Öyküler

8 Temmuz 2016 Cuma

havadan sudan (08.07.2016)

Ne yazık ki bugün biraz daha neşeli hissediyorum. Neşeli hissetmek iyi değil, ardından hemen hezeyan gelir demek. Biraz kendimi sorgulayayım istiyorum. Kendimi en çok eleştirdiğim nokta, biraz zorunlu sonucu da olsa, asosyallik. Sosyallikten kasıt, epey nitel bir homo politicus'luk durumu. Şu an bu kadar asosyal olma hakkım yok. Bildiğin geri zekalıyım, artık sebebini de bildiğim için eskisi kadar suçlayamıyorum kendimi. Zaten birey yoktur, yapı vardır. Seni yapan şey Socius'tur. Bu bağlamda özcü sayılmam. Tabii özcülük çok kolay reddedilebilecek bir düşünüş tipi değil. Pragmatizmi dedem de reddeder.

Şu an ciddi bir sosyal beceriksizlik beni kaplamış durumda. Çok kaşındığında fobi olarak kendini gösteriyor. Metaforlu konuşamama en büyük handikaplarımdan. Kısmen bilgi eksikliği, kısmen insan bu konumda da acayip şeyler bilebiliyor. Sherlock çıkmaz. Kesinlikle hayır. Daha değişik. Sonunda psikoza bağlayıp deniz canavarlarından bahsedebileceğin bir alem. Öyle. Kafalar öyle zahir.

Hep şöyle başlar. "Hayat o kadar da acımasız değilmiş. Yalan dünya. Her şey yalan." Sonra yeniden hayatın kendini gösterdiği ve açtığı ne varsa iki katı acımasız olduğunu düşünürsünüz. "O kadar da yalan değilmiş, arka plan kötü." Arka planın kötülüğüne dair bir şey yapamazsınız, gücünüz yetmez. Zaten gücünüz ancak kendinizi savunmaya yetiyordur. Asosyalseniz bu bir kat daha gerçek. Çok uç seviyelerde bir asosyallik bu. Bir de metaforlu konuşma eksikliği, her bilgiyi çözümlemek için gereken iki kat çaba. Her yerde yabancı kalmak. Üzücü bile değil. Sonu aynı çünkü. İlk raunt, zararına satış bir yapıyı bol kar edecek bir şey gibi satın almaya çalışmanın abesliği ile sürümden kazanır fiyattan bol bol kırarım zihniyetinin (oysa tek parça kalmıştır) elinde kalmış malın kaç paraya satılamayacağına dair bir çalışmaydı. Münir Özkul oynasaydı neye benzerdi diyebileceğin "az parayla kanaat etme ve çok parayı arzulamama" yönünde öğütlerine harfiyen uyduğun bir baba onun öğütlerine bu derece sıkı sıkıya bağlı kalarak uyduğunu gördüğünde ne hissetmiştir? Merak uyandıran bir soru  değil. Sadece babanın haklı çıkmış olmasının getirdiği hayretten bahsedebilirim. Sonunu düşünüyorsun, o yapayalnızlığı, yabanıllığı. Yabanıllığın ürperten korkunçluğu. Saflığın Michael Jackson yüzü. Acımasız bir yüz. Hayat da acımamış. Çocuk değil. Besbelli. Yetişkin de değil. O da besbelli. Yaratık. Korkunç deneyler her yerde var. Bu da bir deney. Erekselliğini kara delikte bulan. Ama kimse kimseyi sevmiyor ki dediğinizde kalbiniz kırılmaktan vazgeçtiyse siz de bal gibi yetişkinsiniz.

Sevgi varsa fazlasıyla ve basit muhasebesi olmadan verilebilmeli, yoksa dünya dünya değil. Dünyayı sevme biçimi sevgisizlik olarak da tezahür edebilir, ama sevgiyi yok edemezsiniz. Aşk değil. Aşk bahanedir. Sevginin ise bir matematiği vardır. Aşk dedikleri şey her zaman arzuya indirgenebilir. Aşktan bahsetmek bahanelerle acıklı gerçeklerin üstünü örtmektir ki örtersiniz de. Bu salak lafla bin bir tane günah örtersiniz. Sevginin amacı farklıdır. Sevgi amacına yönelme gücü olan bir şeydir. Var eder. Değiştirir. Yakınlaştırır. Bir arada tutar. İki kişi değil, çok insanı. Bunları yapamadığında yaprakta, çiçekte, böcekte kendini bir biçimde sürdürür, baktığı karanlığı anlatır. Aman neyse! Günahım boyumu aşmış hala sevginin nimetlerinden bahsediyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder