Öyküler

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Schreberlere

Hanım,
Ben sekiz dokuz sene LGBTİ hareketinin içinde fink dönüp dolaşmış bir tip olarak bir iki ufak şey dışında hiçbir konum değişikliğinde bulunmuyorum. Yakında talep etmediklerimi talep etmemeye (gelinlik, düğün, evlilik cüzdanı, çocuk hakkı) talep etmemeye devam ediyorum. O kadar. Bunun adına ilişki bitirmek demezler. Formatı net koymak derler. Buna göre de bir usturup bulunur adım adım. Ümitsiz değilim. Herkes planlarını ona göre yapar. Çocuk hakkı? Gülüyorum. Bana kalsa ben hiç kimseden çocuk mocuk yapmam. Ağır direnç. Kimler neler yapıyor, biz bir yerde otursak kıyamet kopuyor. Elalemin genel ahlak bayağılığı yüzünden gelinen 14 senelik bilanço. Kimler neler yapıyor ya!

IBDA-C diyelim,

Etkin Pişmanlık formülü imkansız. Bir suçlama getirilmemiş. Pişmanlık bireyseldir. İhanet de yanlış, kim kime ihanet etmiş. Sorunu doğru koymak lazım. Sadece bir öööööööööööööööööffffffffffffffff dedirtiyor o kadar. Olabilir herkesin başına gelebilir. Büyük dramalar var, doğru. Yine de. Ben zamanında çok ağlamıştım. Şimdi ağlayacak bir şey göremiyorum. Her şey yoluna girer. Başta belirttiğim duruşumla beraber. Ama benim elime biri tutuşturulduğunda ne olur önümü göremiyorum. İşin içinden maddiyatı çekince bütün erkekler dünyanın en kıskanç yaratığına dönüşüyor. Galiba parayı erkeklerin testesteronu filan azalsın diye bulmuşlar ters tepmiş. Her neyse sen de üç sene saklamışsın tebrikler ya da bana tebrikler. Üç sene de hiç fark ettirmeden takip, manasız vakit kaybı. geriye sekiz sene mi kaldı? O arada da takip ettiysen ciddi akıl sağlığı rahatsızlığı. Bir teşhis konması gerekiyor. Ortalık da Nişantaşı psikiyatrından geçilmezken sakat iş. Fakat senin biyografide mutlaka bir akıl hastalığının olması lazım. Adı üstünde Schreber.

19 Temmuz 2016 Salı

beklenilen mürteci son

Bay Schreber ile Schreber Hanım'a,
Müslüman bir erkek olmadığım için böyle bir kumpas kuramıyorum, ama benim gözümde siz evlisiniz. İki hakimsiniz. Ben de anti-psikiyatrım. Makul ve adil öyle değil mi? Oraya buraya büyü diken aptal laikçi kadınlarından olmayacağınız da eğitiminiz ve mesleğiniz açısından açık. Burada tuhaf olan benim 14 senelik metres konumunda kalmış olmam. Oldukça tuhaf senaryolarla birlikte. Bu salaklıkların espri olarak ya da fıkra bir ömür boyu üretilmesi lazım. Ben kuma olamam, Müslüman değilim. Benden olsa olsa 2002'den bu yana metres olur. Başka bir halt da olmaz. Ben de evli olmadığım hele de evli bir adamdan çocuk yapma hayalleri kuran bir insan değilim. Yapı bu yapı. Fazla namuslu erkeklerde Schreber yapısını veriyor. Anti-psikiyatri böyle tipleri iyi bilir. İyi tanır çünkü.

Ne nasıl olmuştu şu 14 sene içerisinde? Mürteci son diyorum çünkü bu ne yazık ki bir son değil. Temcit pilavı. Ben kendimi olduğum yere koyunca kendime psikiyatrımın eleştirileriyle birlikte aşırı küçük aşırı büyük flört serbestisi veriyorum. En az 71'li (65'e kadar çıkarım) bir de 91 altı. Ara kuşak kayıp kuşak. Flört taklidi yapayım da komedi olsun biraz. Japonya'da çizimini yapıp satması üç saati bulmaz bir günde. Hızlı kapitalizm. Üç sene metresini rontlayan adam. Eh yani. Ben birini ele vermedim. Herkes bu adamı 2003 yılından beri biliyor. IBDA-C. Sen "tikiyim tikiyim" diyip duruyordun IŞİD, ben de kör ISIS. Hepimize kolay gelsin. O zamanlar kördüm, gülüyordum. Şimdi hala gülebilirim. Kral Midas'a. İznik Konsili'nde. Kolay gelsin bacım. Eşinizin tasarladığı suikast eşiklerine dikkat. Biz ikimizden ciddi düşman olmaz, olsa olsa frenemy. O da laf olsun diye bir noktadan sonra. Yani ben Siz'de haksız hiçbir şey göremedim. Detayları bilmiyorum tabii. Sildim sayın. Brecht Kafkas Tebeşir Dairesi. Yeniden okuyacağım.

Şii kadınlar üzerine

Bir memleket 50 yıldır batık bir laikçilikle yürümüş olabilir. Bu laisizmin çürük olduğu anlamına gelmez. Sadece ve sadece kadınların doğru düzgün komşuculuk oynayamadığını (sebeplerden biri sindirme amaçlı üreyen aşırı eril dil) ve içlerinin dışlarının abes önyargılarla doldurulup fitne fesada bulandığı anlamına gelir. Doğusundan da baksanız "Batısından" da. Laisizm kadın bedeninin doğru topografyasını çizen coğrafyayı kurabilme erki anlamına gelir.

Bir kadın bir kadının örtünüp örtünmemesine karışamaz (abesle iştigal eder), ama nasıl örtündüğü ve nasıl başını açıkta bıraktığı ile ilgili yorum yapıp bir de bunun üzerinden etnolojik deneyler yapabilir. Ana dili Türkçe olan Şii kadınlar vardır. Eğitimli, örtülü ve anadili Türkçe, akabinde bu modaya uygun giyinen kadın demektir. Bu kadar. Örtünme biçimleri ve modaları kadına dair çok şeyler anlatır. Akraba yapılanmaları, fikirleri, hayata bakışı, gelecek planları ve en önemlisi ne tip erkeklerden hoşlandıkları. Türkiyeli Şii kadınları (Boşnak bile olabilir) eğitimli erkeklerden hoşlanır. Sadece. İyi bir eğitim almaları iyi eğitimli bir erkek arkadaş(lar) bulmalarına bağlıdır. Aslında biraz rahat bir sistemdir. İrtica başka bir şeydir. Batı sistemlerinde ise kadın bu konuda başıboş bırakılmış gibi görünebilir. Asla ve hiçbir sistemde başıboş bırakılmaz. Devlet biyoiktidardır.

Kadın vatandaşların bireysel acıları deşildiğinde "Batılı" (bazen de Romalı, Doğu ya da Batı Roma) yapılarla benzer yapılar karşılaşabilecektir. Saray dediğimiz şey, Solomon sonrası hanedanlık Doğu-Batı tanımaz, kan bağına dayalı ve bunu aşan akrabalık sistemlerine dayanır. Saray bu acıları yapısal olarak üretir. Gerici olan bir hanenin saçaklanarak tabiri caizse Süleyman sonrası sofrasına dönüşmesidir, bunun sınırını da laik olmak çizmez. Zaten laik olamazsınız ancak seküler olabilirsiniz. Laik denilen şey sadece ve sadece belli bir devlet yapısını imler. Kimse hangi inanıştan olursa olsun bir kadın olarak bir başka kadını ihtida etmeye kalkmayacaktır. Mantıksızdır. Sadece "Batı"ya fırlatıldığı için "Doğulu" komşularını iyi tanımaya ve anlamaya çalışacaktır. Özgürlük mücadelesi buna dairdir. Kazanımlar da öyle. Şii kadınları üzerine yazılacak çok şey var. Türlü coğrafyalar da dahil, özellikle mahlas sistemleri söz konusu olduğunda. O yüzden şimdilik bu kadar. Şii lafından ürkenler şimdilik kendine Nakşıbendi diyebilir. Bin tane tekkeye gerek yok, zaten her birinizin bedeni kendi sisteminizde bir tekke.

18 Temmuz 2016 Pazartesi

bir Schreber daha

Senin eşin benim düşmanım olmadığı gibi rakibim de değil. Ben düşmanlarımı çok iyi tanıyorum. Bu yolun sonunda bir devlet yapısı bana bir şey kakalarsa onu kabul edeceğim. kakalamazsa üzülür müyüm. Cumhurbaşkanı Receb Tayyib Erdoğan'ın konuşmalarını hatırla "bu savaş kıyamete kadar sürecek" Harbi kıskançmışsın ama. Takdir ettim. İşin ucunda maddi çıkar kalmayınca erkekler ne kadar kıskanç olabiliyor. Metresini kıskanan adam. Çok mantıklı. Mut'a yapalım boş ver nikahı derken bundan bahsediyordum. Bana göre gerek yoktu. Şimdi gerek var mı? Var. Bana böyle ağır bir sorumlulukla geldiysen var. Daha konuşacak çok şey de yok. Kalmadı ki. "İhtida etme" notasyonu bile seküler aslında. "Yabancı damada kaçarsan seni tutamam" diyen bir ültimatom. Benim tekli hücrelerden bir şikayetim yok genelde. Muhalefet istihbarattır.

Ah Schreber vah Schreber...

"Güne gelir kendine İtalyan demenin hesabını sorarım." Sordun mu Schreber? Sahi sordun mu? Yoksa ben mi İtalyan olduğumu (yaklaşık olarak) hatırladım? Bakar bir fikir edinirsin. Senin de kendi özel hayatın var zaten. Eşini boşayamamış oturup bana ahlak dersi veriyor. Ben de sızıntı olmasa fark etmeyeceğim. İşime gelmeyecek tabii.

Schreber'e

Esaret kararı herkes birbirine verir de sürgün kararı öyle kolay çıkmaz. Sen kendi kendine sürgün kararı vermişsin. Başka bir dinamiği yok bunun. Eşinden boşanamıyorsan o senin problemin. Sana inanmıyorum. Dediklerine inanmıyorum. Bu işte benim de senin kadar sorumluluğum var. O kadar. Biyoiktidara gelince, biyoiktidar herkes. Bana Sara falı bakmaya kalkarsan net biçimde avucunu yalarsın. Ne halt edeceksen zamanlamanı

dediğim gibi Schreber...

Düşmanlarımız farklı. Düşmanlarımız ortak değil. Bunun acı sonucunu ve bilançosunu görmek zorundasın: Al Pacino 8.000 erbaş, 700 uzman çavuş, on onbaşı, bin binbaşı ve bir stratejist ediyor. Dahası, Al Pacino yalnız değil. Coen Kardeşler de iki kişi değil. Benim münasip bir tarafıma dikilmekte olan Kohen soyadını merhum İbrahim Fethi dedem duysa münasip bir tarafı üç buçuk atardı. Darbe teşebbüsünüzün bilançosu. Gidin çayınızı için geyik atın. Ben de kafama göre öööööööööööööööfffffffffffffffffffffffffffffff ve de pöööööööööööööööööööööööööffffffffffffffffffff demeye devam edeceğim.

Saygılarımla,
Kıvanç

tuhaf tuhaf coğrafyalar

Yaa Schreber, tuhaf tuhaf coğrafyalar. Tuhaf tuhaf kilden heykeller, onların ikonları derken derken... Sürekli bir coğrafyadan diğerine kaçan insan tekrar öteki coğrafyaya kaçabilir mi? Latium ile ilgili bir şey sanırım. Bir de ya Katolik olmak ya da Yahudi olmakla ilgili. Ben anlata anlata bunaldım. Bunaldım Schreber. Senin mücadelen herhalde çok zor olmalı. Diyalog kurmak istiyorsun ama sürgündesin, belki tek yön sürgünsün. Ben de kendi kendimi esir aldım. Belki ben de tek yön sürgün olacağım sonunda. Hiç bilinmez! Bugün bir bebek gördüm. İlk tepkim korkuydu. Bebekten korktum. Zira bana çok yabancı bir varlık. Yolun sonunu tamamlayabilirsek gerçekten Adem ile Havva olarak tamamlamış olacağız. Senin düşmanların eminim gerçek düşmanlarındır. Ben kendi hesabıma başka düşmanlar tespit ettim. Vali Menelaos Atreus gibi. Ya da Atreus Menelaos. Senin tek başına Menelaos olarak bir karizman olabilir. Hala. Hala bızdıkların peşinde 15 yaşında olmak istiyor da olabilirsin. Benim için bu sadece bir oburluk. Senin oburluk yaptığını düşündükçe kaçmak isteyeceğim. kim bilir! Coğrafyalar. Ben zaten casus belli'yim. bellorum kısmını bilemedim corvum corva'yı da. Düşmanlarımız farklı.

17 Temmuz 2016 Pazar

yine öylesine dağınık

Dün Corleone'nin izine düş bugün Corleone'yi bul dünyası. Fakat sıkıntı bu değil. Sıkıntı Lutheran sıkıntısı, engizisyon sıkıntısı. Lutheranlar engizisyondan sonra patladı Protestanlara alternatif olarak. Yerini de tam bulacağım. Oysa ben sadece terörden ISIS'ten ve IBDA-C'den bahsetmek istiyordum. Yok. Ondan da bahsetmek istemiyorum. Clint Eastwood ile James Dean'den bahsetmek istiyorum. Yok ondan da bahsetmek istemiyorum. Saatin 10 olmasını bekliyorum. Malatya'dayım. Sabırlıyım.

bir de bu tarafından bakmaya çalışırsam

Septuaginta diyen adam Hesiodos'tan ve Homeros'tan kaçamaz. Şu üçgene ve artığı Helena'ya iyi bakmak isterim. Atreus, Agamemnon ve Menelaos. Bir baba, iki oğul, bir kız. Laneti neymiş anlamaya çalışıyoruz. Menelaos, Agamemnon'un eşzamanlı babası ve büyük biraderidir. Bitti. Lanet buymuş. Oysa Helena bu kitapta mecbur kalmadıkça geçen bir isim değil. Onun yerine Odysseus'tan ve paslanmış demir bir attan bahsediyoruz. At demişken Nestor diyoruz. Nestor demişken Anno Domini beşinci yüzyıla atlıyor Nestorius diyoruz. Helena Anno Domini dördüncü yüzyılda da yaşadı diyoruz. Kapı üstüne kapı oluyor, kapıları ve pencereleri açıyoruz. Ta ki Orgeneral Atreus Menelaos biyolojik kızının esenliği için (kendisi için) bir mesaj okuyana kadar... Ben Agamemnon, desem... Yalan olmaz. Helena'yı hiç sevmem. Atreus'tan tiksinirim, desem. Yine yalan olmaz. Fakat Menelaos çok karizma bir tiptir. Filioque ayrıştırsak Menelaos hiç kaçılası bir tip değildir de derim. Son cümle benim Agamemnon olmadığımı gösterir, ama beni Odysseus'un paslanmış demi atı olmaktan kurtarmadığı gibi beni bir de üstüne Nestor yapar.

bir muamma daha


-Halide Edip Adıvar da mı?
-Evet.

İnanmamıştı. Zira onun daha farklı bir teorisi vardı. Kaldı ki her iki teori de ehemmiyetsizdi, çünkü Halide Edip Adıvar kendini Türk olarak tanımlıyordu(r). Kişi kendisine ne demişse odur. Bir yandan espri olsun diye Halide Edip Adıvar'ın Lübnan kökenli olduğunu iddia edecekti. Bu teori çok kolay çökmezdi. Halide Edip Adıvar ilk gençliğinde İngilizce eğitim veren bir misyoner okulunda okumuştu. Küçük yaşlarda Yeni Ahit okumuştu, ama kendini serbest fikirli Müslüman olarak tanımlıyordu. Okuldaki kadın hocalar Anglikan mıydı, Evangelist miydi yoksa Katolik mi, bilinmez. Halide Edip bu konuda en ufak bilgi vermiyor. Gerçi bu Yeni Ahit-Kuran dikişi oldukça Katolik'tir. Eski Ahit'e dokunmaz. Ben zamanında öfke içerisinde bunu görememiştim. Yani Halide Edip Adıvar üç kitap okumamıştı. Eski Ahit ile ilgili bilgileri Kuran'dan ve Yeni Ahit'ten geliyordu. Araya sınır çizgisi çekmişti. Yani Yahudi değildi. Bazen Yahudi olmamak oldukça büyük bir meziyettir. Özellikle bütün sözleşmeleri birbirine karıştırdığınızda. Kimlikler akışkan biçimde birbirine karışır, sizin de kafanız bulanır. Etnik milliyetçilik ile kültürel milliyetçilik sınırında etnik milliyetçiliğe zamanında yeterince kafa patlatmamış ve farkında olmadan kültürel milliyetçiliğe fazla asılmışsanız (Türkçe yazıyorum) bunlar zorunlu sonuçlardır.

Gerçi diplomatik değişim ekümeniktir. Şu minvalde gerçekleşir. Bir Osmanlı evladı ilk gençliğinde Hıristiyan olup sonra Müslüman olur ya da Müslüman doğar, Hıristiyanlığı iyi bilir ve Müslüman ölür gibi bir rotaya karşı bir kişi Yahudi olduğunu anlar ömrünün sonuna kadar iki kitap okur: Septuaginta ile Eski Ahit (Kitabı Mukaddes versiyonlarından birinin Türkçe çevirisi). Yani Hıristiyanlığını iyice abartır ve Geç Antikite Hıristiyanı olur. "O kadar Yahudi'yim ki Hıristiyanlığı bile Eski Ahit'ten öğreniyorum." diyecek kadar Yahudi olmuştur. İşte benim de Halide Edip Adıvar diplomasisinden ayrıldığım nokta buydu. Yoksa herkes o kadar okuduktan sonra önünde sonunda doktor koca ister. Hem hakim ister hem doktor ister. Çok şey de istemez. Mecburen. Koca istemek zorundadır çünkü.

Gerçi bu durum 1924 Anayasası'nın ağır darbe aldığı gerçeğini değiştirmeyecekti ya da tam da bunu vurguluyordu.

bizimkiler damat avında

Bu bölgenin Kenan bölgesi olmadığını onlar da biliyordu. Herkes onlardan çekiniyordu. Oysa ilk etapta sadece turist olarak gelmişlerdi. Biraz da kızlarını düşünüyorlardı. Artık kendi memleketlerinde damat beğenmez olmuşlardı. Onurlu Kenan gençlerini bulacak, onları burası bizim dedemizin toprakları deyip sinirlendirecek, kimseyi de Yahudi değilse Yahudi filan yapmayacaklardı. İsrail ile tüm dış politika krizimiz buydu. "Yabancı damat" krizi. En azından bir on beş senelik zaman diliminde. Büyük ihtimal.

Açıkçası Kenan gençleri uyanıktır. Gerçek Kenan değil, gerçek Kenan toprakları Süveyş tarafları oluyor. Kenan gençleri frambuazlı pastaya benzeyen genç kız hiç sevmez. "Beyaz Türk" avına çıkarken sol zihniyetli kadınların peşine düşer. Biraderlerle biraz fazla vakit geçirir, ama bunların arasında kadın sözü çok dinleyenleri de bulunur. Rahat kadın severler, çünkü çok savaş görmüşlerdir. Savaşta rahat hareket eden kadın, savaşta ağır hareket eden kadından bin kat daha hayırlıdır diye düşündükleri için. Onun dışında Lut Kavmi'nin her zaman yakınlarında dururlar. Zira kendileri gullümün önde gidenidir. Kenan gençleri böyle.

Peki ya revizyonist Siyonist kızlar? Revizyonist Siyonist kızlar açık kimliklidir. Yani Yahudi olduklarını saklamazlar, bir de gözünüze gözünüze sokarlar. Bazen ilk etapta frambuazlı pasta gibi görünebilirler, ama değildirler. Konumlarına göre değerlendirmek gerekir. Çok fısır fısır etmezler, çok eğilip bükülmezler. Fakat arsızlarla karşılaştırıldığında son derece edeplidirler ve baba sözü dinlerler. En feminist görüneni bile patriyarkaldir. Başları diktir, Yahuda bölgesinden gelenler, Aşkenaziler vs. çok çalışkandır. İyi dil bilirler, bildikleri temel yabancı dilleri çok iyi bilirler, kalanını da miks yapar mucize yaratırlar. Tarihlerini iyi bilirler. Okur yazardırlar. Hem zorunlu olarak hem seve seve. Şimdilik bu kadar.

Bir kuşak öncesinin Kenan gençlerinde ağır bir bıkmışlık ve hüsran süreci başlamıştı. Kendi tabirleriyle sol sanıp aldıkları frambuazlı pastalardan, bunların kaprislerinden çok sıkılmışlardı. Aslında oburluk da ediyorlardı. Zira bu solcu kadınlar savaşta çok hızlı hareket etme kabiliyetine sahiptiler. Hala. Kenan gençleri hayatta yurtdışından peeling krem getiren kadını bile bile kendine zevce almaz. Doğrudur. Bu kuşak Kenan gençleri içlerindeki bıkmışlığı ve hüsranı farklı isimlerle bir sonraki kuşağa bulaştırdı. Onlar da "Beyaz Türk" kadınların Avrupa'sını çok merak etmez oldu. Neydi yani? Bir tatil programı yap, bir hafta Londra, Paris gez. Neydi ki bu şimdi? Doğulu adam her karışı bilinen Batı'yı neden merak etsin ki? Gider bir Metallica, Iron Maiden dinlerim havalarındaydı. İşte böyle bir dönemde anti-Semitizm'in hiç tartışılmadığı, Varlık Vergisi'nden bahsetmenin hoş kaçmadığı bir konjonktürde Siyonizm iyice cazip bir kavram olarak Türkiye semalarında baş göstermeye başlıyordu...

Corleonelerin izinde

Corleoneler bir yüzyıl sonra farkındadır. Karşı kamplardan kasıt budur. Artık rakip gelmiştir. Bir yüzyıl sonra. Kurulmak için okyanuslar kat edildikten sonra birileri de kendi memleketinde bir uçak parası dahi vermeden kendi Corleone'sini kurmaktadır. Haberlerde dahi çıkmıştır. En haber takip etmeyen Corleone bile haber seyreder olmuştur. Bazen ciddi bazen hayretle. Gerçi yeni de değildir. Eski hikayedir.

Corleoneleri geç buldum. Hatta çok geç fark ettim. Papalık Devletini kurma hırsıyla yanıp tutuşuyordum. Gözlerim kör olmuştu. O yüzden seyrettiğim filmleri bir kez daha seyredip, birileriyle özdeşleşme (identification) ilişkisine girmeye ve hayatta kalmaya çalışıyordum. Adamların var olduğunu dahi fark etmiyordum.

Zaten Corleoneler çok ama çok kalabalıktır. İşkoliktirler. Sabah akşam çalışırlar. Çin Mahallesinden de çok çalışırlar. Hepsi dramaturgdur. Her yerde izini süremezsiniz Corleonelerin elbette. Michigan'da ya da Utah'ta yaşamıyor olmaları muhtemeldir. Arada Texas'a tatile gidiyorlarsa insan şaşmaz. Oysa Kuzey-Güney hattının kuzeyidirler. Net kuzeydirler ve muhtemelen güneyde yazlıkları vardır ya da ona benzer bir şey. Yoktur. Yazlıkları yoktur. Amerikalara bakıp bakıp Portekizce öğrenmek isterler mi? Bilinmez. En fazla iki cümle. Bence eldekini tutma çabasındadırlar. Biraz genişleyebilseler hoş olur tabii. Fakat son kertede ben rolümü iyi oynarım abi demekle yetineceklerdir. Kalabalıktırlar. Dramaturg, aktör, aktris, performans sanatçısı, senarist, dizi oyuncusu, yapımcı, görüntü yönetmeni vs. derken sayıları tespit edilemeyecektir. Tam tamına üç kuşaktırlar. En eski kuşağın enerjisi buradaki 30 yaşındaki adamın enerjisine denktir. Yaygın Rönesans'ın lanetinde koskoca dünyada bir Venedik ile bir Floransa gibi kalakalmış hayretten de donakalmışınızdır. Corleoneler, sizin kadar Pirandello bilir. Siz gelirken onlar dönüyordur.

savaş makinesinde lider ile demon (ecinni)

Bundan daha önce de bahsetmiştim. Birkaç gün önce. Deleuze ve Guattari'de savaş makinesi iki kutupludur. Lider ile demon. Lider pragmatisttir, demon insanüstü özellikler taşıyan figürdür. Bu bakımdan merkez sağda Başbakan Binali Yıldırım'ın tipik pragmatist oluşu ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın demonik (şeytani) özellikler göstermesi Deleuze-Guattari'yi bir sosyal bilimler deneyinde modeli tam gerçekler. Zaten biri artık Cumhurbaşkanı olduktan sonra lider kalamaz, makama aykırıdır. Cumhurbaşkanı her halükarda demondur, en mutedili bile. Mutedil bir cumhurbaşkanı Papa I. Fransciscus'un paralelidir. Yani biraz peri biraz Desdemona gibidir. Bu bakımdan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'dan itidal beklemek safdillik olacaktır. İş, makinenin denetleme dişlilerine kalmıştır.

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Şu salon komedisini sırf TMK Reformu için istiyorum

Ben de erlerin başına gelenlerden çok rahatsızlık duydum. Suratlarda yoğun ürküntü vardı

neyse ne

Yazma hastalığı kötü. Stenograf gibi bir süre sonra. Neyse! Her yazdığım iyi olacak diye bir şey yok! Gülşen iyi oldu ama. Pantolone Gülşen ile Damat Ferit. Şabaniye ile Müjde. Böyle böyle gidiyor. Neredeyse salon komedisi yazmayı başaracağım. Yüz ikizleri, ikiz kardeşler, anneler ve oğulları, enişteler, hasis babalar. Ben de Harisoğulları. Ben tek başıma Van Helsing Harisoğullarıyım. Dört boydan müteşekkil Harisoğulları. Cermen anne, Cermen Yahudisi anneanne, Latium Yahudisi anne tarafından dede, Gürcü baba, Slav babaanne, Sırp anne teyzesi, Gregoryen dede (baba tarafından) kalabalığız yani. Bir yandan da hep aynı hikayeler. Salon komedisine evrilmeyi bekliyorlar

doğru yere yazmak lazım

Evet. Hayali arkadaşlardan, nymphelerden bahsetmek lazım. Yoksa hayat sıkıcı. Pirandello olmadan hayat sıkıcı. Konuşacak çok bir şey yok. Bence de bazen memleket hikayeleri hiç heyecanlı değil. Damat Ferit daha eğlenceli. Sendika partizanı Damat Ferit Bey ile trans kadın Gülşen'in maceraları çok daha sevimli. Hatta kuzinsiz hayat hiç çekilmez. O kuzinin kıçından ter damlamasa ben nasıl güleceğim? Fethullah Gülen sanıldığı gibi bir insan değil. Sadece Amerika Birleşik Devletlerinde yaşıyor ve Amerikan vatandaşı (eşzamanlı), ama Amerikalar vatandaşı değil. Bu sonuncu bilgiyi tespit edince de geriye bir komplo kalmıyor. Kokusuz osuruk.

Bir zamanlar sürekli osuruk şakası yapan bir Züleyha tanımıştım. Babasının adı Atreus idi. Kendisi de pek sevimsiz bir şey. Bugün bana mektup yazdıran bu ikili çıkarsa bu Avusturya açısından hoş olmayabilir, ama benim Avusturya ile bir prensip sorunum olamaz. Sevdiğim Avusturyalı arkadaşlarım var. Tiksinmediğim lise arkadaşlarım da var. Uydururum bir şeyler. Ben de Franz Joseph'in kendisine Schreber demeye kalkmayacağını biliyorum. Dün çok daha formumdaydım.

aslında her şeyi bilmiyorsunuz

Bazı insanlar vardır. Mükemmel biçimde başarısız taklidi yaparlar. Başarısız biçimde "kıro" taklidi yaparlar, başarısız biçimde en olmadık yerde çok kötü şarkı söylerler. Bazı insanlar vardır, biraz fazla iyidirler. Aslına bakıldığında. İyi ressamdırlar, kötü ressam taklidi yaparlar. Kötü ressam taklidi yapmak üst seviye sanattır oysa. Çok iyi aktördürler, kötü aktör taklidi yaparlar. Coğrafyasına göre tabii. Bu insanların başarısız girişimleri (o da olduysa) aslında bir başarı olabilir. Arkasında da her türlü manyak komployu uydurmaya müsait bir senaryo bırakırlar.

bunun üstüne bugün Lambda'ya gidilmez

Böyle böyle asosyalleşiyor insan. Sosyalleşme yanılsamaları içerisinde içine dönüyor. Yine de,  bir ümittir yaşatan insanı aldım elime sazımı, demişler. Partizan kardeş ile küçük burjuva kardeşi de düşündüm. Eğlenceli bir ikili, kim bilir belki bir gün oyun yazabilirim. Nasılsa Mitos Yayınlarına üstüne para versem bir ufak piyes yazarım. Maksimum 50 sayfalık bir metin. Bir de oyun yazarı olurum. Çevirmen, serbest araştırmacı, öykü yazarı, oyun yazarı, deneme yazarı. Hoş olur valla! Metafizikçi olmaktan iyidir. Metafizikçiliğimin boyu çok uzadı. Kitap okuyamadığım zamanlarda Eski Ahit okuyorum. Eskiden çok zor gelirdi. Tüm klanları, aşiretleri vs. ezberlemeye kalkardım. Bütün hikayeyi kaçırırdım. Oysa şimdi kuzinime Rehav diyor ve eğleniyorum. Rehavsız darbe yapamazsınız, sefere çıkar, bir yerde sotalanır, orada kalakalırsınız. Rehav diye fikir almak için kuzinime gitme uyanıklığında bulunduysanız alabileceğiniz akıl fikir son derece sınırlıdır. Zira Rehav kuzin I. Kavimler Göçü'nün Cermenlerine ırk olarak aşıktır ve II. Kavimler Göçü hakkında hiçbir şey bilmemektedir...

burada takılmaya devam etsem iyi olacak

Salça olmamak zordur. Hele bir de cazip bir gündem varsa. Siz de arkadaşlarınıza katılmak istersiniz. Oysa iklim soğumalıdır. Saflar çabuk belirlenmeli, kamplar çabuk çizilmeli... İyi bilirsiniz. Aşinalıktan fazlasıdır. Bu kutupları çok iyi bilirsiniz. Ta ki kutup ayısı görünürleşene, belirginleşene kadar. (Epifanya)

Pirandello. Henüz okumadınız. Anne tarafından İbrahim dedeniz çok iyi bir oyun (piyes) koleksiyoncusudur (idi). Bol bol okuyup radyo dinlemiş olduğu da kesin. İşte bir kamp daha. Hem de soğuk bir kamp değil. Soğuk kamplar makro ekonominin işidir. Soğuk kampları bir ara anlatırım. Şimdi sıcak iklimlerde daha dün Eski Ahit okumuş olmanın kıvancı içerisinde dolanıyorum. Bir yol bir yapı bulmaya çalışıyorum. Oysa bu da çok sıcak bir kamp olmamalı. Metinsel süreklilikler ve soy kütüğü süreklilikleri diferansiyeli arasında bir denge. En fazla.

Tanımaya çalışıyorsun. Sınır belirliyorsun. Çoğu zaman beyhude sınırlar. Makroekonomik soğuk sınırlar sol-sağ. Sıcak sınırları soğumaz. Aşinadan fazlası. Daha dün Eski Ahit okuyor ve Yeni Ahit topografyasına bakıyordun. Antakya'ya dünden salçasın. Oysa Yeruşaleym'e gitmen gerekiyor. Minimum 10 günlük maksimum iki hafta. Gezilere sen karar veremiyorsun. Ancak delice evden kaçacak kadar. Onda da Yeru'şal'eym'e ulaşmak zor. 'Şal' selamla ilgili bir kök olmalı. 'Yeru' kutsallıkla ve kutsal adamla ilgili olmalı. 'Eym' son ek. Sağdan sola da yazsan.

Oysa... Oysa... Yazarak var oluyorsun. Sentezleye sentezleye vakit öldürüyorsun. Vakit ölmüyor. Ölen başka bir şey. Ontolojik olarak. Yeruşaleym ile Septuaginta. Septuaginta odamda. Kutsal Kitap, Eski Ahit ile birlikte masamda. Luther edisyonuna dayanan Almanca Kutsal Kitap da masamda. Soğumak için gömüt Almancamı mı çıkartacağım? Bugünün geçmesi için belki. Hava sıcak, iklim sıcak. Aktörler, palyaçolar hep emekçidir. Siz de partizansınızdır. Emekçi kardeşinize (oğlunuza) "küçük burjuva" demek ağırınıza gider. Fakat Soğuk Savaş savaş değildir ve harfi harfine üretilmesi gerekir. Hava çok ısınmıştır. Küresel Isınma.


15 Temmuz 2016 Cuma

Ertesi gün

Canınız sıkılmıştır. Lisede birlikte tiyatro kolunda oynadığınız kankanız partizan olmuş. Havadis sevimsiz. Üniversiteye giden ağır manik depresif bir kız arkadaşı vardı. O zamanlar. Büyük sır tabii. Demuazel sayılırdı. Emekten emekçiden bahseder olmuş herifçioğlu. Aynı masallarla, hikayelerle büyütüldünüz oysa. Aynı domuz (domus) aynı samanlık. Ezbere hikayeler. Bir yandan Ciao Bella okuyor, bir yandan Ortodoks Marxistim diyor. Kız da bir tuhaf. Havalara bakıp duruyor. Derdi ne belli değil. Tehlikeli tipler. Oğlan da her kalıba giriyor. Biz de böyleyiz ama. Tek emek onun emeği değil ki! Biz de tiyatroya gönül vermişiz. Bizim işimiz de palyaçoluk. Kala kala elimize Damat Ferit tiratları tutturuluyor. Oysa bu Rönesansları biz her devirde ezbere biliriz. Şu tiradı çalışmam lazım daha. Seneye neler oynayabiliriz? Bir yandan onlara bakıyorum. Pirandello nasıl olur diye bakıyorum. Biraz biraz. Bazı bazı. Herifçioğlu her sendika toplantısında konuşma yapıyor. Daha dün mahallenin papazı rolünde bizim tespihlerin haçına abanıp ne namus tiratları atıyordu. Şu hallere bak! Ortodoks Marxistmiş! Bizim kapı kilidi sektörünü batıracak ortalarda konuştukça. Sendika tiratçısı. Eniştesi ne kadar fabrika varsa kırmızı şerit kesti. Kendisi gecede galon şarap üstü viski tüketti. Hala ne havalar! Bize de kala kala bu Damat Ferit tipi kaldı. Dramaturg olduğumuzu söylemeye utanır olduk. Şu kız da büyümüş iyice şahbaz olmuş. Saçlar bir tip. Eskiden minilerden geçilmiyordu, şimdi tulum giyiyor. Hala havalara bakıp kendi kendine sırıtıyor. Vardır aklında bir şeyler! Sevmem böyle ukala, çok bilmiş, kendini beğenmiş kızları. Biz de zevzeği oynuyoruz da! Sorumluluk sahibi adamız. Genç yaşımızda sırtımızda bin bir yük. Timsahlara meze oluyoruz. Partizanmış! Küçük burjuva Giovanni'nin mamasına derler canım! Görüşeceğiz.

daha da uzatsam mı?

Seninle geyik atmaya doyamadım. Moriarty Turgay'ı bilirsin. Arkadaşım. Meteor Turgay ya da Nomizma Turgay da diyorum. 2013'ten kesin biliyorsun. Hatta ispatlı. Aziz Luka mübarek! Özet geçiyorum. Viyana'da doğru (tam doğru) fotoğrafı bulmuş. Yani bu kadar yetenekli bir adam! Schreber'in psikiyatrı Genç Freud ile zevcesinin fotoğrafını Viyana'dan getiriyor. Bir haftalık tatil içerisinde tam görmesi gereken şeyi tam doğru zamanlamayla görmüş ve şıpın işi aktarmış. Sanat diye ben buna derim. Ama Knödel'ı bulamamış. Hem yaş kemale erdiği için. O kadar da hız yapamamış. Sanırım. Bir de Almanca bilmiyor. Ama gün gelir en doğru Almanca şiiri bulur, fotoğrafını çeker. Tam zamanında paylaşır. Ne insanlar var! Eh, o da ayıp etmişti. Fakat sorun bu değil. Sorun bir sosyalleşeyim dedim, bir negatif teoloji üzerinden açılayım dedim. Zooort. Hadi bakalım!

devamı geliyor

Büyük halam "Kızım imparatoriçe olsun. Ben de imparatoriçe annesi imparatoriçe olurum. Şu kız zaten kafasına göre takılsın. İyi öyle." Bunları açık ve seçik biçimde yazıyorum ki çekinilecek hiçbir şey yok.  Tipik post-Solomon mass hane strüktürleri. Bir yerde tutmazsa bir başka yerde başkalarında tutar. Hani 90'ların başında Bizimkiler diye bir dizi vardı, onun komşu değil akraba versiyonu. Pis iş yaptığımı sanmıyorum.

Büyük halam 35 yıl sonra bir şeylerin ters gitmeye başladığını yavaş yavaş sezmeye başlamıştır. Küçük halam ya gerçekten küsmüştür ya da küs taklidi yaparak beni biraz sarsmak istemektedir. Alınmış olabilir. Çok alıngandır. Genç ve alımlı bir kadındır. Babamdan üç yaş küçük olduğu halde maksimum 45 yaşında gösterir. Yeşil gözlüdür, kısaca saçları vardır. Zor bir hayatı olduğu halde kendini yıpratmamayı başarmıştır. Kısacası başarılı bir kadındır. Benim ödümü patlatan 18-34 yaş grubunu komple şutlayabilirim. İsterse tabii. Şutladım bile sanki. "As You Like It".

Büyük halam da o kuşağa göre geççe gidenlerdendi.  Şimdi neden geç gittiğini çok iyi anlıyorum. Epey iyi bir matematik tutturmuş. Hep çok iyi bir ev kadını oldu. Hem çalıştı, öğretmenlik yaptı. Hem de birinci sınıf bir anne ve ev kadını oldu. Aynı zamanda iyi bir ressamdır. Resimlerinde Japon etkisi vardır. Her resmi iyi değildir, ama iyi resimleri çok iyidir. Çok sabırlı bir kadındır. Ben onun sabrını çatlatana kadar. Tüm iyi niyetiyle ben geç giderken kendim ve hanemiz için en doğruya gideceğimi ummuş olmalı. O da genel ahlakçı gibi görünse de bana daha çok imparatoriçelik için genel ahlakçı taklidi yapmanın en doğrusu olacağına inanmış gibi göründü. Genelde çok ferah ve sakin bir kadındır. Bugünlerde pek endişeli.

Teyzem. Bulunduğu mıntıkadan en doğru tahmini tutturmuştu. Uçak düşene kadar. Talihsizlik! Dış koşullar bazen huzurlu iç ilişkileri derinden sarsabiliyor. Çok hoş bir kadındır. Annemden on küsur yaş büyük olmasına rağmen maksimum 55 yaşında gösterir. Güzel ve sade giyinir. Kısa saçlıdır. Muziptir. En belirleyici özelliklerinden biri muzipliğidir. Dozunda ve hoş içer. En sıkıcı konularda bile çok hoş sohbettir. Kısacası başarılıdır. Şutladıysam ben bile bir tuhaf olacağım.

Peki, Züleyha gözlü Harry Potter tahmininin nesi yanlıştı? Yanlış bir tarafı yoktu. Seçilen seçilmişti. Genel ahlak sıkıntısı, kompleksi diye bir şey de yoktu. Daha iyisini seçemezdi diye de düşünmüştü. Muhtemelen. Hikayeyi de beğenmişti. Kesin. Uzun uzun Reşat Nuri Güntekin sohbetleri etmiştik. Teyzem ilk gösterdiğinden çok ama çok daha entelektüel bir kadındır. En zor bilmeceleri çözer, en zor kelime oyunlarını (Scrabble) oynar.  Edebiyatı da iyi bilir. Bana edebiyat öğretmeni diyerek hoş bir iltifat da etmiştir.

Ee, sonra ne oldu Harry Potter'a? Niye bu u dönüşleri? Birincisi, bir kadını sosyal medyadan ölümle tehdit edecekseniz, sakın ertesi gün iddianızı geri almayın. Uzun süreli ve ciddi düşünüyorsanız "Yüzünde sigara söndürürüm" demeyin. Enayi mi bu kadın? Bir de kendine transseksüel erkek diyorsa "Anastasia" tehditleri savurmayın. Doğal dertleriniz neyse azar azar anlatırsınız. Yoluna girer. İnatlaşmayın. Kısacası, bunlar teyzemin hataları olmadığı gibi aslında çocuğun da pek hatası değildi. Kimin arkasından zırlarsan ona gidersin.

Bir de Yahudilik meselesi sorundu. Çok büyük. Eski Ahit okuyan her genç kızın başına gelir. 6.5 milyar "Saçmalıyorsun!" deseydi belki ikna edilebilirdi. Fakat kim bir insanı bir kitle olarak buna ikna etmek istesin? Kısacası ciddi sıkıntılar.

her zamanki gibi Schreber'e

Aslında hiç yazasım yok. Geyik atasım var. Şu mekanizma iyi, süper bir geyik mekanizması var. Oraya dahil olup geyik atınca sosyalleşmişim yanılsamasına kapılıyorum. İyi oluyor. Bugün bütün gün orada geyik atasım vardı. Bir şeyler de okudum. Verimliydi. Tarihi haritalara baktım biraz. Harita bakmak iyi geliyor, insanın gözü dinleniyor. En azından benim için bu böyle.

Ne yapalım? Böyle olması gerekiyormuş. Yarın Lambda'nın açılma toplantılarından birine gideceğim. Eskiden çok güzel olurdu açılma toplantıları. Şimdi tanıdığa rastlayabilirim de rastlamayabilirim de. Merak etmiyorum. Beyoğlu'ndayken Lambda bayağı cool bir yerdi. Çok. Çok iyi vakit geçirebileceğin, aktivistlerle birebir kankaya bağladığın, çok ilginç hayatların yaşandığı, avangard kültür üreten bir yer. Son Onur Yürüyüşü süperdi ama (Gerçi onu Onur Kurulu düzenliyor, Lambda'yla bir ilgisi yok). Ultra teatral ve kan dondurucu. Şahsen benim kanım dondu da iyi oldu. Edepsiz edepsiz konuşuyordum, biraz sustum bizimkilerden ödüm kopunca. Zaten sevmiyorum o şişik ego halimi. Ben kendimi daha çok kısa öykü yazarken, deneme yazmayı öğrenmeye çalışırken, kısacası kendimi verimli hissettiğimde seviyorum. Yoksa herkes kendini Kurt Cobain sanabilir.

Sorun ne, bilmiyorum. Bana sorun yok gibi geliyor. Çoğu zaman. Evhamlı değilim. Çoğu zaman. Gerisi zaman makinesi. Zor zamanlar yaşadık. Çok zor zamanlar yaşadık. Ben de hayatta kalabilmek için yeri geldi çok ama çok sert davrandım. Haklıydım diyebileceğim tek zemin, hayatta kalmak zorundaydım. Bir de bir iki prensip. Eski günlerdeki gibi de değil. Kıskancım.  Açık ve seçik çok kıskancım. İş sadece sana kalsa yine az kıskanırdım. Belki de pek kıskanmazdım. Ama örgütlü o kadar çirkin salaklık gördüm ki hayatımda. Zamanında normal insan gibi tasfiye edemediğin hayatında kalırsa sen diktatöre dönüşüyorsun zaten. Huyun suyun ne olursa olsun. Afeminist olmamı da bu salaklıklara borçluyum. Çok bilmiş firavun kızları. Her biri pek Züleyha. Züleyha kim? Öyle biri yok. Benim kitabımda Züleyha yok. Genel ahlaktan tiksinmemi, Woodstock ile Miloşeviç kırması, uzun saç ve ağdadan nefret eden modamı hep bu dünya güzeli, bakımlı, yurtdışından peeling kremleri getirten, genel ahlak kumkuması, çok bilmiş, eğitimsiz, eğitimsizliği eğitim bilmiş klon kadınlara borçluyum. Erkeklere gelince... Göründükleri kadar zararlı yaratıklar değiller. Gereksiz yere şeytanlaştırılmışlar. Kişisel hayatımda ben böyle gördüm. Zaten kadın ayıbı denen şey olmasa erkeklerin gücü bu kadar şişemezdi. O kadar kadim dini metin diliyle konuşuyorum ki. Çok tutarlıyım. Ayrıca oldukça anti-Nisa denir. Kalıbım: anti-Nisa. Akraba hısım arkadaş bu kadınların hepsi klon. Yok, bütün kadınlar hesabına konuşmadım. Deleuze-Guattari'nin de vurguladığı gibi kadınlar güçsüzlüklerini kan bağına ve bu ilişki kalıpları içerisindeki rekabete dayalı sosyal ilişkilerindeki sindirilmişliklerinden alır. Biri ötekini odalık diye beğenir, öteki papacığının hatırı olsun diye bir diğerine cariye der, iltifat ettiğini düşünür. Bu yaratıklar böyle. Bunlar olmasa erkekler bu kadar azmaz. Zaten onların da tipinden ya da hesap kitaplarından sadece ve sadece başlarına ne gelmesini istedikleri belli desem mini eteğe erkek kıyafeti derdim. 70'lerde iç çamaşırı gösteren kadınlar transseksüel erkekti derim. Bu sapkınlıkları da araya sıkıştırmasam çok ben olmayacak.

Bu arada sen de ya Putin'e ya da Putin'in çevirmenlerinden birine fena yakalanmışsın. Bugün gördüm. Senin kadrolardan bazıları da beni tespit etmişti zaten. Babam hala çok genel ahlakçı. Bu bakış açısını samimiyetsiz buluyorum. Belki de çok samimi. Sorun da bu. Ben iyi bir dengemiz olduğunu düşünüyorum. Biraz üşengeç insanlarız o kadar. Çok değiştiğimizi sanmıyorum.

14 Temmuz 2016 Perşembe

Schreber'e

Durum bir yandan da çok basit. 80'ler gelmiş, 70'lerin hararetli aşk filmleri çekilemiyor. Senede maksimum üç dört film. Jönler bitmiş. Kaç yılı yapımıydı? 1986 olabilir. Filmin ismi Ada'ydı sanırım. Başrol Türkan Sultan'ın. Erkek Rutkay Aziz. Çok karizmatik ve yakışıklı bir adam. Fakat gel gör ki jön değil. Kadınlar jönlerden bıkmış anlaşılan. Rakısının başında mırıl mırıl konuşuyor. Seyirci bir halt anlamıyor. Entel diyor geçiyor. Kadın da kendi kendine bir şeyler yapıyor. Aralarında bir şeyler geçiyor. Kimse bir şey anlamıyor. Enteller diyorlar geçiyor gidiyor. Film bir ara bitiyor.

Sen de bazen jön tripleri atıyorsun ya! Fena içerliyorum. Hiç tribe giremiyorum. Zaten her şey çok basit.  Mizacın gereği çok üşengeç bir insansın. Mizacım gereği çok üşengeç bir insanım. Evde yürüyüp taban patlatmak sosyalleşmekten daha iyi geliyor. Huzurevi gibi. Ben babama üzülüyorum çok. Zavallı adam! Kızım çık avlan havalarında. Baba ata binmiyorum diyemiyorum. Konu oraya kadar bile gelemeden kapanıyor. Annemin aklından geçen muamma. Destek mi, köstek mi? Durumu anlamış mı? Anlamazdan mı geliyor, ipucu mu vermeye çalışıyor? Hiçbir şey anlaşılamıyor. Bahara kadar bekleyebilirim havalarındayım. Yine tatile çıkacağım bizimkilerle. Çok huzurlu. Samimi söylüyorum. Matrak da insanlar. Babamla aramız kötü olmadığı zamanlarda bizim muhabbet de iyidir. Hayatta neden şikayet ettiysem tepeme altın diye boca olduğu için en ufak şikayetim yok. Frigler gibi yazarak hayatta kalıyorum.

yine öylesine

Şu an yazmak istemiyorum. Bir şey okumak da istemiyorum. Kimse benim kadar edebiyattan soğuyamaz. Elime ne zaman bir öykü kitabı vesaire alsam çöpe atasım geliyor. Oysa çok okurum. Edebiyat. Öykü, roman, severim yani. Gazete de matbu gazeteye geçmiştim. Politbüroda pinekleye pinekleye bir hal olmuştum. Pineklesem yine iyi, işgüzarca çalışıyordum. Özeleştirimi de verdim. Daha doğrusu kendi kendime özeleştiri yaptım. Sosyalleşememeye devam ediyorum, ama şikayetçi de değilim genelde. Azıcık sosyalleşme emaresi göstersem yakın takip. Çok yakın takip. Sıkılmıyorum, sadece havalara girmemeye çalışıyorum ki zor değil. Nasılsa vakit geçti, alıştım artık.

Ben de bütün gün boş boş yürüyorum. Yoldaşlarımın batırdığı kitabımı nasıl çıkaracağımı düşünüyorum. Kitabımı bitirmeyi planlıyorum, yürüyorum ve gün bitiyor. Bazen de uzun uzun birkaç matbu gazete okuyorum. Bazen de okuyasım gelmiyor. Yürümem bile göze batıyor. Şu hayatta bazen insanlar yürüdüğünüz için size sinir olur. Sadece yürüdüğünüz için. Sularından, ekmeklerinden damla çalmadığınız için sizden nefret ederler. Zira bilirler ki aslında onlardan daha yaşlısınız. İhtiyarlığınızı çekemezler. Siz çekersiniz ama. Zamanın ağır akmasını çekebilecek kadar yaşamışsınızdır. Pek sürprizi kalmamıştır hayatın. Annenizle babanızı da uğurladıktan sonra bir başınıza bu kadar karmaşık bir hayatta ne yapacağınızı, tek başınıza ne yapacağınızı endişeyle düşünür bir çıkış yolu ararsınız. Şu an o endişe de yok. Kaçar gidersiniz vaktiniz gelince. Bir yolunu bulursunuz.

Bazen başka endişelerim de oluyor. Şu an R.E.M. Everybody Hurts çalıyor. Ben çok severim. Normalde ağır müzik dinlemiyorum. Biraz coşkusu olması lazım benim için müziğin. Ama bu şarkı o kırgınlığı çok iyi verir. Söylemek istediği şeyin duygusunu çok iyi verir.

Schreber'e

O kadar çok yazdım ki çoğu insanın eline geçmesi imkansız. Tek bildiğim bu bloğun iyi editörleri var. Takipteler. Bu takip de sosyal medya takibi gibi okuyucuyu yaygınlaştıran bir mıntıka değil. Kimsenin sabrı yetmez bu kadar İkonoklazm'a. Sen seversin İkonoklazm'ı. Tam Harun Reşid zamanları. Tam değil, ucundan biraz. Kronikçi Theophanes idi, adını da unutmamış olsam. Ama ben dedikodu yapacaktım. İkonoklazm başka bahara. III. Leo diyorum. Daha fazla bir şey dememe gerek kalmıyor. III. Leo ile Solon arasında anakronizme dayalı bir bağıntı kurma niyetim de yok. Bir ara Bizans temalı filmleri seyretmek lazım. Mil çeken çekene. Rastık çekerek Mahmure...

Yok. Ben dedikodu yapacaktım. Eski Ahit'te bu tip bir manyak Yom Kipur'un çözülmesinin sorumluluğu aile babasına kalıyormuş. Hakimlerde okudum. Baba, malum Lut Baba'ya dönmüş bu koşullarda. Lut Baba'yı Sodom ve Gomorrah'dan biliriz. Oysa bir de kendisinden biraz küçük bir "kızı" ve epey de geçkince bir öz kızı olan Lut Baba pasajlarını okumayı kimse sevmez. Lanetlidir çünkü. Anında damga. Damganın modeli bin yıl öncesinden bellidir. Halk da ezbere nasıl damgalayacağını bin yıl önceden bilir. Tekvin'de yazar. Lut'tu eminim. Başka bir baba değildir.

İşte böyle geçkince kızlarla yaşayan aile babasının savaşın en heyheyli zamanında herhangi damat bulup eve getirmesi ve en az üç gün ağırlaması gerekir. Zira bu hep böyle yapılmıştır. Damat kaçmak ister, babanın -kızının stokta patlamış olmasından müteessir ve müteessif- alçala alçala damada lütfen bir akşam daha kalın, biz sizi ağırlarız, demesi gerekir. Ta ki stokta kalmış kişi hayatın gerçeklerini kabul edip son çareye mecburen fit olana kadar. Kesin eşzamanlı Osmanlı taktiği. Zaten bu taktik uygulanmayınca saçmalığın da iyice abartmasıyla kız bunalıp ya Kırım Türk'üne ya zaten Alman olan mareşalin yeğenine kaçacak, kıyamet kopacak. O yüzyıllarda. Bir de ezbere Mehmed Rauf. Hiç sevmem!

Benim babam böyle bir durumda fiyatı aşağı çekip makul fiyata okutacağına sürekli daha çok ve daha çok hesabı yaptı (benimle bir alakası olmayan "liderliğin" de en büyük hatası: stokta kalmış mal ucuza okutulur, orada burada falı bakılmaz). Şimdi de damatları pısırık buluyor ve doğaya karşı geldikleri için onları -bir de beni- suçluyor. Oysa en az on sene önce okutması gerekiyordu. Aşırı eğitimin zararları. Aşırı eğitim de cehalet getirir oysa. Hybris. Standart. Babamı suçlamıyorum, Sadece tuhaf buluyorum. Manasızca çok çalışılmış. Gelecek adam da yedi sekiz adamdan biri. Maksimum iki yaş küçük minimum beş yaş büyük aralığında geçkin kızın ciğerini ezbere bildiği herhangi bir damat. Senin burada tek şansın, babamın evimize sen olmayan bir damat getirmemiş olması. Zaten belki de artık Soğuk Savaş dönemindeyiz (savaş çoktan bitti), belki de değiliz. Nedense ben de bir trajedi göremiyorum. Hayat ne kadar kolay olabilirmiş oysa. Sorun pısma sorunu değil ki! Sorun iyi niyetli biçimde birçok ama birçok insanın beyhude çok çalışmış olması.  En az 1993'ten beri. Gördün ya, Cenevre Sözleşmesini değil de Eski Ahit'i neden okuduğumu. Gördün tabii ki. Daha gerçekçi, daha pratik.

Sen de ayrı bir baba tipi oldun o ayrı. Junior Baba. Artık kendime İtalyan dedim diye şantaj yaparsın. Halbuki üç ethnos dört genos kimliği çıkardım. Queer Politbüro da mevcut zaten. Beni çok yoruyorlar doğrusu. Ben genelde üşengeç bir insanım. Çok üşengecim. Aynı şeyi karşıdan görünce yargılayamıyor insan. Babam da mikro-politika konuşmamakta o kadar ısrarlı ki! İpucu atacağım, onu bile atamıyorum. Bırak herkes vazgeçmiş olsun (su uyur düşman uyumaz) o da satamadık diye üzülsün. Sonum korkunç, ama ben de alışmaya çalışıyorum. Tam da masalların hakiki kız kurularını korkuttukları noktalarda ben de korkmaya başladım. Gerçekçi bir korku. (Yuh, iki dakika önce evli olduğunu söylemiştin!) İkisi de tutuyor. Ben napayım? İşte böyle böyle dedikodu yapıyor insan.

düzeltme önemli

Deleuze-Guattari devlet mekanizmasının değil savaş makinesinin iki ucunun 'lider' ile 'ecinni' olduğunu söylemişti. Çok ciddi fark var. Kesişme kümeleri de Thousand Plateaus'da belirtilir. Ama devlet daha korse bir şey, savaş makinesi nasıl çalışırsa mekanizmadan kopuş yaratarak çalışır. Zaten öyle olmasa savaş olmazdı. Gerçi 'lider' ile ilgili dediklerim baki. Savaş makinesinde savaş ile 'lider' arasında belli bir kopukluk vardır ki Deleuze-Guattari de böyle söyler. Neyse hala referans yok. Bir ara deneme tarzını kotarabilirsem... Zor bir tarz deneme. Dipnot yok. Çok zor. Öykü yazmaktan hatta makale formunda metin yazmaktan da zor. Bir gün o da olur.

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Ah Schreber vah Schreber!

Merhaba,
N'aber? Sen kimsin Schreber? Hakimsin, Schreber. Hakimden ne olmaz Schreber? Kral olmaz Schreber. Eski Ahit, nokta. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı değilsin Schreber, Başbakan da değilsin Schreber. İstersen başgan ol. Kim karışır? İster Odysseus ister Achilleus, herhangi bir basileus. Ne fark eder ki artık! Sen Nietzsche Güç İstenci'ne ayalı çok oluyor. Bir iki materyal gördüm, otantik sen. Kaç bin yıl geçti! Ezbere bildiğin şeyler söyledim zahir. Kuvvetler ayrılığı meselesine gelince biri çiğnemeye kalkarsa çok tuhaf bir şey çıkmıyor mu ortaya? Yani çiğnenemiyor gibi. Valla çok daha basit şeylerden de bahsedesim var Schreber. Formül çok basit. Herkesin bir kapasitesi var. 36 yaşındayım Schreber. Yakında 37. 23 değil. Daha açık konuşamam. Yoo, öfkeli değilim. Dediğim gibi rahatım. Bazen biraz endişeliyim o kadar. Bu savaşın faturasını Eski Ahit üzerinden olduğu gibi öz babamın başına nasıl yıktığımı anlatırım, dedikodu yapar eğleniriz. Endişelenecek bir şey demedim. Savaş dediysem komple Moliére. Herkes kendi baktığı yerden görüyor kendi hayatını.

Bininci Sikkeye Bir Yedi Kollu Şamdan (taslak)

Bininci Sikkeye Bir Yedi Kollu Şamdan

Garfield "Bugün Pazartesi." dedi. Başına piyano düştü. Altı gün daha geçti. Sonra Garfield "Bugün Pazartesi." dedi. Başına piyano düştü...

Her gece yatmadan evvel bu masalı anlattılar. Anlattılar ve dinlediler. Ertesi gece anlatmak ve dinlemek üzere... Magmanın altında yaşayan bir avuç insan. Çelik soğuğunda bir hayat. Çok soğuk değil. Tek tip yüzler. Kemerliyse kemerli hokkaysa hokka burunlar. Yine de tek tipleşmeye doğru kalıp yüzler. Köpekse köpek, kediyse kedi. Günü dörde bölüp hep aynı saatte uyanan insanlar. Rutin. Rutinsiz zihinleri şaşacak. Hepsinin. Gün dörde bölünmeli. Olmazsa olmaz.

Böyle milimetrik bir hayat iddiası sikkecilerle aralarında ihtilaf çıkarmasaydı tuhaf kaçardı. Sikkeciler öyledir zaten. Rutinsiz yaşar, işlerine kolayca hile hurda karıştırırlar. Geniş yer kaplayan adamlardır. Sesleri çok çıkar. Daha çok yer kaplamak için yanlarında çok nesne bulundururlar. Bu nesnelerle aidiyet duygularını bilerler. Bazı nesneleri çok kolay hediye eder, karşılığında bin mislini alırlar. Bu ritüele "hediye vermek" derler.

Hayır. Yedi kollu şamdan üreticileri sikke işinde yoktu. Her iki cemaat de madencilerle çalışmasına rağmen şamdancılar sikkecilerle çalışmadı. Ayrı yollar. İş çığırından çıkana kadar. Sikke üretmediler. Sikke üretmedikleri için sikke almadılar. Bir noktaya kadar. Dörde bölünmüş gün, hep aynı yedi kollu şamdan. Her hafta bir şamdan. Ürettiler, yaptılar, hediye ettiler. Bonkör bir sistem. Yap, üret, hediye et. Şamdanlar hediyeliktir. Kullanılmaz, biriktirilmez. Lahzada hediye edilir. Şamdana ne tek mum ne tek damla yağ. Biriktirme. Biriktirmeyin. Hediye. Hediyelik.

Tam da bu zihniyet olan bitenin müsebbibi gibiydi. Husumet vardı. Ne etliye ne sütlüye görünümünde husumet. Sikkeciler genişledikçe genişleyecek, onlar ne artacak ne eksilecekti. Hesap bu hesaptı. Son dakikaya kadar inandılar. Ne artıp ne eksileceklerine son dakikaya kadar inandılar. Sikkecilerden kurtulacaklarına inandıkları gibi ne artacaklarına ne eksileceklerine de son lahzaya değin inandılar. Sonunda kurtuldular da. Komşu, sahip olunca. Sikkecilerin komşuluğundan ya da kendi rutinlerinden kurtulmuşlardı. Komşu, bir nesneye daha sahip oldu.

İlk baktıklarında anlamadılar. Madencilere güvenmişlerdi. Madencilerin hep onlar için çalışacağına gönülden inanmışlardı. Onlara tek kuruş vermediler, ama onlara inandılar. Oysa sikkeciler madencilere sikke vermişti, kendi madenlerinden çıkardıkları madenlerden yaptıkları sikkeleri vermişlerdi. Berikiler duymadı, işitmedi. Hep adil olduk, madencilere adil olduk, dediler. Son dakikaya kadar kendi samimiyetlerine de madencilerin samimiyetine de inandılar.

Sorun madencilerde değildi ki. Onlar hammadde üreticisiydi. Sorun hediye sisteminin sorunuydu. Sistem kilitleniyordu. Bir hediye ver bin mislini al diyen sistem bin mislini verip bir aldığında nasıl kilitleniyorsa hediye ver, at, yenisini yap sistemi de gerçek anlamıyla alışveriş yapamadığı için simetrik biçimde tıkanıyordu. Ekonomik bir sistemin nasıl kilitlendiği genelde temsilci akışından anlaşılır. İlk gelen alçakgönüllü sahiptir. Kendi kendini temsil etmeye gelir. Zaman geçer kendi yerine kendinden gencini gönderir. Daha sonra daha gencini gönderemez, çünkü temsilci çocuk diye bir şey yoktur. O da gider kendine benzeyen bir başka genç bulur. Bu kişi hediyeyi aldıktan sonra memnun kalırsa kendi kendisinin temsilcisi olur. Gün gelir o da devamlı müşteriye dönüşürse benzer şekilde temsilci bulmak zorunda kalır. Ta ki benzeyenin benzeyeninin yüzü silinene kadar.

Yedi kollu şamdan almaya gelen son temsilcinin ağzı yoktu, burnu yoktu, gözleri yoktu. Sadece teni vardı. Buna rağmen yorgun olduğu belliydi. Sırtına çuvalı yüklemiş, sürüne sürüne yürümekten kamburu çıkmıştı. Yine de tek söz edemediği gibi çuvalı yere koyduktan sonra elini kolunu da pek oynatmadı. Çuvalı aldılar. Saydılar, saydılar, saydılar. Bininci sikkeyi saydıktan sonra son şamdanı temsilciye teslim ettiler.

Henüz anlamamışlardı. Ne döndüğünü dahi sezememişlerdi. Temsilci gittikten sonra bir hesap yaptılar. Öyle anladılar. Kaç kişi olduklarını hesap ettiler. Kaçta kaçının gideceğini kaçta kaçının kalacağını bir bir hesap ettiler. Ne güldüler, ne ağladılar. Zamanı dörde bölen her cemaatin vakarıyla beklediler. O saatten sonra maddeden şamdan yapmamaya karar verdiler. Anlamı kalmamıştı. Formu ezberlediler. Dükkanı kapadılar ve formu zihinlerine kazıyıp beklemeye koyuldular.

12 Temmuz 2016 Salı

yine havadan sudan


Bugün bir köşe yazısı gördüm. Okumadım. "Psikopat Liderlerin Özellikleri" tipi bir başlığı vardı. Saçmasapan bir başlık. Sürekli lider arayışında olan, kendi kendini öksüzleştiren bir toplumun peşine düşeceği bir kelime: 'lider'.  Oysa Deleuze-Guattari devlet mekanizmasını tarif ederken çok basit bir yapı kurar. Devlet mekanizması iki kavramsal ucun içerisinde kendini gerçekleştirir, bir ucunda lider vardır, diğer ucunda 'demon' (ecinni). 'Demon' ile 'lider'i birbirine karıştırmak sadece bu topluma özgü bir yanılsama değil. Bazı 'liderler' vefat ettikten sonra onlara 'demonik' özellikler atfedilmeye başlar. Bu Deleuze-Guattari'nin henüz değinmediği, tarihyazımına (historiography) dair zorunlu bir özelliktir. Belki bir gün başkaları değinir.

Oysa herhangi lider kesinlikle psikopat değildir. Psikopat, bir liderin olabileceği son şeydir, affektif olma şansı yoksa sosyopatlık belki (çoğunlukla değil), ama şizoid makinenin en az şizoid düşünen, hatta düşünmeye çok fazla vakti olmayanıdır lider. Aristoteles'in madde-form karşıtlığında salt form olması gerektiği için maddeye yüklenebilecek potansiyellik özelliklerine minimal seviyede sahip olması gerekir. Son derece pragmatisttir, hatta sadece pragmatisttir. Hep çok pratik düşünür. Çok kısa zamanda çok büyük paraların taahhüdü altına girme riskini çabuk alır. Çok güçlüyse, çok büyük paraları yine kendi inisiyatifinde kolayca (hatta ışık hızında) dağıtır. Liderin sahip olduğu olacağı güç olsa olsa budur. Liderin politik gücü her zaman ekonomiyle, ekonominin derin taahhüt ilkesi ile ilintilidir. Bu bakımdan silahın coğrafyasına dair yayılmalar ve yoğunlaşmalar hep bu akışın bir sonucu olarak gerçekleşir. Lider, silahın ya da silahlının sahibi değildir, mevkii ya da konumu gereği silah adamı olarak göründüğünde bile devlet mekanizmasının gereği ilintili olduğu askeriyeden bir noktada kopar. Siyaset ile askeriye arasında bir sınır vardır. Bu son önermeyi kendi gözlem alanlarım içerisinden derledim, özellikle cunta yapılarının ayrı bir mercek altında incelenmesi gerekiyor. Belki de. Bu, liderin ekonomiye içkin konumunda bir değişiklik yaratmaz. Lider kapitalist sistemde her zaman kendi sınırları içerisinde en ağır ekonomik taahhüdün altına kolayca girebilen kişi demektir. Bu bakımdan Finans Kapitel ile ilişkileri de enteresandır ve saire.

Liderin belki karakterine, tipine ya da söz söyleme kabiliyetine dair birtakım ışıltıları olabilir, olmalıdır da. Fakat bir insan bu ışıltılardan birine fazlasıyla sahipse o kişiden kesinlikle lider çıkmaz. O başka bir şeydir. O da bir 'şey' ise. Lider hitap ederken son derece basit bir dil kuracaktır, liderin dili pedagojiktir. Bu yüzden, didaktiktir de. Bir hitap biçimi didaktik olmaktan kaçıyorsa o hitabet bir liderliğin hitabeti değildir. Lider, kitlesini her zaman tek tip küçük bir çocuk gibi algılayacaktır. Lider edebiyatçı değildir, edebiyatın temel mecaz yapılarına başvurduğunda dahi çok basit konuşur. İlkesel olarak çok basit konuşur. O yüzden "Aydınlanma Nedir?" ("Was ist die Aufklaerung?") makalesinin yazarı Immanuel Kant'ı bir lider olarak düşünmek son derece tuhaf kaçacaktır. Zira makale, Kant'ın en kolay metni olmasına rağmen, kolay bir makale değildir. Kısacası, lider aydınlanma sürecinde aydınlanmayı yaratan (aydınlanmanın yazarı, mimarı vesaire) kişi değil, aydınlanmayı görünürleştiren temel (ama henüz gerçekleşmemiş) taahhütlerden en az birinin altına imzasını atmış kişidir.

Şimdilik bu kadar. Post mortem liderlikte bazı liderlerin naaşının 'demonik' özellikler kazanması konusu enteresan geldi. Bunun üzerine düşüneceğim, çünkü 'demon' denilen uç ile doğrudan alakalı. Tabii yine referans göstermedim. Bakalım, bu tembellikle fikri sosyalizm bir patlama yapsa ne güzel olurdu! Eskiden Research Assistant olmayı çok isterdim, herhalde olsam çok mutsuz olurdum. Şimdi fark etmiyor. Fikri individuum üzerinden algılamak sıkıcı, isim rüzgarda kolay yayılan bir şey. Fikri sosyalizm zorunlu olarak var olan bir şey: Aziz Augustinus ve katipleri.

10 Temmuz 2016 Pazar

yine öylesine


Bunların hepsi kabaca Deleuze-Guattari'ye referans...

Şizoid arzu makinesi genel ahlak korsesinden pörtlediği gibi bu korseye kafa tutar, tutar ama genel ahlak da kendi varlığının ikamesini tam da arzu makinesinden ve onun şizoid dişlilerinden alır. Arzusuz genel ahlak yoktur, dahası arzu genel ahlakın harcıdır. Genel ahlak, kendini daimi değilleyen, değilleştiren, üstünden atlayan, duymazdan gelen, içeriği boşaltan ve anlamsızlaştıran dil mekanizmasıyla yasaklar ve zemin sağlar. Fakat şizoid makine sadece genel ahlakla kurduğu ilişkiden ibaret değildir hatta genel ahlaka rağmen vardır, genel ahlaka direnir, denilebilir. Genel ahlak üreten değil yeknesaklaştıran makine olarak şizoid örüntülerin altında yatan paranoyak makine ile karşılıklı konumlanamayışında -eşdüzlemsel değillerdir, sadece birbirlerine doğru yansırlar- sürekli (biteviye) alta ite ite referans gösterir. Paranoyak makineye referans dilde yoktur, ama dilde yokluğu sürekli hissedilir ve kaygı doğurur. Paranoyak makinenin hiçleştirilmesi dilde kaygıyı yaratır. Kaygının sökülmesi ise üretim noktalarında (şizoid makine üretimdir, ekonomidir) dilin arzuya içkin biçimde hakikati açması (genel ahlak korsesinin başından bu yana beyhude ontolojisinde....

Şizoid makine üretimdir, organizmadır. Genel ahlak ise yapıntıdır. Neyse, bir ara toparlarım. Zaten referanssız çok anlamsız. (Deleuze-Guattari'den farklı olarak psikanaliz üst bir genel ahlakla eşleştirilmiyor. Tam tersine psikanaliz teori değil edimsellik/performativite olarak ele alınacak. Çoğunlukla paranoyak makinenin kaydı olarak.)

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Schreber'e

09.07.2016

Sonra kapitalist sistem kadının birine der ki "Artık yoluna kendi başına devam edeceksin. Önüne bak." Bu cümleyi liberal feminist bir güç söylemi ile birlikte sunan tek sosyo-ekonomik sistem kapitalizmdir. Bu cümleyi "yoluna tek başına devam edeceksin" diye anlayan tek süzme ise sensindir. Aptalca olmasa şeytani bir yanlış anlama olurdu. Ortada böyle başka bir süzme kadın daha yoktur. Aslında bu kendini yalanlayan önermenin satır aralarına bakıldığında kendisinden önce gelen ve iptidai diye adlandırdığı sosyo-ekonomik sistemlerin de kadına aynı şeyi buyurduğu görülür (akrabalık sistemlerini devreye sokmadıysa ki onlar da aslında özgür irade söylemini aşmamıştır). O yüzden hala ve inatla "daha da kendi başıma kalacağım" inadı Schreber modelini olumlamaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bu sisteme göre ancak Schreber modelin en tepesinde kalabilir. Daha şizoidi (akıl hastalığından ziyade dilin bilinçli biçimde bir şekilde kullanılması, dilsel kopuş) bulunamayacağı için. Paranoyak makinenin şizoid dişlileri bu şekilde ilerler. Sistem Schreber modelini belli başlı bazı arzu güzergahı üzerinden olumlar. Bu rotalar devreye girdikçe sistem varlığını sürdürür. Kopuk yeni bir sistem oluşturamaz, kolayca kadrolaşır. Kopuk yeni sistem oluşturmak demek kurumsal yıkım da dahil birçok belirsizlik demektir. Daha doğrusu başka sistem oluşturmanın imkansızlığıdır. Birçok kurum zedelenmiş olabilir, hatta örselenmiş olabilir, yıkılmak üzere olabilir. Ama çatı ya da korse görevi gören paranoyak makine Schreber böyle bir şey değildir. Gündelik üzerine ahkam kesen, kamuyu düzenleyen, genel ahlak üst yapısını kuran bir makine değildir. Kamuyu kısmen düzenleme düzeneği paranoyak makineden çıkabilir, ama paranoyak makine bu değildir. Her neyse! Arzu güzergahı her ne ise arzunun rotasını çizen yollardan biri arzusuzluğu arzulamadır ki aslında paranoyak makineyle kel alaka kalmamasının şaşırtıcılığı üzerine düşünmek gerekir. Oysa Schreber sistematiği çok kolay asimile eder, kolayca kadrolaşır. Arzusuzlaşma rotasının da içini şizoid (aşkın değil ama aşkıncı) örüntüleriyle doldurur. Şimdilik bu kadar.

8 Temmuz 2016 Cuma

havadan sudan (08.07.2016)

Ne yazık ki bugün biraz daha neşeli hissediyorum. Neşeli hissetmek iyi değil, ardından hemen hezeyan gelir demek. Biraz kendimi sorgulayayım istiyorum. Kendimi en çok eleştirdiğim nokta, biraz zorunlu sonucu da olsa, asosyallik. Sosyallikten kasıt, epey nitel bir homo politicus'luk durumu. Şu an bu kadar asosyal olma hakkım yok. Bildiğin geri zekalıyım, artık sebebini de bildiğim için eskisi kadar suçlayamıyorum kendimi. Zaten birey yoktur, yapı vardır. Seni yapan şey Socius'tur. Bu bağlamda özcü sayılmam. Tabii özcülük çok kolay reddedilebilecek bir düşünüş tipi değil. Pragmatizmi dedem de reddeder.

Şu an ciddi bir sosyal beceriksizlik beni kaplamış durumda. Çok kaşındığında fobi olarak kendini gösteriyor. Metaforlu konuşamama en büyük handikaplarımdan. Kısmen bilgi eksikliği, kısmen insan bu konumda da acayip şeyler bilebiliyor. Sherlock çıkmaz. Kesinlikle hayır. Daha değişik. Sonunda psikoza bağlayıp deniz canavarlarından bahsedebileceğin bir alem. Öyle. Kafalar öyle zahir.

Hep şöyle başlar. "Hayat o kadar da acımasız değilmiş. Yalan dünya. Her şey yalan." Sonra yeniden hayatın kendini gösterdiği ve açtığı ne varsa iki katı acımasız olduğunu düşünürsünüz. "O kadar da yalan değilmiş, arka plan kötü." Arka planın kötülüğüne dair bir şey yapamazsınız, gücünüz yetmez. Zaten gücünüz ancak kendinizi savunmaya yetiyordur. Asosyalseniz bu bir kat daha gerçek. Çok uç seviyelerde bir asosyallik bu. Bir de metaforlu konuşma eksikliği, her bilgiyi çözümlemek için gereken iki kat çaba. Her yerde yabancı kalmak. Üzücü bile değil. Sonu aynı çünkü. İlk raunt, zararına satış bir yapıyı bol kar edecek bir şey gibi satın almaya çalışmanın abesliği ile sürümden kazanır fiyattan bol bol kırarım zihniyetinin (oysa tek parça kalmıştır) elinde kalmış malın kaç paraya satılamayacağına dair bir çalışmaydı. Münir Özkul oynasaydı neye benzerdi diyebileceğin "az parayla kanaat etme ve çok parayı arzulamama" yönünde öğütlerine harfiyen uyduğun bir baba onun öğütlerine bu derece sıkı sıkıya bağlı kalarak uyduğunu gördüğünde ne hissetmiştir? Merak uyandıran bir soru  değil. Sadece babanın haklı çıkmış olmasının getirdiği hayretten bahsedebilirim. Sonunu düşünüyorsun, o yapayalnızlığı, yabanıllığı. Yabanıllığın ürperten korkunçluğu. Saflığın Michael Jackson yüzü. Acımasız bir yüz. Hayat da acımamış. Çocuk değil. Besbelli. Yetişkin de değil. O da besbelli. Yaratık. Korkunç deneyler her yerde var. Bu da bir deney. Erekselliğini kara delikte bulan. Ama kimse kimseyi sevmiyor ki dediğinizde kalbiniz kırılmaktan vazgeçtiyse siz de bal gibi yetişkinsiniz.

Sevgi varsa fazlasıyla ve basit muhasebesi olmadan verilebilmeli, yoksa dünya dünya değil. Dünyayı sevme biçimi sevgisizlik olarak da tezahür edebilir, ama sevgiyi yok edemezsiniz. Aşk değil. Aşk bahanedir. Sevginin ise bir matematiği vardır. Aşk dedikleri şey her zaman arzuya indirgenebilir. Aşktan bahsetmek bahanelerle acıklı gerçeklerin üstünü örtmektir ki örtersiniz de. Bu salak lafla bin bir tane günah örtersiniz. Sevginin amacı farklıdır. Sevgi amacına yönelme gücü olan bir şeydir. Var eder. Değiştirir. Yakınlaştırır. Bir arada tutar. İki kişi değil, çok insanı. Bunları yapamadığında yaprakta, çiçekte, böcekte kendini bir biçimde sürdürür, baktığı karanlığı anlatır. Aman neyse! Günahım boyumu aşmış hala sevginin nimetlerinden bahsediyorum.

7 Temmuz 2016 Perşembe

havadan sudan II (07.07.2016)

Anneme matrak bir soru sordum: "anne ben öldüm mü?" Olabilir. Mümkündür. Ölebilirim ve haberim olmayabilir. Galiba daha ölmemişim. Mantıklı. Şu an mutlu olduğumu söyleyebilirim. Rahatladım. O gereksiz ilgi üstümden kalkınca rahatladım. Gerçi bu dönemde hayata dair sorduğum birçok sorunun da cevabını aldım. Beni mutsuz eden şeyin köküne inebildim. Başka türlü asla hesaplaşamayabilirdim. Böyle olmak zorundayım, çünkü ekonomik sisteme entegre olmamı gerektirecek hiçbir şey yapmamışım. Bu yüzden, herkes benden bir şeyler saklamış. Sonra bu durum iyice şişmiş. Komik de bir yandan. Acıklı da aslında. Annem niye böyle bir şey yaptı, ben niye annemin tasarladığı insan olarak bu kadar tuhaf bir yaratık şekline girdim? Şu anki ekonomi için gerçekten çok yaşlıyım. Bu çok ciddi bir problem. Ekonomiye entegre olmam imkansız. Yaşlanmam da... Sistem yaşlanmama izin vermeyecek. Veremez de. Sürekli o dili konuşmayan insan olacağım, nitelikli insan filan değil. Aldığım eğitim boşuna.

Boşu boşuna okumuşum. Belki de öyle. Ölüyüm. Senelerdir ölüyüm, yaşamıyorum. Para kazanıp kazandığının sekizde birini harcayamayan, harcamalarının da en az yüzde 51'i beyhude olan bir homo economicus'tan bahsediyoruz. Ben onun tamamen dışına düşmüş bir şeyim. Düşüncelerim de keza öyle. Zaten bu tip bir homo economicus'un düşünceyle işi az. Aslında arada tenezzül edip kitap yazan, dergi çıkaran insanlar var. Ben onlardan da olmadım. Ben kendimi daha çok sapkın olarak görüyorum. Zaten otuz bircilik cinsi sapkınlıktır. Sisten zoofili kabul eder otuz birciden nefret eder. O hınçla, halkın bana duyduğu derin nefretle şimdiye kadar başa çıktım. Halk ve arkadaşım geçinmiş olan bir avuç insanın benden nefret etmiş olması bugün beni kırmıyor. Sonuçta hepsi bir hesap makinesine indirgeyebileceğim dolandırıcılar.  Burada kötü olan, talihsiz olan, benim de ağır dolandırıcı olmam. Farkında olmadan. Reddetmek dolandırmak demek. Otomatik.

Ben nerede hata yaptım? Tam da bu dolandırma kısmı esas hatadır. Daha doğrusu tersi hiçbir şey yapamazdım. Türklüğe de bağlamıyorum sonuçları. Ne kadar inkar edersem edeyim savaş koşulları doğdu. Savaş koşullarında diplomasi yoktur. Ben gelecekse arkadaş gelsin istedim, gelebilecek en son şey arkadaştı. Barbardım, hala barbarım, zorla medeniyet şırınga etmeye çalıştılar. Nasıl? Barbarca. İronik bir durum. Medeniyet dedikleri senin ganimet olarak tespit edilmendi. Aman ne ganimet! Pörsümüş ganimet. Zaten sana hasta derlerdi sırf sen kendin olduğun için hatırlasana!

Neyse. Daha çok yazmak istiyorum. Bugün Emre Kongar sosyopatlarla ilgili yazı yazmış. Resmen hedef gösterme. "Asla aşık olmazlar, sevmezler, çok şiirseldirler." Bu ne? Sevmiyorsan nasıl şiirsel olabilirsin ki? Neyse. Benim de hezeyanlarım bayağı dindi bu gereksiz ilgiden kurtulunca. Neredeyse kendi kendimle baş başa kaldım. Ben bir yandan çok zor durumdayım, ama hayat kimseye bedava değil. Ailem dışında kimseyle sosyal hayatım yok, eski arkadaşlarımla görüşemiyorum. Gerçi bu sevimsiz ilgi bittikten sonra... O zaman da fikirlerimi beğenmedikleri için görüşmeyebilirler. Kimse kırılacak havada değil. Herkes ölümünü bekliyor. Genellikle ruh ölümünü. Çok şey oldu. Bunun bir kısmı benim görüşlerimden kaynaklanıyor. Görüşlerim değişmedi. Gelişebilir, ama o kadar. Hıristiyanlık, özelinde model olarak Yahudi-Hıristiyanlık, demografik olarak gelişememeye belki de mahkumdu. Özellikle Yahudi ile Hıristiyan'ın çok kolay karşı karşıya gelebildiği, çünkü toprakların Yahudiliğinin Müslümanlıkla çok iç içe geçmiş olması... O zaman da biliyordum. Çok az nüfus, bir noktadan sonra olumlu etkileşime de açık değil, sonuçta üretilen kültür (Sünni-Türk ya da Neo-Osmanlı fark etmez) için bir devrim demek. Kültürün ters tepkisi şaşırtıcı bir sonuç değil. 5-6 ay direnebilmesi mucize. Bir yandan da pes etmeme yollarını arıyorum. Bir zorluk olursa da sorumlu olduğum odakların yanında olmayı. Ama etno-genetik dikiş atmak bunun yolu değildi. Gerçekten. Kimseyi kurtaramazdım, gariban adam kazık yediğiyle kalırdı. Bu çok önemli değil benim için. Oysa genelde en önemli şey bu. Biyoiktidarın güç alanının dışında kalmak. Şimdilik önemsemesem.

"Türkiye'ye özel bir durum değil. Halk her zaman böyledir." Bunları söylerken samimiydim. Biyoiktidar halkı her zaman bu şekilde kullanır. Genel ahlak karşıtlarını bile. Kullandı da. Ben devam ederim. Birkaç madde halinde yazılacak kısa metinler var.

havadan sudan II (07.07.2016)

Anneme matrak bir soru sordum: "anne ben öldüm mü?" Olabilir. Mümkündür. Ölebilirim ve haberim olmayabilir. Galiba daha ölmemişim. Mantıklı. Şu an mutlu olduğumu söyleyebilirim. Rahatladım. O gereksiz ilgi üstümden kalkınca rahatladım. Gerçi bu dönemde hayata dair sorduğum birçok sorunun da cevabını aldım. Beni mutsuz eden şeyin köküne inebildim. Başka türlü asla hesaplaşamayabilirdim. Böyle olmak zorundayım, çünkü ekonomik sisteme entegre olmamı gerektirecek hiçbir şey yapmamışım. Bu yüzden, herkes benden bir şeyler saklamış. Sonra bu durum iyice şişmiş. Komik de bir yandan. Acıklı da aslında. Annem niye böyle bir şey yaptı, ben niye annemin tasarladığı insan olarak bu kadar tuhaf bir yaratık şekline girdim? Şu anki ekonomi için gerçekten çok yaşlıyım. Bu çok ciddi bir problem. Ekonomiye entegre olmam imkansız. Yaşlanmam da... Sistem yaşlanmama izin vermeyecek. Veremez de. Sürekli o dili konuşmayan insan olacağım, nitelikli insan filan değil. Aldığım eğitim boşuna.

Boşu boşuna okumuşum. Belki de öyle. Ölüyüm. Senelerdir ölüyüm, yaşamıyorum. Para kazanıp kazandığının sekizde birini harcayamayan, harcamalarının da en az yüzde 51'i beyhude olan bir homo economicus'tan bahsediyoruz. Ben onun tamamen dışına düşmüş bir şeyim. Düşüncelerim de keza öyle. Zaten bu tip bir homo economicus'un düşünceyle işi az. Aslında arada tenezzül edip kitap yazan, dergi çıkaran insanlar var. Ben onlardan da olmadım. Ben kendimi daha çok sapkın olarak görüyorum. Zaten otuz bircilik cinsi sapkınlıktır. Sisten zoofili kabul eder otuz birciden nefret eder. O hınçla, halkın bana duyduğu derin nefretle şimdiye kadar başa çıktım. Halk ve arkadaşım geçinmiş olan bir avuç insanın benden nefret etmiş olması bugün beni kırmıyor. Sonuçta hepsi bir hesap makinesine indirgeyebileceğim dolandırıcılar.  Burada kötü olan, talihsiz olan, benim de ağır dolandırıcı olmam. Farkında olmadan. Reddetmek dolandırmak demek. Otomatik.

Ben nerede hata yaptım? Tam da bu dolandırma kısmı esas hatadır. Daha doğrusu tersi hiçbir şey yapamazdım. Türklüğe de bağlamıyorum sonuçları. Ne kadar inkar edersem edeyim savaş koşulları doğdu. Savaş koşullarında diplomasi yoktur. Ben gelecekse arkadaş gelsin istedim, gelebilecek en son şey arkadaştı. Barbardım, hala barbarım, zorla medeniyet şırınga etmeye çalıştılar. Nasıl? Barbarca. İronik bir durum. Medeniyet dedikleri senin ganimet olarak tespit edilmendi. Aman ne ganimet! Pörsümüş ganimet. Zaten sana hasta derlerdi sırf sen kendin olduğun için hatırlasana!

Neyse. Daha çok yazmak istiyorum. Bugün Emre Kongar sosyopatlarla ilgili yazı yazmış. Resmen hedef gösterme. "Asla aşık olmazlar, sevmezler, çok şiirseldirler." Bu ne? Sevmiyorsan nasıl şiirsel olabilirsin ki? Neyse. Benim de hezeyanlarım bayağı dindi bu gereksiz ilgiden kurtulunca. Neredeyse kendi kendimle baş başa kaldım. Ben bir yandan çok zor durumdayım, ama hayat kimseye bedava değil. Ailem dışında kimseyle sosyal hayatım yok, eski arkadaşlarımla görüşemiyorum. Gerçi bu sevimsiz ilgi bittikten sonra... O zaman da fikirlerimi beğenmedikleri için görüşmeyebilirler. Kimse kırılacak havada değil. Herkes ölümünü bekliyor. Genellikle ruh ölümünü. Çok şey oldu. Bunun bir kısmı benim görüşlerimden kaynaklanıyor. Görüşlerim değişmedi. Gelişebilir, ama o kadar. Hıristiyanlık, özelinde model olarak Yahudi-Hıristiyanlık, demografik olarak gelişememeye belki de mahkumdu. Özellikle Yahudi ile Hıristiyan'ın çok kolay karşı karşıya gelebildiği, çünkü toprakların Yahudiliğinin Müslümanlıkla çok iç içe geçmiş olması... O zaman da biliyordum. Çok az nüfus, bir noktadan sonra olumlu etkileşime de açık değil, sonuçta üretilen kültür (Sünni-Türk ya da Neo-Osmanlı fark etmez) için bir devrim demek. Kültürün ters tepkisi şaşırtıcı bir sonuç değil. 5-6 ay direnebilmesi mucize. Bir yandan da pes etmeme yollarını arıyorum. Bir zorluk olursa da sorumlu olduğum odakların yanında olmayı. Ama etno-genetik dikiş atmak bunun yolu değildi. Gerçekten. Kimseyi kurtaramazdım, gariban adam kazık yediğiyle kalırdı. Bu çok önemli değil benim için. Oysa genelde en önemli şey bu. Biyoiktidarın güç alanının dışında kalmak. Şimdilik önemsemesem.

"Türkiye'ye özel bir durum değil. Halk her zaman böyledir." Bunları söylerken samimiydim. Biyoiktidar halkı her zaman bu şekilde kullanır. Genel ahlak karşıtlarını bile. Kullandı da. Ben devam ederim. Birkaç madde halinde yazılacak kısa metinler var.

havadan sudan (07.07.2016)

Sosyal medya kullanmak istemiyorum, çünkü gerçekten kendini sorgulama, ciddi ciddi sorgulama evresindeyim. Oysa zaman hızlı akıyor! Tam da kapitalizmin mecbur bıraktığı üzere. Bugün Salih Müslim röportajına cevap vermek istedim, ama başkaları okusa da kendi kendimle konuşma isteğim baskın. Röportajda Rusya ve İsrail ilişkileri vurgulu. Ben ideolojik ya da üst yapısal olarak zaten bunları savundum, savunmaya da devam ediyorum. İstikrarlı biçimde aylarca savunulmuş düşünceler var. Anti-Semitizm'i ve ülkede Siyonizm'in şiddetli biçimde bastırılmasını sorgulayan, anti-liberal, serbest piyasa ekonomisini derinlemesine eleştiren, emek eksenli sınıf mücadelesine dayalı bir bakış. Bunun nesini inkar edeyim ben? Bundan nasıl korkabilirim ki? Düşündüysem düşündüm. İnkar edemem ki? Temel, kemikleşmiş bir düşünüş biçimi. Türkiye'deki verili nüfus oranlarına bakılınca oldukça tuhaf bir düşünce sistemi gibi görünebilir. Tam da çoğunlukların azınlığa dönüşebilme ihtimali kavşağında çoğunluğu ve çoğunluğu oluşturan altyapıyı dara sokan bir yol. Yıkıcı. Sorgulatamadığı ölçüde yıkıcı.

Türkiye bu sınavı veremedi. Bence Recep Tayyip Erdoğan başından beri bu projeye (aslında ayan beyan daralma, makro-ekonomik daralma projesi) karşı, yanındaymış gibi hamleler yapıp sonra birden ABD'ye dönmeye çalıştı. Kimse de burada anti-ABD propaganda yapmıyor. Yapmadı. Olabilir, böyle bir proje ABD'yi zor duruma sokabilir de. Bunun riski de alınabilir, ama bu üstyapı ya da söylem olarak anti-ABD bir duruş çıkarmak anlamına kesinlikle gelmez. Zaten bu tip bir ifade ya da düşünüş ancak söylem olabilir. Ben de savunduğum ya da karşı çıktığım her şeyde maddi ya da materyal değil, söylemsel olarak var idim, varım. Kısacası ABD karşıtlığı yapmıyorum, yapmayacağım da (biraz daha ayrıntılı konuşulursa yapamayacağım görülür). Sadece anti-liberalim ve serbest piyasa ekonomisinin bugün bir çıkmaza girdiğini, sınıf öncesi sınıf ilişkilerini kristalize ederek enternasyonel ölçekte tatminsiz ve komşusuna/kendisine maksimum zarar veren bir toplum yarattığını ve toplumun bir değişiklik olmadığı takdirde nefes alamayacağını savunuyorum. Gün gelir belki zeminsiz çıkarım, ama haksız çıkana kadar da düşüncelerimin mücadelesini vermek zorundayım. Belki de yakalanana kadar.

Bunlar seni ne ilgilendirsin, diye sorulabilir. Belli olmaz, ilgilendirebilir. Fakat Recep Tayyip Erdoğan'ın beni temsil etmediği kesin. Benim düşüncelerim çok daha farklı. Rusya'ya yönelmesinden çok büyük ümitler çıkardıktan sonra şaşırmamakla birlikte "Ne bekliyordun?" sorusunu da kendime sordum. Çok kötü. Olabilecek en bilinçsiz ve kötü, serbest piyasa ekonomisinin dibe vurduğu para politikalarıyla gelip "merkez sağ darbesi" yapmaya (merkezdeyseniz darbe yapmanız çok komik), meclisi ilga etmeye çalışmak... Neyse şimdilik daha fazla yazamıyorum. Kendimi sorgulamaya devam edeceğim. Bugün bile yazabilirim. Şu belirsizlik hali olmasa belki daha verimli de yazabilirdim. Belki günün birinde, sanmıyorum ya. İptidai yazıyorum şimdilik. Belki de öyle olması gerekiyor.


6 Temmuz 2016 Çarşamba

havadan sudan II (06.07.2016)

Demin ölüm fermanımı imzaladım. Belki de. Yakın zamana kadar içinde olduğum, desteklediğim (becerebilsem yine de desteklerdim, genel ahlak karşıtlığı ne de olsa) bir fraksiyonun mutlak nefretini kazanacak iş yaptım. Ödetirler, her türlü. Ödetirler. Ama son sınıra gelmişlerdi, korkmak gibi bir lüksüm yoktu. Yalnız benim son beş altı aydır zaten hayatım bir daha kazanamayacağım biçimde bitti. Bitkisel hayattayım. Yüzde 0.01 sosyalleşme oranı. Bitkisel hayat. Sadece yazarak hayatta kalabiliyorum.

Ürperdim tabii. Kim ürpermez ki! İnsana dair bir şey. Korku. Son beş altı aydır gelecek tahayyülün kalmamış olsa da. Bu ülke bitirdi diyemem, bu dünya bitirdi, kapitalist sistem bitirdi, derim. Kapitalist sistemi aştığını ben de biliyorum. Yine de! Salt kapitalizm. Beni bitiren şey kapitalizm. Bir doğru düzgün iş sözleşmesini çok gören, sadece bol sıfır çoğaltmaktan başka bir işe yaramayan, içi boş arzuyu genel ahlaka bulayıp pohpohlaya pohpohlaya insanı bitiren kapitalizm. Sonumu getirdi sonunda. Belki herkes ölmemi istediği için. Çok kırıldım. Sormayın, gözlerimde yaşlar ellerimde bavullar. Yine de darbe sevdiğin yerden gelince mutsuz oluyorsun. Biraz. Neyse, sen seviyorsun diye onlar seni sevecek diye bir şey yok. Onlar birbirlerini bile sevmezler.  Entropi Yasası. Bir halt olman için tüketilebilir arzu nesnesi olman gerekiyormuş. Tüketilebilir meta dışı bir şey olunca hiçbir şey olmuyorsun. Ben de hiçbir şey olmayı seçtim. Uzlaşma adımı bile atmadılar. İş sözleşmelerinin boktan ötesi bir şey olduğunun üstünü örtmek için kendi "yakışıklılıklarına" sığındılar. Patronun teki olarak geldiklerini asla kabul etmediler. Onlar da iletişime mutlak kapalıydı. Asıl onlar kapalıydı. Zorbalık dışında bir şey üretemediler. Üretmediler de. O yüzden, benim hezeyanlarımı da bahane diye katarsalar, sistemin beni öldürmek istemesi çok doğal. Zira enternasyonel olarak onu geçersiz bir şey haline getiriyorum. Teoride. Pratikte bir izdüşümü yok. Keşke sadece üreme rejimi olabilseymiş. Üreme rejimi, arzu rejimi ve genel ahlak rejimi diyebileceğimiz üç katmanlı bir sistemden bahsediyoruz. Genel ahlak rejimi, arzu rejimini mistifiye ediyor. Arzu rejimi, ekonominin akışkanlığını mübadele üzerinden sağlıyor. İptidai olarak bu böyle. Üreme rejimi de devletin biyoiktidar olmasını açıklıyor.

Ben bu üçlü sistem içerisinde nereye oturuyorum? Hiçbir yere. Tabii ki sistem beni yok etmek isteyecek. Hiçbir işine yaramıyorum ki! Aman, yazarım yine. Öldürür tabii sistem beni. Hiçbir işine yaramıyorum. İki dil biliyorsun, bir peçete şarkı söyle kafaları. Herkes şarkı söylemek zorunda. En bet sesiyle. Bir de ağırlığınca altın etmek zorunda. İlla her hücresine kadar tanıdığın tipten bu parayı almak zorundasın. Bakalım. Sistem 26'sı (Onur Yürüyüşü) ile 28'i (Havalimanındaki patlama) arasındaki bağı hiçe sayarsa yakında ölüyorum. Zor bir şey tabii. Kabullenmek zor. İnsan yine de yaşamak istiyor. Hem öldürmeden önce o hınçla tecavüz edecekleri de kesin. Bilmem neden, şimdi korku hissetmedim. Bu şiddet toplumunu kanıksamışım. Onlardan fazla bir şey bekleyemiyorum. Hani beş yaşında çocuktan ya da sarhoştan bir şey beklemezsiniz ya, ben de bir ömür bile beklemiyorum. Geride sevdiğim ya da nefret ettiğim birini de bırakmıyorum. Geriye sadece fiziksel acıya tahammül edip bitmek kalıyor.

Hayal kırıklığı yok. Belki altı ay önce hayatta istediğim yere gelemediğim için bu üzüntüyü yaşıyordum. Şimdi yaşamıyorum. Herkesi, kendimi de, olduğu gibi kabul ettim. Zor tabii. Harekete gelirsek, hareket 2013'ten bu yana bir duraklama içerisinde. Doğal, çünkü her hareketin belli bir genişleme kapasitesi var. Kendi yapısından fazla genişleyemiyor. Ben de bir yapıyım. Ben de genişleme sürecimi bitirdim. Ömrüm bitti sanırım. Çoğu bitti.

havadan sudan II (06.07. 2016)

İnsanın kendini sorgulamaya vakit bulması güzel şey. Belki de tam en gerektiği zamanda haberleri analiz etme kabiliyetimin ortadan kalkması bu yüzden. Kendimi sorgulamam lazım. Şimdi düşündüğümde benim düşünce kaynaklarımın beslendiği mıntıkalar (tam olarak taban diyemiyorum, çünkü bu emeği vermedim) aslında hep çok dar oldu. Belki de tam bu yüzden bu tıkanmalar yaşandı. Ben geniş bir kitleye değil, tam tersine sesi bastırılan küçük toplumsal dilimlere ulaşmaya çalıştım. Uzlaşma noktalarına varmaya çalıştığımda da son kertede bunların gerçekdışı olduğuna karar verdim. (Laiklik gibi, bir arada tutmaya değil, bir arada tutmak için bastırmaya yaradığı çok geç de olsa kafama dank diye düştükten sonra). Uzun uzun yazılacak meseleler. Sanıyorum hayal kırıklığı yaşamama sebebim bu. Çoğunluğa hitap etsem çökmüş olurdum. Üç dört mıntıkada, birbiriyle çok kolay bütünleşmeyen demografik azınlık dilimlere ulaşmaya çalıştım ve kendimin de iflah olmaz bir demografik, sosyo-politik bir azınlık olduğunu keşfettim. Üst yapısal olarak en çok ezilen kesimlere. Bilinçli bir tercih de değildi. Sadece altyapım o yöndeydi. Ben de altyapıma göre hareket ettim. Biraz da (hatta oldukça fütursuzca) geleceği düşünmeden.

Bugün gelinen noktalar benim emeklerime (yine de emek denilebilir, o kadar da kuramsal değil) karşı tersine bir akış mı? Bir yandan evet. Ne umdum ne buldum? Fakat bir yandan da peşinden gidilmesi,  bırakılmaması... Bir yandan pes edesim ve gidesim var. Sırf pes etmek de değil, yeni bir hayat arzusu belki. Buraları çok çürüdü. Bir noktadan sonra tam da yukarıdaki sebeplerden. Bu sistem beni asimile etmeye çalışırken bir yandan da iyi kötü bana direnen bir şey haline geldi. Hesaplaşamayan, ama kafa tutan. Her neyse, biraz daha vaktim var bunları yazmaya. İyice düşünürüm.

Benim için en önemli keşif, oldukça geç bir yaştan itibaren sınıf politikasını keşfetmek oldu. Sınıfın ölmeyeceğini, insan var oldukça var olmaya devam edecek olduğunu görebilmek benim için bu yolculuğun en önemli kazanımlarından biridir. Daha önce cevabı hep metafizikte ararken maneviyatın şekillendirdiği tüm etnisite akışlarının belli sınıfsal yapılar içerisinde gerçekleştiğini, tersinin mümkün olmadığını somut biçimde görebilmek bir şanstı. Bununla ilgili, anarşist denilebilecek belli hamleler dışında etkin bir adımım henüz olmadı. Sınıf politikası liberal feminizmin çürüdüğü noktada patlak veriyor her şeyden önce. Liberal feminizmin 'önce bir parça stokta bırak, sonra pahalıya satarsın' felsefesinin yerine, sınırlarını kaybetmiş arzu felsefesine içkin kapitalizme karşı dolayımlı bir dil kuruyor. Sömürünün kaynağı arzudur. Kapitalizmi aşmıyor, ama kapitalizme direnen bir dil olanağı yaratıyor. Neyse! Bir Yahudi-Hıristiyanlık iki henüz kuramsal da olsa sınıf, bunlar hakkında düşünecek vaktim var mı? Olmayabilir. Yeterince de düşündüm. Bilmem ki! Hayat!

Aslında sistemin beni oturttuğu yer hem çok doğal hem çok abestir. Sadece ve sadece stokta kaldığım için patlamış bir enerji, kimin olsa aynısı başına gelirdi. "Eğitim" meselesi de zorunlu sonuçtur. Siz "eğitim" görmeseniz stokta zor kalırsınız. Stokta kalabilmenizin sebebi "eğitim" görmüş olmanızdır. Yani bu yaşa kadar gelebilmiş olmak "eğitimin" zorunlu sonucudur, yoksa imkansız. Bu "terör" eğitimi bile olabilir, ama "terör" eğitimi bu kadar uzun sürmez. Aslında "Ne yapmalı?" sorusundan çok "Nasıl yapmalı?" sorusunun havada asılı kaldığı nokta. Kitle yok, kalabalıklar yok. Çok doğal. Adam senin tarafını tutmuyorsa, niye senin tarafını tutsun? Belki de batmak üzeresin. O da bir gamsızlık kapısı şimdilik. Belki çok kişi batıyor. Birçok kurumsal yapı. Belki de batmıyor. Gelecek ümidi çok az. En azından kendime baktığımda. Hayatta kalmanın üstünde bir ümidim kalmamış. Gelecek hayalim yok. Sadece kendimi diretiyorum. Ne yapacağım? Belli değil. (Beklenen şey belli, hala, onun da denklemi açık.) Fiyatımın düşmesi beni kırmak yerine mutlu ediyor, çünkü karşılığında gelecek bağın daha insani ya da benim kaldırabileceğim bir akit olabileceği ümidini taşıyorum. Benden çok basit bir şey bekleniyor. Beklenmeyen şeyler de bu satırlar.  Hayal kırıklığı bile tecrübe etmiyorum. Sadece birkaç ay önceki gibi yazıyorum. Nereye kadar giderse!

havadan sudan 06.07.2016

Epey yorgunum. Çok uyuyorum bu aralar. Üzerimden kağnı geçmiş gibi. Bir parça da kendimi sorgulama imkanı buldum. Hayatta kalma stratejilerimi düşündüm. Birinci hayatta kalma stratejim yazmak oldu. Hala da öyle. Hayata yazarak direndim. Kah hayatla gerçek bir bağı olan hayali (lakaplı) figürler üreterek kah saçma sapan hikmetler savurarak. Pişmanlığım yok. Hatta çok memnunum. Bir hayatta kalma stratejim de fenomenolojik aşk uydurmak oldu. Hayat çoğu zaman kendini o kadar gaddar ve soğuk açıyor ki böyle bir uydurma toplum içerisinde görece çocuk kalmış insanların birinci elden can simidi olabiliyor. Aşık olmak gibi bir planım yoktu, tam tersi. Fakat bu gerici yöntem her zaman tutar. Ortada kimse yoktur, siz de hayatta kalırsınız. Kimse olmadığı için kimseyi eleştiremiyorum. 12 sene öncesinden kalmış tatlı bir hayal. Her şey yalan. Yalan dünya. Bugünde hiçbir gerçekliği yok. Zaten sevme sınırımın sonuna varıp hakikaten karşılıksız kalışı görünce ben bile yaptığım şeyin farkına varabiliyorum.

Biraz toparlayıp gelecek planı yapmak istiyorum. Plansız bir gelecek, ama yine de. Yine de herkes iyi bir arkadaş ister kendine. Ben bu memlekette öyle birini göremedim. Öyle bir emek kapasitesi de göremedim. Dostluğu kayıplara karışmış bir ülke burası. Belki bende de yoktur. Aşktan bahsetmiyorum, dostluktan bahsediyorum. Neyse, herkes kendine. Herkesin derdi de kendine. Evli barklı herifler, evli olduklarını sır gibi saklayıp zorla savaşa katılmış. Kazık kadar herifler. Aman neyse! İyi düşünmüyorum. Bence sadece hayatta neye sahip idiysem onu devam ettirmek istemiştim. Giderek imkansızlaştı, ben de giderek hırçınlaştım. Şimdi üstümden bir yük kalkınca rahat konuşuyorum. Fenomenolojik aşk. Bunu da ancak ben uydurabilirim. Her şey biyolojik determinizm. Gerisi yalan! İnsan bu sevimsizliğe nasıl münasip bir tarafından figür uydurmasın? Güç bu çünkü. Üreme rejiminin içerisinde bir konum elde etmek. Krallık, imparatorluk filan gibi. Kadınları bu yüzden sevmiyorum. Bütün kadınlar kendi aralarında, belli bir organizasyon içerisinde niteliksel olarak eşit oldukları halde bu güç basamaklarını "tırmandıkça"... Evet, götüme benziyorlar.  Bir de arzu nesnesi olmayı bu kadar çabuk içselleştirmeleri. Yani benim üreme rejimi ve iptidai ticaret ile arama koyduğum mesafe.

Amaan! Sürekli aynı şeyleri temcit pilavı gibi tekrarladım oysa! Bir de emek verdiğimi sandım. Sabrettikçe emek verdiğimi sandım. Oysa sadece ticaret bile olamamış yanlış bir ticaretten ibaretti. Ben sadece kendimi eleştiririm. Bu konuda sadece kendimi eleştiririm. Karşı taraf diyebileceğim bir şey yok ki! Yok. Ne adı var, ne cismi. Cin yarattım. Kendime cin koca yarattım. Bunun üstüne bir de hayal kırıklığına uğrasam samimiyetsizlik olur. Gerçi savaşı da bu cin koca çıkarmıştı ya! Herhalde üçüncü 'her neyse' nidam! Ben şu an ümitsizlik hissetmiyorum. Sadece haberleri analiz etme gücümü yitirdim. Bir süreliğine herhalde. Belki de sadece yorgunum.

4 Temmuz 2016 Pazartesi

Schreber'e 04.07.2016

Bak. Aslında çok şey beklemiyorum. Pek bir şey de beklemiyorum. Soğukkanlı olman o kadar. Benim için şunu yap, bunu yap da demiyorum. Sadece şunları yapma diyorum, sen de yapıyorsun. O kadar büyük bir güç değilsiniz. Beyniniz basit çalışıyor. Hepimizinki basit çalışıyor. Ben annemin kurbanıyım. Sapık olarak yetiştirmiş, sapkın bir insan olarak size bakıyorum ve hiçbir şey anlamıyorum. Çok büyük bir hamle yaptım ve daha şimdiden çok üzgünüm. Dünya gezegenini mahvetmek dışında bir arzusu olmayan iki büyük devlet yan yana geldi şimdi. Daha doğrusu bu yan yana oluş bayağı bir kristalize oldu. Bunu da sırf franbuazlı pasta diye şekerci çocuklara satılmayayım diye yapmıştım. Herkesin can havli kendine. Bir de komünizm zor gününde o kadar tatlı bir masal ki! Ben Stalinistim deyince o kadar rahatlıyorum ki! Oysa her şey boş, her şey yalan! Her şey koskoca bir yalan! Ben de sana sığınıyorum ne yapayım? Başka teselli pek yok çünkü. Dünya güzel bir yer değil, sadece hayatı zorla seviyorsun nefes aldığın için. Çirkin ve adaletsiz bir dünya. Dünyanın adaleti sınırsız plastik başka da bir şey değil. Rus kadınlarının dövüldüğünü ben kendi gözümle gördüm. Böyle bir yer dünya. Şimdi Rus kadınlarını döven, kendi eğitimi de o kadının beşte biri etmeyen adam geliyor makro-ekonomi sıçıyor! Git sen "mülteciler" için kanunlarını düzenle.

Senin taktikler basit, ama onlar da çürüyor. Zira benim sana gösterebileceğim daha büyük bir sevgi yok. Son sınırını sadece bireysel olarak sevmediğim birinden kurtulmak için fevri bir harekette bulununca gösterdim. Yani sadece kendimi düşünmüştüm. Sen hoş bir adamsın ama. Yani seni kaybetmek istemiyorum. Gerçekten istemiyorum. Günün birinde görüşebileceğime dair ümidim çok olmasa da, dünya algımız bazen ciddi farklar gösterse de hala küçük bir ümit taşıyorum. O ümit de olmasa hayat çok kolay çekilebilen bir şey değil. Yani zaten beni hayata bağlayarak büyük bir iyilik ediyorsun. Gerisi teferruat. Sana da ulaşıyor mu bunlar? Yine her önüne gelen okuyor mu? Bilmiyorum. Sana bireysel olarak yazdığımı düşününce rahatlıyorum. Becerebilsem ben sana ulaşacağım da nerede bulacağımı bilmiyorum. Face de gidince her türlü iletişim ortamı ortadan kalktı. Bilmiyorum. Bir noktadan sonra nasıl ulaşacağımı ben bilmiyorum. Hayat çok basit ve çirkin. Oysa yalanı bol olduğu için karmaşık gibi görünüyor. Oysa herkes ama herkes çok basit. Ben de en az zararlı iş sözleşmesi peşindeyim, öyle bir şey yok. Aşırı zararına iş sözleşmeleri dışında bu dünyanın benden beklediği bir şey yok zaten. Yaş yakında 37. 37 yaşından sonra hem 7/24 şirin şirin genel ahlak orospuluğu yap, hem arka planda en ağır BDS'çi sen ol, hem "kutsal" anne ol en az üç çocuk, hem bizi "yönet" hem yönetme... Uzadıkça uzuyor. Bir iyi iş sözleşmesi de yok. Aşık da olma sakın ha! Ama aşıkmış gibi de görün bize iki dönem dizilik senaryo çıksın. Aşık olmayı ben de istememiştim şahsen. Dengesizleşmesek olmazdım da. Diyalog olmayınca doğal. Bunun adı aşk olmamalı ama dengesiz işte. Dengesizleşmesi için de ellerinden geleni ardına koymuyorlar. "Benimle uzaktan yazışacağına gelsene" desen, nereye geleyim af edersin? Ne çirkin bir hayat. Sadece mutsuzlaştırmak dışında bir entelekheia'sı yok. Fedakarlıkta bulununca da aptal ve berbat bir ceza hukuku dışında bir şey görmüyor insan. Sen de benden çok çektin. Külfet resmen. Hiçbir ödülü kalmamış bir ödül-ceza sistemi içerisinde en az zarar hesabı yapmak abestir. Bu yüzden ben de senin hatıranla avunmayı tercih ettim. Politik nosyonlarımızın çok farklı olması o kadar doğal ki. Sen beni kaçırırsan çok zor bir durumda kalacaksın, ben burada kalırsam ölümle tehdit

Schreber'e 04.07.2016

Merhaba,
Bugün Agos'ta bir köşe yazısı okudum. Hiçbir şey anlamadım. Hiçbir şey. Tek bir şey anladım. İktidar hırsıyla yanıp tutuşan bir devlet kibirle hybrisle kendi içine ediyor. Diğer devletler de ondan akıllı değil. Bütün devletler hybris içerisinde matematiğini kaybetmiş bir ceza hukukuna bulanmış zırvalıyor. Erkek. Standart. Bir de biz onların maşaları. Standart.

Ben çok basit bir şey söyledim. Tekrar da etmeyeceğim. Seni tahmin edebiliyorum ama. Kimse de senden daha fazlasını beklemiyor. Fakat ben senin için ciddi sıkıntıyım, gitsem de kalsam da. Külfetim yani. Bildiğin külfet. Sana diyeceğim tek şey zamanında sorumsuzluk yapıp gitmeyecektin, gittiysen de dönmeyecektin. 36 yaş, yakında 37. Ne bekliyordun? Ya hiçbir şey anlamaz, yanlış anlar. Ya öfkeden kudurur. Kendi yetersiz makro-ekonomi bilgisinden ötürü. Bana kalsa ben hemen barış  imzalayacağım. Tüm zorluklara rağmen.

Neyse, iyice iç karartmak istemiyorum. Kimse revizyon havasında değil. Herkesin gözünü ağır ceza hukuku hybris'i bürümüş.



3 Temmuz 2016 Pazar

Schreber'e 3.07.2016

Evet. Ne demiştim? Artık iki cümleden fazla yazdırmıyor editörler. Facebook da gitti. Ne yapayım? Ben de domates ekerim belki. Neyse tatil demiştim. Şirin kasaba konsepti. Birkaç fotoğraf çekmiştim, yayınlar mıyım bilmiyorum. Değişik bir yer aslında. Bir meyhanesi pre-fast food idi. Gerçekten. Teknolojiyi geliştirmişler. Zeytinyağı, zeytini, her şey birbiriyle ilintili. Binalar güzeldi aslında ama, ... Tarihsiz bir mekan gibiydi. Tarihsiz bir mekan havasında gezdiğim için isteksizim. O şirin kasaba konsepti o kadar insanın burnuna sokuluyor ki insan mimariye bir süre sonra dikkat etmemeye başlıyor. Altı dolmuyor çünkü. Acısı yok. Ömrünün sonuna terk edilmiş binalar ama köhnenin acısı yok.

Yaptığım şeye inanamayacaksın. Beyaz Oda diye bir şey hazırlamışlar. Güzel bembeyaz işlemeleri olan yastıklar, örtüler filan .İki de pembe yastık koyup pembe - beyaz konsept yapmışlar. Fi tarihinde eski bir lise arkadaşımın annesi rüyamda seni pembe gelinlikle gördüm diye cicişlik etmişti. Milyar yıl sonra ne olduğunu anladığımda öfkeden küpe dönmüştüm. Bu anımı hatırlayıp yastıkların üstünü tükenmez kalemle çizdim ve öyle gittim. Şımarıklık tabii. Bu kadar zoraki şirinliğe bir yerden sızıntı yapıyor. Ama değişik bir yer. Şöyle ki gündüz şirin kasaba, gece trafik çok yoğun. Gece zor uyudum. Bodrum olmasa da, hadi Marmaris olmasa da bayağı bir yoğun. İçki içmediğiniz için eleştiriye maruz kalabiliyorsunuz. İçki içerek mi baş kaldıracağım, sanmıyorum.

Daha komiği ama. İftara yakın gittik, bir iftar topu patladı. Booooooooom!!! Ben çok beğendim. Böyle şeylerin bağımlısı olmak kötü. Küçük Amerika demek. Resmen. Her gün katlana katlana artan şiddet. Geri dönüşü de yok artık. Neyse. Boooom!!! demişken, ben oldukça basit bir bilanço çıkarmıştım. İç borç konusunda özgüvenliyim, ama o kadar. Çok basit bir hesap pusulası ya da fatura. Sonuçta ben bir şeyleri sana gösterebilmek için gücümü sonuna kadar kullandım. Onun ötesinde bir gücüm yok. Görmek ya da anlamak zorunda değilsin. Yine de söylerim. Bir iki de matrak adam vardı, geyik çevirdik. Her neyse! Aslında başka anlatacağım şeyler de var, ama... Benden beklenmeyecek kadar yumuşak kalpli satırlar dökesim geliyor. İçimden geliyor. Pişmanlık değil. Zaten seni eleştirdiğim yer belli. Zamanında uzatmayacaktın. O zamanlar dengeliydik de. Belki senin de çaren yoktu, ama o zaman da geri dönmeyecektin. Düşünsene absürdlüğü. Absürd. Onun dışında pek bir şey demiyorum. Aaa, Bingöl Hikayeleri diye bir öykü kitabı okuyorum. Bazı şeyleri fark ettim de daha düne kadar anlamıyordum bile. Taktikleri bilmemek. Bir de herkesi çok iyi tanır geçinirim. Öfkem gitmese de hırçınlığım biraz azaldı. Bir de bunlar tamamen makro-ekonomik sisteme karşı, sana özel bir faillik atfetmiyorum. Kim olsa aynı saldırganlık çıkacaktı. Sana faillik atfettiğim şey belli. Söyledim demin. Her neyse... Sonuçta sen de olmasan konuşacağım kişi yok pek. Bir de bu var. Bu zırva kamusal alan-özel alan dikotomisi vardır ya. "Özel alan" dedikleri bir alanda konuşabileceğim başka kimse yok. Ne dediğimi herkes görse de. Bir de iki gün bilgisayar kullanmadım memleketi yine beton çölüne çevirmiş halkım.
Sanıyorum böyle böyle romantik ve estetik biçimde kitlesel olarak intihar ediyoruz! Dahiyane! Doğru kim çözüm istiyor ki!

Schreber'e

Merhaba,
Pek de dinlenemediğim bir tatilden geri döndüm. Tek karizması gittiğimiz yer İmralı'nın dibiydi. Kandil'e gidilebilirmiş o zaman. Mudanya-İmralı-Tirilye üçgeni.

30 Haziran 2016 Perşembe

hala aynı his

Herkes her şeyi biliyor, sadece ben bilmiyorum, herkes çok şey biliyormuşum ayağına yatıyor, ben de yutuyorum. Hep aynı rüya. Türkmenistan, yakın zamana kadar var olan Uygur Devleti ilişkilerini bilmiyorum. Tek suçları Mani dinine daha doğrusu... inanmaktı. Ne yapacağım şimdi? Benim ne yapacağımın hiçbir önemi yok. Salt araçsallaştırıldım. İçselleştirmeye çalışıyorum. Sonuçta elalemin emrettiği bir tatile çıkıyorum. İçselleştirmek lazım. Yeni Düzen? Yapısal olarak bakıldığında yeni düzen bir imkansızlık. Kısmen. Yapılar değişmez. 13 öküz boyu yaratamazsın. Sistem de dinamikse atıl değildir. Ben atalete dönmeye çalışıyorum. Şu sıralar yazdıklarım sıkıcı, çünkü korku baskın. Neyse, korku rejimini içselleştirmemek aptallık.

havadan sudan

-Bir şeyi değiştirdiğine inanıyor musun?
-Hem evet. Hem hayır. Yapı değişmez. Bu anlamda hayır. Ticaret yollarının radikal biçimde değiştiği kesin.
-Yaptığını beğeniyor musun?
-Her şeye rağmen evet. Jack London'ı okumuş oldum. (Yetmez ama evet'i Jack London'a bağlamak matrak oldu.)
-Radikal biçimde değişti derken?
-Anlatabilmek için otuz bin tane harita açmam lazım. 1 Nisan şakası. Sonu da belli. En iyi ihtimalle bulemi.
-Eee?
-Yapıyı biliyorsan bunlar sıradan. Ürperti halinde bile. Ürpertinin sıradanlığı.
-Eee? Daha sonra.
-Düşmanın en güzel taktiği. "Sandığın kadar kötü değiliz. Bak her şey bir şaka aslında." Lapin gibi düşersin. En güzel düşüş.
- Hadi git artık. Seni yine çağıracağız.

biliyorum

Çok emek verdim. Yola çıktığımda derdim emek vermek değildi. Hayat standartlarımı korumaktı. Şimdi kolay kolay boyun eğemiyorum. Yaptığım çok şey var. Yaptığım şeylere sahip çıkmak istiyorum. Basitti. Ticaret yollarıyla oynamak. Bir süre sonra oyun büyüdükçe büyüyor. Fakat kumarbaz değildim. Değilim. Kumar oynamıyorum. Daha çok kurmaya dair bir çaba.

Kirlenmiş havaya oksijen de denebilir. Açılımlarımı kırk kez dile getirdim. Doğu ile Batıyı ayıran bir coğrafya geliyor sandım. Temelde. Bu nedir bilmiyorum. Sadece artık çok fazla hayal kurma lüksüm yok. Sonunda ne gelecekse kabulleneceğim. Son birkaç aydır öngörülebilirlik oranı sıfır. Benden istenen şey çok basit. Toplu olarak uzlaşmaya varılabilecek bir "seçim" yapmam. Öyle bir uzlaşma alanı yok. Her kafadan başka bir ses çıkıyor. Hala. O büyük rakamları sistem püskürtmüş olsa bile.

Bir yandan beyhude, bir yandan da ölüm kalım meselesi. Artık koruduğum şey kendi bedenim değil. Serez humması ile ilgili. Partner olamıyorum. Kimsenin partneri olamıyorum. Serez humması. Bir de hep düşman aramak. Bu adam niye iyi davrandı, şu kimse niye yüzüme güldü. Kafalar böyle. Pes etmiyorum. Henüz pes etmiyorum. "Memleketi satacak" bir seçim yapmayacağım. Sonuçta ülke o anti-komünizmi yendi. Bundan eminim. Ortadoğu da birkaç ay önceki Ortadoğu değil. Ben de revize olmaya çalışıyorum. Henüz beceremedim. Şu ceza hukuku fena vurdu. Kim neyi neye göre cezalandırıyor? Değdi mi diye sorsam, değdi. Sadece ucunda ceza hukuku olsa da artık biraz diplomasi istiyorum. Bunu başaramıyorum. Çok uğraştım. Emek verince o kadar kolay pes etmiyor insan. Babam artık yumuşasan minvalinde bir şeyler dedi. Yumuşamak istiyorum, ama olmuyor. Hayat da izin vermiyor artık. Ben de çoğu zaman bir şeyleri kaçırıyorum. Esaretin felsefesini hep kaçırdım. Özgürlük gökten zembille inen bir şeymiş gibi. Topraklara dair bir şey. Toprakların düzenine dair. Toprakla bağını kopardığın an ceza hukuku katlanıyor. Bilmiyorum. Nereye gittiğimi ben de bilmiyorum. Güzel bir yere değil. Ama sarf ettiğim çabanın gittiği yere kadar. Biraz fazla yalnız bir yol. Her neyse. ISIS mi demiştiniz? ISIS ölü Osiris'in cesedinin parçalarını arıyor. Dikip yepyeni bir Osiris yaratmak için. Hayat sana ne verdiyse artık!

bilmiyorum

Bilmiyorum. Değişmişim. Değişmişim. Çabuk pes edemiyorum. Demin yazdıklarıma inanmıyorum.

günlük

Lanet olası bir hayat. Çirkin, gudubet bir hayat. Yine de intihar etmeyi beceremiyorum, hatta bence Che Guevera son poz. Gelecekler, Weltschmerz'i yükleyecekler, benim o son panik halimin fotoğrafını çekip gidecekler. Gerçi o adam benden genç ölmüştür. Her neyse, şu an esir alınmayı bekliyorum. Sosyal statüm yok. Herhangi bir sosyal statüm yok artık. Konum anlamında. Tipin biri gelecek ömrünün sonuna kadar şunları yapmaya mahkumsun diyecek, boynuma bir tasma atıp çeke çeke götürecek. Bekliyorum.

Hayırlı bir bekleyiş değil elbette. Çok şey yapabilirdim. Bu dünyanın daha güzel bir yer olması için çok şeyimi verebilirdim, ama dünya benden tek şey istedi: çirkin olmamı. Bir kolektif şeklinde çirkin olmamı, cahil olmamı istedi. Orospuluktan bahsetmiyorum. Orospu olmayanımız kalmadı. Gerçi belli açılardan bakıldığında cahil olduğum rahatlıkla söylenebilir. Bilgi de güç ilişkisidir, güçle ilişkin zayıflayınca bilgiden de koparsın. Kim olursan ol, neyin eğitimini almış olursan ol. Bilgi mutlak değildir. Esnek, hareket eden bir şeydir. Likittir bilgi. Bu çirkinliğin kazanmasını istemiyorum. Bu kof şamatanın biraz dönüp kendine bakabilmesini. Bunlar hayal kırıklığına uğramış, sonunu bekleyen bir insanın cümleleri. Ümidi kalmamış bir dünyayı anlatıyor. Ben verebileceğimi vermeye çalıştım. Fazla seçeneğim de yoktu. Bir zorbanın tecavüzünü bekleyip onu bir sonraki kuşağa mükemmel bir aşk masalı diye yutturmam gerekiyordu. Oysa ben sevgi ilişkisi bekledim. Sonuç aşk oldu. Aşktan nefret ederim. Huzuruna düşkün insanlar aşkı sevmez. Aşk boktan bir şey. Nereye yöneldiği de belli değil. Dünya maskaralığı.

İnsan konusunda yanlış seçim yaptığımı düşünmüyorum. Kim olsa aynı sonuç verecekti. Üç aşağı beş yukarı. Aynı direnç noktaları tetiklenecekti. Aslında orospuluğu değil, genel ahlak orospuluğunu reddettiğime inanıyorum. Orospuluk başarıya ulaştığı an genel ahlaka dönüşen bir şey. Varlığını da bu sayede sürdürüyor. O yüzden başından bu yana fazla direndim. İstemediğim adama Güleryüz göstermeyeyim dedim. Bilmiyorum. Bu memleket beni satsın kurtulsun yoluna devam etsin diyemem. Günahım bini aştı, yüzde yetmişi iftira. Bilmiyorum. Bana herkes her şeyi biliyormuş, beni de boşu boşuna burada maymun diye oynatmış gibi geliyor. Ümitsizlik kötü bir şey. Bir de bütün masallarımı kaybettim artık. Bana öyle geliyor. Savaşın mantığına ters düştükçe daha çok savaş çıkardım. Keşke annem babam bana başka bir masal anlatsaymış. Dünyada sevginin olmadığını baştan söyleseymiş. İnsanların köpeklerle çiftleştirilmek üzere yetiştirildiği deney hayvanları olduklarından bahsetselermiş. Daha doğru bir masal.  Ben bu yalan dünyada yolun yarısına kadar yaşadım. Şimdi de kaybedecek bir şeyim yok aslında. Huzurumu zaten bir daha kazanmamak üzere kaybettim. Yerine konabilecek hiçbir şey de yok. Ceza hukukunun en ağır formlarını tüketirken bunlar ne yahu dememiştim. Şimdi bunlar beni bekliyor. Bunun kadını, erkeği yok. Sadece genel ahlak orospuluğunu meşrulaştırmak için bulunmuş bir şey kadın-erkek eşitsizliği. Sınıf öncesi sınıfın zulmü bunu aşıyor. Orospuluk emekle değil, himayecilikle başlar. Hamini kabul edersin ve orospusu olursun. Hamisiz orospuluk olmaz. Benim sorunum da buydu. Anlamamakta direttim. Bizimkiler de anlatmakta geç kalmıştı. Şimdi bekliyorum. O gaddar hamiyi bekliyorum. Sanki aylarca gaddar bir hamim olmamış gibi. Ceza hukukuna dair oldukça korkunç materyaller gördüm. Gerçek değillermiş gibi yapmıştım. Kendimi de inandırmıştım. Bulemi örnekleri vardı, birçok aygıt. Kimse akıl edemedi. Saftılar çok. Bunların hiçbirini bilmediğimi varsaydılar. Şimdi kazanan yok, kaybeden yok. Kazandığım tek şey hayatımın yarısına kadar huzur dolu bir ömrüm olması. Zaten kaybedeli aylar oluyor.  Huzursuz huzursuz bekliyorum. Tek farkı çok ünlüyüm. Bu kadar ünlü bir insanı aleni olarak nasıl böyle yargılarlar bilmiyorum. Son arkadaşını, arkadaşınmış gibi kendini inatla kandırdığın arkadaşını kaybettin. Zaten hiçbir zaman kazanmamıştın. Güzel yalan söylerdi ama çok. Tatlı tatlı yalan söylerdi. Neyse, artık bütün yalanlar kuruyor.

Onca verdiğin savaş boşunaymış deseler hayal kırıklığına uğrar mıydım? Bilmiyorum. Şu an kendimi sonuma hazırlamaya çalışıyorum. Kime satarlarsa satsınlar diyemeyeceğim. Belki bu yüzden beni en istemediğim yere de satabilirler. Belki o bile kötü fikir değildir. Kaçış planı yerine doğrudan esir alınma planı. Plan da değil, bekleyiş. Genel ahlak sıçan yine de yetinmeyip bayağılığı avangard satan bir kepazeliğe yeğdir. Hazırlamaya çalışıyorum. Kolay değil. Her şeye rağmen güzel bir hayat yaşadım. Kuğunun son türküsünü de söyledim. Bir şey gösterebildim mi? Hayır. Fakat bunun bir önemi yok. Önemli olan bu şekilde yaşayabilmiş olmak. Unutacak olsam da. Bir süre bu fakir edebiyatıyla avunurum artık.