikâye anlattığı bir diptik muhafaza ediyordu. Ama bu diptik var mıydı, varsa nasıl bir hikâye aktarıyordu, çözmek imkânsızdı. Rengi atmış, kırmızı bez cildinin sağ ortasındaki dil, ön kapağı üstü taş kaplamalı, çıt çıt benzeri bir mekanizmayla örtüyordu. Ön kapakta İbrani ve Arap alfabelerinin birer satır aralıkla art arda dizildiği bir metin yer alıyordu, metne bir süre ısrarla şaşı bakarsanız arka planda sol üstten sağ alta çaprazda Kıpti, sağ üstten sol alta Süryani alfabesiyle yazılmış bir yazının indiğini görebilirdiniz. Kısacası çok güzel ama manasız, çok şey vaat eden ama hiçbir şey vermeyen bir metindi. Belki de, kokuşmuş balıkların ortasında kalakalmışlığında, içinde mana namına hiçbir şey muhafaza edemiyordu. Nedense, insanın kapağının içinde hiçbir anlam barındırmadığına inanası gelmiyordu, bu dizilişte öylesi gizemli bir güzellik vardı. Kitap, ilk önce pazardan, sonra tabladan ayrışıyordu ama o kendini salıvermiş nesnelerle kurduğu bir aidiyet ilişkisi de vardı, sanki balıklar olmasa kitap anlamını yitirecekti. Onun bu kadar merak uyandırmasını sağlayan, belki de, yıllanmış, aldatıcı tazeliğinin kendini salmış balıklarla kurduğu tezattı. Peyzaj, ölü doğaya bakarken, bu ölü nesneleri ve birbirleriyle ilişkilerini merak edip durdu.

Peyzajla karşı karşıya gelecek herhangi çıplak göz, onun böyle meraklı olduğunu asla tahmin edemezdi ya da peyzaj genel gidişatında, uyuşuk gözlerinin arkasında, pek de meraklı değildi. Tüm uyuşukluğuyla çelişen ya da onu uyuşmaya zorlayan ise, sunduğu bu tuhaf manzaraydı. Peyzaj, Balkan botaniğinin sergilediği delice çeşitlilik, düzene, sınıflamaya gelmezlik, her an kendini kusmaya hazır vahşet, eş zamanlı en aç gözleri bile doyuracak bollukla karışık, hadım edilmiş Brezilya ormanları arasından belli belirsiz kıvrıla kıvrıla inen taşlık bir yol ve yolun kenarına serpiştirilmiş böğürtlensiz böğürtlen çalılıklarını anlatıyordu. Çok fazla çeşit, çok fazla form, yeşilin çok fazla tonu, çok fazla birbiriyle ilintilendirilmiş nesne, çok fazla ilişki ve çok fazla ilişkisizlik yolun üstünde ağırlık oluşturmuştu. Kenarlarını süsleyen, aralarında bir metre aralık bile bulunmayan, beş metre uzunluğunda, sadece korkuluk işlevi gören, son kertede sadece kalın birer direğe benzeyen, kabukları tarazlanmış tüyler gibi inen, dalsız ağaçlar ise yolun içine ışık sızmasına yardım etmiyordu, bu direklere oranla epey güdük kalmış yeşillik, birbirine geçmiş, yolun üstünü tamamen örtüyordu. Gölge oyunları içerisinden hayal meyal seçilen uzun, bağırsakvari bir ine benzeyen yolun peyzajda son bulduğu noktada taşların dizilişi, girişi adeta Kiklops gözü gibi gösteriyordu ya da bu peyzaj belki de sıradan, tersyüz edilmiş bir klonoskopiyi temsil ediyordu, peyzajlar ömürlerinde peyzaj dışında bir şeyi temsil ettiyse.

Her neyse! Her halükarda resmin izleyende izlenme yanılsaması yarattığı inkâr edilemezdi.  Resim, işte yolunun sonuna oturmuş bu tek gözüyle ölü doğanın merkezindeki kitabın ön kapağına odaklanmış, onu okumaya çalışıyordu. Sağdan sola satır satır takip ederken, diğer yandan taşını devire devire çapraz odaklanmıştı, başarısızlığa uğradığı her okuma çabasında ise kendince kem göz büyücülüğüne başvuruyordu. Taş, sanki peyzajdan taşmış, ona üç boyut katmış, uzaktan uzağa zorla kitabın dilini açmaya çabalıyordu. Taş kaplamalı kilidi sıkı sıkıya tutan, baygın balıklarıyla ölü doğanın ta kendisi miydi, kitabın muhtemelen manasız içini saklama dirayeti mi, anlaşılmıyordu.  Taş, bazen, içi sıkılmış olmalı ki, devinimini kesiyordu. Neydi bu böyle! Bu kendini koruma arayışı, neyini koruyordu ki! Yüzü gözü çoktan kırışmış bakire kibriydi bunun ki! O balık pazarında bir hamsi etmezdi, oysa kendini elmas, yakut sanıyordu! Homur homur söyleniyor, öfkelendikçe kilidi zorlamaya devam ediyordu. Oysa o zorladıkça, kitap, kendini sanki elmastan, yakuttan da değerli sanıyordu.

İki resmin ilişkisini, Kartezyen bir özne nesne ikiliğine indirgemek ciddi bir hata, bu durumda bariz bir göz yanılgısı olur. Bu ilişki, salt peyzajın bakması, ölü doğanın bakılmasından ibaret değildi. Ölü doğa da peyzaja bakıyor, ondan bir şeyler bekliyordu. Sanki sevimsiz, kendini direten, haşlana haşlana tadı kaçmış, kağşamış bir flörttü bu bakışma, her öznelerarasılık gibi bir flörttü söz konusu olan. Bayatlamakta olan balıklara esintisini yolluyordu çapraşık orman, ve balıklar da pazarın ağırlığından sonra bu havayı özlemişti sanki. Yavaş yavaş, jöle gibi titrediler, hafif öne kaykıldılar, ıstakoz bacaklarını biraz araladı, karidesler birbirlerine hafiften mesafe aldı, palamutların gözüne fer geldi, solungaçları kıpraşmaya başladı, hep beraber yolu çevreleyen ormanın havasını, canını, böğrünü, çokanlamlılığını, anlamsızlığını, anlaşılmazlığını, basitliğini, deliliğini, aptallığını, çokluğunu, tekliğini, şümulünü, şekilsizliğini içine çektiler. Canlandılar mı ne! Hayata dönen balıklar, ne bekliyordu peyzajdan? Sanıyorum, çekilmez can sıkıntısının baskısıyla yola çıkmak istiyorlardı. Bu durumda yapacakları tek şey, yol daha ziyade ine benzediği için, yola girmek olabilirdi. Peyzajdan kaymaya çalışıyorlar ama taştan göz onları içeri almamak için elinden geleni ardına koymuyordu. Aynı anda iki defa büyü yapmak zorunda kalmıştı. Bir yandan peyzajı koruyor, bir yandan peyzajdan ölü doğaya duhul etmeye çalışıyordu. Bir açıdan bakıldığında ölü doğanın peyzaja yaptığı da tam buydu. Duhul edilmesini önlerken, duhul etmeye çalışmak. Öznelerarasılık da böyle bir şeydi zaten.

Karşılıklı çok büyük bir dirençti sergilenen ve çok büyük baskıydı karşı tarafa uygulanmaya çalışan. Resimler, tüllerinden sıyrılalı çok oluyordu da, mum gücünü yitirmeye başlamıştı. Işık azaldıkça bakışlar keskinleşti.  Oysa mum, fitilini çevreleyen çukurda toplanmış sıvıyı önce damla damla, sonra şelale şelale tükenmekte olan vücuduna akıtırken, ömrünün sonuna yaklaşıyordu. Alev, dışarıdan odaya dolan hafif bir esintinin yardımıyla titredikçe titredi, son bir hamleyle bir daha yanmamak üzere, yumuşamış mum birikintisinin ortasında birden sönüverdi. Böylece, iki resim aynı anda, tam güçlerinin doruğunda, pat diye gözlerini kapadı ve birbirilerinin silik görüntülerini hafızalarına beyhude kazımaya çalışarak, zar zor uyuşuk uykularına geri döndü.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder