Öyküler

25 Ağustos 2013 Pazar

GÖLET


   İğrenç değil, tiksinç değil sadece korkutucu. Beni korkutmasına izin verdikçe tahayyülümde daha da korkunçlaşacak. Saçlarını, yüzünü ve kıyafetlerini hayal meyal görüyorum onu ancak duruşundan tanıyabiliyorum. Kafamda onun bana fırlatmış olduğu görünüme sadık kalacak ayrıntılar ekliyorum. Hatırladığım tasarladığımla birleşiyor, durduramıyorum kendimi. Daha derin çizdikçe ayrıntıları, korkutuculuk yerini dipsiz bir korkunçluğa terk ediyor.

   Sınırın öte tarafına geçme fikriyle beni ürpertmeye başlamıştı. Tek söz söylememesine rağmen anlamıştım tavrından. Göletin ortasında sürekli kürek çekmemize rağmen durakalmıştık. O nasıl hareket edeceğini bilmiyordu ya da onu anlamıyordum. Bense uyum sağlamaya çalıştıkça hareketlerini kaçırıyordum. Dururken debeleniyorduk. Nedense sonra öte yakaya geçmeye gerçekten karar verdi ve asıldı küreklere, ne istediğimi umursamadan. Benim şaşkınlığıma karşı kendi belirsizlikleriyle. Eski yakanın bilindikliğine, sıkıcılığına, kuruluğuna, rahatına rağmen… Bıraktım kürekleri, acelem yoktu,  nasıl olsa onsuz da gidecek bir yer, terk etmek üzere bir yurt bulurdum. Çatırdama sesini duymaya izin verdim –gelecek miydi böyle bir ses, uydurabildiğim en korkuncu bu muydu?- ve seyre koyuldum. Bu kof bir başkaldırıydı, altıma kaçırmak üzereydim. Göçebe tavrımda, nasılsa bırakırım nasılsa yolumu bulurum rahatlığımda en ufak bir samimiyet yoktu. Bilindiğin sınırlarında oynadığım oyunları nakarat gibi tekrarlıyordum. Ortada oyun falan yoktu ve ben sadece pes etmiştim.

   Kayık, tabak gibi ışıyan göletin ortasında, çatırdamaya hiç niyeti yok… Göletin üzerinde havada ilerlercesine ilerliyor artık. Yola çıktığımız andan itibaren içinden birbirimize baktığımız ince sis yoğunlaşıyor. Göz gözü görmüyor. Daha demin birbirimize bakıyorduk. Şimdi o silik bir gölge. Varlığının yerini sadece tasarımımdan ibaret bir görüntüye bırakırken görüntüsü bile beni görmüyor; bakışları gideceği yakaya çevrilmiş yüzümün içinden geçerek. Sis o kadar yoğun, hava o kadar nemli, gök o kadar basık… Gök üstümüze çadır gibi kapanırken sonsuzluğuna dair yanılsamamızı –ya da yanılsamamı- gittikçe daralan sınırlarla değiştiriyor. Kapkara yağ gibi su sisin yükünün altında daha da kaygan daha da düz.

   Her an kayıktan çıkıp suyun üstünde yürüyebilirim, ince bir buz tabakasının üstündeymişçesine. Direncimin yönünü değiştirip eski yakaya dönebilirim ama yapmıyorum. Yol-bozan olmamak adına mı? Hayır! Bu yol, benim yolum değil ki! Sadece nereye kadar gidebilir sorusuna ve sorunun cazibesine kaptırıyorum kendimi. Bu boş vermişlikten fırlama bir haz değil. Dondum kaldım. Bekliyorum.

   Öte yakaya yaklaştıkça –yaklaştığımızı hissediyorum, görmüyorum- görüntüsü değişiyor. Bu yalnız benim tasarımım olamaz, görmediğim kendisi değişiyor. Gerçekçi olmak adına tasarımıma ket vurmuştum, sınırlarımın dışına çıkamam ben onun tersine. Önce içten içe değişiyor, sonra dışa vuruyor olduğu gibi kendini tepkiyle, öfkeyle, nefretle. Giderek daha alaycı, bir o kadar da küstah… Uzun, ince parmakları daha da uzadı, eklemleri iyice belirginleşti yerinden fırlayacakmışçasına. Evine kapanmış bir kadın asaletiyle ellerini hareket ettiriyor, neredeyse çoktan yitip gitmiş hizmetçilerine emirler yağdıracak. Bunak ve kibirli… Küt saçları arkaya doğru kabarıyor, karpuz kollu giysiler gibi. Kızıl kızıl parlıyorlar, kendi rengi olmadığını söylemek gereksiz. Yüzünü ağır bir makyaj örtmüş. Beş kat pudra, narçiçeği kırmızısı ruj, camgöbeği parlak farlar, perde gibi inen takma kalın kirpikler… Frapanlığında kendini korumaya boşu boşuna çabalarken yaşlanmasına, kurumasına engel olamıyor. Pudra derin yarıklar oluşturuyor, avurtları çöküyor, kemikli burnu ve elmacık kemikleri iyice ortaya çıkıyor. Etleri kemiklerine yapışıyor. Kafatasının üstüne yapışmış bir mask sanki, küstah küstah kıkırdıyor yüzündeki dehşeti kapayamasa da. Kıkırdakları düşüyor ama gözleri inatla direniyor. Bir çift parıl parıl göz, mavilerle örtülmüş gözlerini dikmiş hareketsizce geldiğimiz yöne. Göz akları sarılığında en son gözbebeklerini yutuyor. Karşı yakaya geldiğimizi anlıyorum. Karşı yaka kendini ağır sis bulutu içerisinde yok ederken hiç olmadığım bir şeyi hatırlıyorum. Kayıktan inip yağ gibi suyun üzerinde öylesine ilerliyorum. Geri geri, amaçsızca…